Yapı Sektörünün Haber Portalı

Sağlıklı Yaşam Ortamlarımız... Lüleburgaz Örneği

Kentin çağımızda önde gelen özelliği, azınlığın çoğunluk içinde var olabildiği ortam oluşudur. “Azınlık” sözcüğü, buradaki anlamıyla, yalnızca “bizden olmayan”ı anlatmıyor. Çoğunluğun başat inanışından başka inanışların da var oluşunu dile getiriyor.

Sağlıklı Yaşam Ortamlarımız... Lüleburgaz Örneği
Kentin çağımızda önde gelen özelliği, azınlığın çoğunluk içinde var olabildiği ortam oluşudur. “Azınlık” sözcüğü, buradaki anlamıyla, yalnızca “bizden olmayan”ı anlatmıyor. Çoğunluğun başat inanışından başka inanışların da var oluşunu dile getiriyor. Başka düşünüşlere eş yaşam hakkı tanımayan toplumlar çağımıza yakışmayan toplumlardır. Düşünceyi dile getirme özgürlüğü, insanlık yolunda ilerlemenin olmazsa olmaz koşuludur. Bu gün bu özgürlüğün olmadığı yerleşmeye kent denemez.

Yanlı yayınla insanlara düşünme yollarının benimsetilebildiği anımsanırsa, düşünceyi dile getirme özgürlüğünün kısıtlanmasının, uygar sanılan toplumlarda da gerçekleştirilebildiği anlaşılır.

Örneğin, Birleşik Amerika Devletleri’nden bir küme üniversite öğretim görevlisiyle tartışmamda, Irak’ ta olup bitenlerden gerçek bilgileri olmadığını saptadım.
ABD’deki demokrasinin dokuz yüz çeşit içinden istediği sıvı sabunu seçebilmek olduğunu söylediğimde pek de haksızlık etmediğimi düşündüm sonra…
Kısacası düşünceyi dile getirme özgürlüğünün, doğru bilgilenme, eş bilgilenme olmadan doğru yolda işlemeyeceği de bir gerçektir. Bütün bu giriş, bundan sonra sağlıklı kentin özellikleri üzerine söyleyeceklerimin bir bakıma ön koşuludur.

Kendini başkasının yerine koyabilmek
Üzerinde birlikte düşüneceklerimizin başkalarınca anlaşılabilmeleri, insanın kendini başkalarının yerine koyabilme becerisine bağlı elbette… Bir örnek vereyim:
Bakırköy’de görme yeteneğini daha çocukken yitirmiş ama yılmamış bir kişi tanıdım. ODTÜ’yü bitirmişti. Bakırköy Belediyesi’nde Halk Eğitimi ile ilişkili bir görevi vardı. Kendi gibi görmeyenleri düşünerek sese dayalı bir “ kitaplık” kurmuştu. Kimi yazarlardan, yapıtlarını ses alma aygıtına okumalarını istiyordu. Sonra bunları çoğaltıyordu. Görmeyen vatandaşlar, bunları kitap alır gibi süreli alıp evlerine götürerek dinleyebiliyorlardı.
Bu güzel insan benden, engellilerin kentte karşılaştıkları zorluklarla, alınacak önlemlerle ilgili bir konuşma istedi. Belirlenen günde gittim. Onun bölümünden birkaç görevliden başka kimse gelmedi. Kimseyi ilgilendirmiyordu engellilerin koşulları… Kimse kendini onların yerine koyup, koşulları üzerinde düşünmek istemiyordu…
Biz elbette böyle değildik. Kendimizi başkalarının yerine koyabilen kişilerden oluşan bir toplumduk.
Örneğin, kışın sıcak ülkelere uçamayan kuşlar için kuşevleri yapan, onları yemlemek için vakıflar kuran bir toplum bizimkisi…
Hiçbir karşılık beklemeden hem… Böylesi bir davranışı başka toplumlarda pek görmüyoruz üstelik. Bundan yaklaşık 35 yıl önce, Ankara’da, lise öğrencisi kızıma okulundan bir ödev verildi… Bu nedenle kızım halka açık alanları fotoğrafla saptadı.
Hemen hepsi basamaklarla inilerek ya da çıkılarak ulaşılabilen, tel örgülerle korumaya (?) alınmış alanlardı.
Kısacası, engellilerin toplumsal yaşama katılmaları engelleniyordu. Sinemaya, tiyatroya, parka, gezinti alanına, çocuk bahçesine bile basamaksız ulaşılamıyordu.
Örneğin koltuk değneği, tekerlekli sandalya kullanmak zorundaysanız evinize kapanmak, insan arasına karışamamak gibi bir durumda kalıyorsunuz başkentimizde bile…

O günlerde benden izlence önerileri isteyen TV görevlilerine, “Bir tekerlekli sandalyaya oturup günü öyle geçirmeğe çalışın, karşılaştığınız zorlukları beyaz camdan yansıtmaya çalışın” demiştim. Düşündükçe gözleri açılmıştı…
Kısacası, kendilerini kuşların yerine koyabilen insanlarımız kendilerini öteki insanların yerine koyamıyorlardı artık. Sürdüreceğim bu konuyu…

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.