Yapı Sektörünün Haber Portalı

“Mimarlar Tasarımın İhtiyaçlarını; Üreticiler ise Teknik Gereklilikleri Düşünüyor”

CUBO Yönetim Kurulu Üyesi, İçmimar Hasan Ergün, “Mimarlar çoğu zaman tasarımın ihtiyaçları üzerinden düşünüyor, üreticiler ise teknik gereklilikler ve üretim süreçleri üzerinden hareket ediyor. Oysa ortaya gerçekten nitelikli ürünler çıkabilmesi için bu iki bakış açısının çok daha fazla temas etmesi gerekiyor” diyor.

“Mimarlar Tasarımın İhtiyaçlarını; Üreticiler ise Teknik Gereklilikleri Düşünüyor”

CUBO Yönetim Kurulu Üyesi, İçmimar Hasan Ergün, tasarım, üretim ve malzeme teknolojilerini aynı çatı altında buluşturan disiplinler arası bir yaklaşımla çalışmalarına yön veriyor. CUBO Yönetim Kurulu Üyesi olarak, şirketin dekoratif yapı malzemeleri alanındaki ürün geliştirme, tasarım yönetimi ve marka stratejilerinde aktif rol üstlenen Ergün, özellikle CuboArte ürün ailesinin geliştirilmesi, koleksiyon kurgusu, yeni nesil yüzey sistemlerinin tasarlanması ve markanın tasarım odaklı büyüme vizyonunun oluşturulmasında görev alıyor. 

Estetik değer ile teknik performansı buluşturan, sürdürülebilir ve yenilikçi yüzey çözümleri geliştirmeyi amaçlayan Ergün, kurucu ortağı olduğu YATAYMİM Mimarlık bünyesinde ise konut, otel, ticari yapı ve özel ölçekli projelerde iç mimari tasarım ve uygulama süreçlerini yönetiyor.

CUBO Yönetim Kurulu Üyesi, İçmimar Hasan Ergün ile CUBO’daki ürün geliştirme projeleri ve mesleki çalışmalarıyla ilgili konuştuk…

Mesleki hayatınızda, tasarım, üretim ve malzeme teknolojilerini aynı çatı altında buluşturan bir çizginiz var. Masanın hem tasarım hem de üretim tarafında oturmak, bir içmimar olarak vizyonunuzu ve malzeme geliştirme süreçlerinizi nasıl besliyor?

İçmimarlık eğitimi bana bir mekânı yalnızca estetik açıdan değerlendirmeyi değil, kullanıcı deneyimi, işlev ve malzeme ilişkisi üzerinden okumayı öğretti. Meslek hayatımda tasarım pratiğini üretim süreçleriyle birlikte deneyimleme fırsatı bulmuş olmam ise bu bakış açısını daha da derinleştirdi.

Bir içmimar olarak bir malzemeyi projede kullandığınızda, çoğu zaman onun son hâliyle karşılaşırsınız. Ancak üretim tarafında yer aldığınızda o malzemenin neden o şekilde davrandığını, hangi teknik sınırlara sahip olduğunu, hangi geliştirmelerin mümkün olduğunu da görmeye başlıyorsunuz. Bu iki deneyimin birbirini beslediğine inanıyorum.

Bugün bir yüzey sistemi geliştirirken yalnızca teknik performansı değil; uygulama kolaylığını, ışıkla kurduğu ilişkiyi, farklı mekân tiplerinde oluşturacağı atmosferi ve tasarımcıya sağlayacağı ifade özgürlüğünü de birlikte değerlendiriyoruz. Çünkü iyi bir malzemenin yalnızca dayanıklı olması yetmez; tasarım sürecini destekleyen, mimarın hayal ettiği mekânı daha güçlü ifade etmesini sağlayan bir araç olması gerekir.

Benim için tasarım ve üretim birbirinden ayrı disiplinler değil, aynı sürecin birbirini tamamlayan iki parçası. Bu yaklaşımın hem ürün geliştirme süreçlerinde hem de projelerde daha bütüncül ve nitelikli sonuçlar ortaya çıkardığını düşünüyorum.

"Tasarım ile sanayi arasındaki bağı güçlendirmek" vizyonunuzdan bahsediyorsunuz. Türkiye’de mimarlık sektörü ile yapı malzemesi sanayisi sizce birbirini yeterince anlayabiliyor mu? Bu köprüyü kurarken karşılaştığınız en büyük avantajlar ve zorluklar neler?

Son yıllarda bu ilişkinin güçlendiğini düşünüyorum ancak hâlâ gelişime açık önemli bir alan olduğunu da söyleyebilirim. Mimarlar çoğu zaman tasarımın ihtiyaçları üzerinden düşünüyor, üreticiler ise teknik gereklilikler ve üretim süreçleri üzerinden hareket ediyor. Oysa ortaya gerçekten nitelikli ürünler çıkabilmesi için bu iki bakış açısının çok daha fazla temas etmesi gerekiyor.

Bana göre üretici, yalnızca talebe cevap veren bir yapı olmamalı; tasarım dünyasını dinleyen, değişen ihtiyaçları takip eden ve bu ihtiyaçları yeni ürünlere dönüştürebilen bir iş ortağı olmalı. Aynı şekilde mimarların da malzemenin üretim süreçlerini ve teknik altyapısını daha yakından tanımasının, tasarım kararlarını güçlendirdiğine inanıyorum.

Bu iki dünyanın kesişiminde yer almak benim için önemli bir avantaj. Hem proje geliştiren bir içmimar hem de üretim tarafında çalışan biri olarak iki tarafın beklentilerini aynı anda görebiliyorum. Sahada karşılaşılan ihtiyaçları ürün geliştirme süreçlerine taşıyabiliyor, teknik olanakları da tasarımcı bakış açısıyla yeniden yorumlayabiliyoruz.

Elbette en büyük zorluklardan biri, değişen beklentilere aynı hızda cevap verebilmek. Tasarım dünyası sürekli dönüşüyor; kullanıcı alışkanlıkları, estetik anlayışlar ve uygulama yöntemleri değişiyor. Bu nedenle üretim tarafının da sürekli öğrenen, araştıran ve kendini geliştiren bir yapıda olması gerektiğine inanıyorum.

YATAYMİM bünyesinde konut, otel ve ticari alanlar gibi farklı ölçeklerde projeler yürütüyorsunuz. Sahadaki pratik deneyimleriniz, CUBO’daki Ar-Ge ve ürün geliştirme masasına nasıl bir "doğrudan veri" olarak geri dönüyor?

Sahada olmak, masa başında elde edilemeyecek çok değerli bir deneyim kazandırıyor. Çünkü tasarladığınız ya da geliştirdiğiniz her ürünün gerçek kullanım koşullarındaki karşılığını birebir gözlemleme fırsatı buluyorsunuz.

Farklı ölçeklerde yürüttüğümüz projelerde mimarların, uygulayıcıların ve son kullanıcıların beklentilerini yakından takip ediyoruz. Bazen uygulama süresini kısaltacak küçük bir iyileştirme, bazen farklı ışık koşullarında daha güçlü sonuç veren bir yüzey etkisi ya da bakım kolaylığı sağlayan bir detay, ürün geliştirme sürecinde önemli bir veri hâline geliyor.

Bu nedenle Ar-Ge'yi yalnızca laboratuvarda yürütülen teknik bir süreç olarak görmüyorum. Bana göre en değerli veriler, projelerin içinde, uygulama sahasında ve kullanıcı deneyiminde ortaya çıkıyor. Bu geri bildirimler sayesinde ürünlerimizi yalnızca teknik performans açısından değil, kullanım deneyimi açısından da geliştirme imkânı buluyoruz.

Bugün geliştirdiğimiz birçok çözümün arkasında, gerçek projelerden edinilmiş gözlemler ve sahadan gelen ihtiyaçlar bulunuyor. Bu da ürünlerin teorik beklentilerden ziyade gerçek kullanım senaryolarına cevap vermesini sağlıyor.

CUBO bünyesinde özellikle CuboArte ürün ailesinin geliştirilmesinde ve koleksiyon kurgusunda aktif rol oynuyorsunuz. CuboArte’yi yaratırken mimarlık dünyasının hangi değişen ihtiyaçlarını, eksikliklerini ya da trendlerini kılavuz edindiniz?

Mimarlıkta son yıllarda en dikkat çekici değişimlerden biri, yüzeylerin yalnızca bir bitiş katmanı olarak değil, tasarımın karakterini oluşturan temel unsurlardan biri hâline gelmesi oldu. Kullanıcılar artık yalnızca renk değil; doku, ışıkla kurduğu ilişki, doğal görünüm ve mekâna kattığı atmosferi de önemsiyor.

CuboArte'yi geliştirirken bu dönüşümü dikkate aldık. Amacımız yalnızca dekoratif efektler sunan bir ürün grubu oluşturmak değildi. Mimarların farklı tasarım dillerine uyum sağlayabilecek, projelerine özgünlük katabilecek ve aynı zamanda teknik beklentileri de karşılayabilecek bir yüzey koleksiyonu geliştirmeyi hedefledik.

Bugün mimarlar standart çözümler yerine daha karakterli, daha özgün ve proje özelinde farklılaşabilen malzemeler arıyor. Biz de koleksiyonlarımızı oluştururken bu çeşitliliği destekleyen, farklı uygulama tekniklerine imkân veren ve tasarımcıya esnek bir çalışma alanı sunan bir yaklaşım benimsiyoruz.

Bence iyi bir yüzey sistemi, tasarımın önüne geçmez; onu tamamlar ve güçlendirir. CuboArte'nin temel çıkış noktası da tam olarak bu anlayış oldu.

Günümüzde duvarlar ve yüzeyler artık sadece "boyanan" alanlar değil; dokusuyla, ışıkla etkileşimiyle mekânın kimliğini belirleyen ana unsurlar haline geldi. CuboArte’nin yeni nesil yüzey sistemleri, mekânda nasıl bir kullanıcı deneyimi ve "dil" yaratmayı hedefliyor?

Bir mekâna girdiğimizde ilk algıladığımız unsurlardan biri yüzeylerdir. Işığın yansıma biçimi, dokunun oluşturduğu his, renklerin birbirleriyle kurduğu ilişki; tüm bunlar kullanıcı farkında olmadan mekân deneyimini şekillendirir. Bu nedenle yüzeyleri yalnızca dekoratif bir unsur olarak değil, mekânın anlatım dilinin önemli bir parçası olarak görüyorum.

CuboArte ile hedefimiz, mimarlara yalnızca farklı efekt seçenekleri sunmak değil; tasarım fikrini destekleyen, mekâna karakter kazandıran ve kullanıcıyla duygusal bir bağ kurabilen yüzeyler geliştirmek. Her koleksiyonun farklı bir atmosfer oluşturabilmesi, farklı mimari yaklaşımlara uyum sağlayabilmesi bizim için önemli.

Özellikle doğal dokuların, el işçiliğinin izlerini taşıyan yüzeylerin ve ışıkla değişen efektlerin önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacağını düşünüyorum. İnsanlar artık kusursuz görünen değil, karakteri olan mekânlarda bulunmak istiyor. Biz de geliştirdiğimiz yüzey sistemleriyle bu karakteri destekleyen, zamansız ve güçlü mekânsal deneyimler oluşturmayı amaçlıyoruz.

Sizin için malzeme, "mimarinin dili ve mekânın karakteri." Bir içmimar gözüyle baktığınızda, CUBO’nun efekt boya ve yüzey çözümleri tasarımcıya nasıl bir özgürlük alanı tanıyor?

Sabbioso Orijinal Renk

Malzeme, bir tasarım fikrinin kullanıcıyla buluştuğu en somut noktadır. Aynı mekân kurgusu, farklı yüzey tercihleriyle bambaşka bir kimlik kazanabilir. Bu nedenle malzemeyi yalnızca teknik bir bileşen değil, tasarımın anlatım gücünü oluşturan temel unsurlardan biri olarak görüyorum.

Bugün mimarlar ve içmimarlar, standart çözümlerin ötesinde, projelerine özgün bir karakter kazandıracak malzemeler arıyor. CUBO’nun dekoratif yüzey çözümlerini geliştirirken de bu beklentiyi dikkate alıyoruz. Farklı doku, efekt ve uygulama alternatifleriyle tasarımcının kendi dilini oluşturabileceği esnek bir alan sunuyoruz.

Benim için iyi bir yüzey sistemi, tasarımın önüne geçen değil; onu tamamlayan ve güçlendiren bir araçtır. Mimarın hayal ettiği atmosferi doğru yansıtırken uygulama sürecinde de güven veren bir performans sergilemelidir. Tasarım özgürlüğü ancak teknik güvenilirlikle desteklendiğinde gerçek anlamını buluyor.

Çalışmalarınızda "estetik değer ile teknik performansı buluşturmayı" ve "sürdürülebilir çözümler" geliştirmeyi önemsiyorsunuz. Sürdürülebilirlik kriteri, CUBO’nun ham madde seçiminden üretim teknolojilerine ve nihai ürünün yaşam döngüsüne kadar olan süreçleri nasıl şekillendiriyor?

Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir kavram olarak değil, ürünün tüm yaşam döngüsünü kapsayan bir tasarım yaklaşımı olarak değerlendiriyorum. Uzun ömürlü, yüksek performanslı ve kullanıcı beklentilerini uzun yıllar karşılayabilen ürünler geliştirmek de bu yaklaşımın önemli bir parçası.

CUBO'da ürün geliştirme süreçlerinde ham madde seçiminden üretim teknolojilerine kadar birçok aşamayı bu bakış açısıyla ele almaya çalışıyoruz. Amacımız, teknik performanstan ödün vermeden daha verimli üretim süreçleri oluşturmak ve uzun kullanım ömrüne sahip yüzey sistemleri geliştirmek.

Bugün sürdürülebilirliği yalnızca kullanılan malzemelerle değil, ürünün bakım ihtiyacı, dayanıklılığı ve zaman içerisindeki performansını koruyabilmesiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bir ürünün uzun yıllar ilk günkü niteliğini koruyabilmesi de kaynakların daha verimli kullanılmasına katkı sağlayan önemli bir unsur. Bu nedenle estetik ve teknik performans kadar kalıcılığı da ürün geliştirmenin temel kriterlerinden biri olarak görüyoruz.

Mimari projelerde bazen "estetik vizyon" ile malzemenin "teknik performansı/dayanıklılığı" çatışabilir. CuboArte ürünlerinde bu dengeyi tam olarak hangi noktada ve nasıl sağlıyorsunuz?

Aslında iyi ürün geliştirme sürecinin temel amacı, estetik ile teknik performans arasında bir tercih yapmak değil; ikisini birlikte karşılayabilmektir. Tasarım ne kadar güçlü olursa olsun, kullanım koşullarına cevap vermeyen bir malzeme uzun vadede değerini kaybeder. Aynı şekilde yalnızca teknik özellikleri güçlü olan ancak tasarım beklentilerini karşılamayan bir ürün de mimari açıdan yeterli olmayacaktır.

Bu nedenle CuboArte koleksiyonlarını geliştirirken ürünleri yalnızca görsel etkileri üzerinden değerlendirmiyoruz. Uygulama kolaylığı, dayanıklılık, bakım süreçleri ve farklı kullanım senaryolarındaki performansı da tasarım sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyoruz.

Bana göre estetik ve teknik performans birbirine rakip kavramlar değil. Doğru malzeme geliştirme yaklaşımıyla birbirini tamamlayan iki temel değer hâline geliyor. Mimarların da bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, bu dengeyi güvenle sunabilen çözümler.

Geleceğin mimarlık ve içmimarlık dünyasında yüzey teknolojilerinin rolü sizce nereye evirilecek? Yakın gelecekte CUBO çatısı altında bizi ne gibi yenilikler, yeni koleksiyonlar veya teknolojik sürprizler bekliyor?

Mimarlıkta yüzeylerin rolünün önümüzdeki yıllarda çok daha stratejik hâle geleceğini düşünüyorum. Artık kullanıcılar yalnızca estetik beklentilere değil; doğal his veren dokulara, yüksek performansa, sürdürülebilir çözümlere ve uzun ömürlü malzemelere de önem veriyor. Bu değişim, yüzey teknolojilerinin gelişimini doğrudan etkiliyor.

Bunun yanında dijital tasarım araçlarının yaygınlaşması ve kişiselleştirilmiş mekân anlayışının güçlenmesiyle birlikte, daha esnek ve proje özelinde çözümler sunabilen ürünlerin öne çıkacağını öngörüyorum. Malzeme seçimleri de giderek daha bilinçli ve tasarım odaklı bir sürecin parçası hâline geliyor.

CUBO olarak biz de bu dönüşümü yakından takip ediyor; Ar-Ge çalışmalarımızı mimarların değişen beklentileri doğrultusunda şekillendiriyoruz. Hedefimiz, estetik ve teknik performansı birlikte sunan, farklı tasarım dillerine uyum sağlayan ve mimarlara daha geniş bir ifade alanı sunan yenilikçi yüzey çözümleri geliştirmeye devam etmek.

Kendinizi daha çok bir içmimar, bir üretici ya da ürün geliştirici olarak mı tanımlıyorsunuz? Bu disiplinlerin birbirini beslediğini düşünüyor musunuz?

Aslında bu üç tanımın birbirinden bağımsız olduğunu düşünmüyorum. İçmimarlık bana mekânı, kullanıcıyı ve tasarım kararlarını doğru okumayı öğretti. Üretim tarafı ise bu fikirlerin nasıl hayata geçirileceğini, malzemenin sınırlarını ve potansiyelini görmemi sağladı. Ürün geliştirme ise bu iki dünyanın doğal kesişim noktası oldu.

Bugün bir yüzey sistemi üzerine çalışırken yalnızca nasıl görüneceğini değil; nasıl uygulanacağını, nasıl yaşlanacağını, kullanıcıyla nasıl bir ilişki kuracağını ve mimarın tasarım sürecine nasıl katkı sağlayacağını birlikte düşünüyorum. Bu bakış açısının beni beslediğine inanıyorum.

Bence gelecekte yapı malzemesi sektörünün en önemli ihtiyacı, yalnızca üretim yapabilen şirketler değil; tasarım dünyasını anlayan, mimarlarla aynı dili konuşabilen ve onların ihtiyaçlarını ürün geliştirme süreçlerine taşıyabilen üreticiler olacak.

Ben de mesleki yolculuğumda bu iki disiplin arasında güçlü bir köprü kurmaya çalışıyorum. Çünkü iyi bir malzemenin yalnızca teknik olarak başarılı olması değil, iyi bir tasarımın parçası hâline gelebilmesi gerektiğine inanıyorum.

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.