Osmanlı Bankası Müzesi
(OBM), İstanbul’u ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan irdeleyecek bir
sempozyum serisi başlattı. Serinin ilkini oluşturan ve İstanbul’un modernleşme
sürecinin bilinmeyen demografik yapısına ışık tutan "Eski İstanbullular
ve Yeni İstanbullular" sempozyumu, OBM Konferans Salonu’nda
gerçekleştirildi. İlk oturumda, modernleşme sürecine eşlik eden nüfus
dinamikleri genel bir çerçevede ele alınırken, ikinci bölümde İstanbul nüfusunun
etnik bileşimindeki değişim tartışıldı. Sempozyum, İstanbul nüfusunun 1950
sonrasında sergilediği değişimin ve yeni eğilimlerin tartışıldığı bir oturumla
sona erdi.
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi
Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat
Güvenç, kent ve modernite arasındaki ilişkide nüfusun çok önemli bir
etmen olduğunu söyledi. Ölçek, yoğunluk ve farklılaşmanın, kenti kent yapan üç
önemli kavram olduğunun altını çizen Güvenç sözlerine şöyle devam etti:
"İstanbul nüfusu 19. yüzyılda 300 bin, 20. yüzyılda ise 1.2 milyondu.
1950’lerden sonra nüfus bir anda 13 kat arttı ve 13 milyon kent ölçeğine
yaklaştı. Nüfus sayısında yaşanan bu artış, İstanbul’da il ve belediye
sınırlarını birbirleriyle çakışacak kadar yaklaştırdı. Günümüzde yeni altyapı ve
kullanımlarla farklı bir yaşam matriksinin kurulmakta olduğunu görüyoruz. Yakın
gelecekte büyük bir ölçek değişimi yaşayacağız. İstanbul, kilometrekare başına 3
binden fazla insanın düştüğü çok yoğun bir kent. Bu kadar yoğunluk ancak Uzak
Asya kentlerinde var. İstanbul aynı zamanda hızla farklılaşan bir kent. 2000
yılında yapılan bina sayımına göre İstanbul’da 1929’dan önce yapılan sadece 13
bin yapı kalmış. İstanbul’un nüfus yapısı da farklılaştı; 1950’li yıllara kadar
nüfusun yüzde 20’sini gayrimüslimler oluştururken, bugün daha çok Anadolu’dan
gelen göçmenler var."
Sempozyumun açılış bildirisini ise aynı zamanda onur konuğu olan
Prof. Dr. İlhan Tekeli sundu. Nüfus dinamiği ve
modernleşmeyi iyi analiz etmek gerektiğini söyleyen Tekeli, konuşmasına
modernizmin tanımını yaparak başladı. Modernleşmenin, aydınlanma ile birlikte
Avrupa’nın Atlantik kıyılarında ortaya çıkan bir olgu olduğunu ve tüm dünyaya
buradan yayıldığını belirten Tekeli, modernitenin doğduğu ülkenin sınırlarına
hapsedilemeyen bir proje olduğunu söyledi. Modernleşme sürecinde üç temel
dinamik olduğunu ifade eden Tekeli, "Modernleşme dinamikleri olarak kentin
nüfusu ve büyüme hızı, yaş, cinsiyet ve meslek gruplarında yaşanan değişim
süreci ve mekan boyutundan bahsedebiliriz. Modernleşme sürecini sadece devlet
eliyle gerçekleştirilen reformlar üzerinden kavrayamayız. Ekonomi faktörünü,
birey ve bilgiye bakış açısını da değerlendirmek durumundayız. Ara kesiti
ekonomi ve devletin modernleşmesi üzerinden kurduğumuz zaman ön plana çıkan iki
öğe vardır: Eğitim ve sağlık. Bu ikisi, devletin yeni aldığı şekil içinde önem
kazanırken, nüfus dinamiklerini de doğrudan etkilerler. Kent nüfusunun kent
mekanında yayılmasına ilişkin ara kesit öğeleri ise devlet kurumlarının mekan
olarak nereleri seçtiği, planlamanın kullanılma biçimi ve kent ulaşımıdır.
Devlet faaliyetlerinin kentte yeni bir mekan seçmesi; ulaşım, planlama ve kent
mekanında nüfusun dağılımını da belirliyor" dedi.
"İstanbul’u yönetenler de İstanbullu
değil"
Sempozyumun "Modernleşme Sürecinde İstanbul Nüfusu:
Tarihsel Arka Plan" başlıklı ilk oturumunu, Prof. Dr. Murat Güvenç
yönetti.
Oturumun ilk konuşmasını, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji
Bölümü’nden Prof. Dr. Alan Duben yaptı. Modernleşme sürecinde
İstanbul hanelerini anlatan Duben, eski İstanbul hanelerinin özelliklerine
değindi. Duben, bu özellikleri şöyle sıraladı: "Hanelerde, kardeşler arasındaki
ilişkilerin oldukça yakın olduğu dikey ve yatay ilişkiler bulunmaktadır. Maddi
ve manevi destek, hane kurma sisteminde oldukça etkili bir faktördür.
Hanelerdeki yaşantı, Cumhuriyet’in yeni ve modern aile kavramlarına bir model
oluşturmuştur."
"Osmanlı Döneminde İstanbul’a Göç" başlıklı bir konuşma yapan
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Behar,
"Hepimiz yeni İstanbulluyuz" diyerek; göçün İstanbul’un varlık nedeni olduğunu
ve hiçbir metropolün çekim gücü ve göç olmadan var olamayacağını vurguladı.
Behar, sözlerini şöyle sürdürdü: "Constantinapolis, maksimum 60 bin kişinin
yaşadığı bir şehirdi. Fetihten sonra neredeyse hepsi gitti. Bu nedenle İstanbul,
1453’ten sonra göçle kurulan bir şehirdir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u
fethettikten sonra Anadolu beylerine davet göndererek İstanbul’a gelmelerini
istemiştir. Ancak kimse gelmeyince, iskan ve sürgün gibi klasik Osmanlı
yöntemleri kullanılmıştır. Fetihten 29 yıl sonra İstanbul Kadısı tarafından
yapılan nüfus sayımına göre İstanbul’da 16.324 hane vardır. Bu yoktan var olmuş
bir nüfustur. İstanbul hep göçle büyümüş ve siyasi iktidar her zaman göçten
korkmuştur. Çünkü göçün ahlaksızlıklara, düzensizliklere ve isyanlara neden
olduğu düşünülmüştür. 17. ve 18. yüzyıllarda sayısız ferman çıkarılarak
İstanbul’a göç engellenmeye çalışılmıştır. 19. yüzyılda Osmanlı
İmparatorluğu’nun küçülmeye başlamasıyla birlikte İstanbul’a göçler devam
etmiştir. Tanzimat’tan sonra çıkarılan yasalarla, imparatorluk içinde bir yerden
bir yere gitmek için bir çeşit dahili pasaport uygulaması yürürlüğe konmuştur.
Bir kişi bir yere gitmek istediğinde, önce bulunduğu yerin imamından bir iyi hal
kağıdı alır, sonra bunu kadıya onaylatır ve gittiği yerde isteyen herkese bunu
göstermek zorundadır. Balkan Savaşı sırasında yaşanan muhacir göçünden sonra
İstanbul nüfusu 1 milyon olmuş ve Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne yarım milyonluk
bir İstanbul ile girmişizdir. Şu andaki duruma baktığımızda 7 kuşak İstanbullu
bulmak mümkün değildir. 1997-1998 yıllar arasında, Recep Tayyip Erdoğan’ın
belediye başkanı olduğu sırada İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından
bir kitap yayımlandı. Bu kitapta belediye başkanları ve encümenlerinin
fotoğrafları ve doğum yerleri yazıyordu. Buna göre 197 tane belediye başkanı ve
encümeninden 30’u İstanbul doğumluydu. 52 İBB yöneticisinin ise sadece 4 tanesi
İstanbul doğumluydu. Tarımdaki çözülmeler devam ettikçe İstanbul’a göç de devam
edecektir. Bundan 15 yıl sonra yine İstanbul nüfusu ve göçten bahsetmek üzere
sizlere randevu veriyorum."
Oturumun son konuşmasını ise "1950 sonrası Nüfus Dinamikleri"
başlığı ile Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Dr.
Ferhunde Özbay yaptı. Özbay, 1950 sonrasının İstanbul’un sanayileştiği,
zenginleştiği ve kent mekanın yağmalandığı bir dönem olduğunu belirterek, "Eğer
Türkiye nüfusu, İstanbul’un büyüme oranı kadar artsaydı bugün Türkiye nüfusu 180
milyon olurdu" dedi.
Ben dededen İstanbulluyum.Ancak şu anda İstanbul dışındayım.Yani İstanbullu, İstanbul dışına çıktı. İstanbul'lu birbirine sahip çıkmadı. Dışarıdan gelen göçler hemşerilik yaptı. Ve DÜNYA GÜZELİ İSTANBUL bugünkü hale geldi. Çok üzülüyorum.(küçüklüğümde babamız bizi papyon takarak Beyoğlunda dolaştırırdı....hepsi hayal oldu.Teşekkürler....