Yerel yönetimlerin, daha dar anlamda belediyelerin,
tarihsel süreç içindeki işlevi, kapitalizmin, sermaye birikim süreçlerinin,
modellerinin, dolayısıyla kentlerin gelişimiyle yakından ilgilidir. Sanayi
kapitalizminin başat olduğu dönemlerde kentli nüfusun ağırlığını oluşturan
ücretlilerin yaşadığı kentlerde belediyeden beklenen, ağırlıkla ücretli sınıfın
(işçilerin ve kamu çalışanlarının) ve ailelerinin konut,ısınma, ulaşım, kreş,
dinlenme vb. ihtiyaçlarının asgari maliyetlerle karşılanmasına yarayacak
hizmetleri yerine getirmesi, böylece sanayiciye işgücünün maliyetini en aza
indirecek dışsal ekonomiyi sağlamaktı. Artık değerin daha çok sanayiden
sağlandığı bu sermaye birikimi süreci, Merkez kapitalist ülkelerde 17-18.
yüzyıllardan 20. yüzyıla, Türkiye gibi çevre-bağımlı ülkelerin birçok kentinde
ise 19. ve 20. yüzyıllarda geçerli oldu.
Azami karın, ağırlıkla sanayiden değil de, başta finans olmak üzere sanayi
dışı alanlardan elde edilmeye başlandığı, dolayısıyla, kentlerin sanayi
ücretlileri yerine, daha çok hizmet sektörü çalışanlarının, mavi ve beyaz
yakalıların ikamet ettiği mekanlar haline geldiği 1980 sonrası dönemde kentler,
dolayısıyla belediyeciliğin işlevi de değişti.
Değişen şuydu: Uluslararası kapitalizm, 1980’lerden başlayarak , mal ve
sermaye ihracını dünyanın tüm coğrafyalarına ihraç etmeye başladı. Adına
küreselleşme denilen bu süreç, çok hızlı bir mal ve sermaye ihracı ile
gerçekleşti. Bunun için de IMF-Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi başlıca
kuruluşlar tüm dünyada, “piyasa”nın “devlet komuta”sının kesinlikle yerini
alması gerektiğine hükmettiler. Piyasaya her şeyin terk edilmesini, piyasanın
her şeye kadir olduğunu, bu yapılırsa verimliliğin en yüksek düzeye çıkacağını,
kamu müdahalesinin ise kaynak ısrafına yol açtığını iddia ettiler; bunu bir
amentü gibi tüm dünyaya kabul ettirdiler.
İstenen, hemen her alanın piyasaya terk edilmesi, kamu kontrolünden
çıkarılması, mal serbestisi için gümrüklerin indirilmesi, sermaye serbestisi
için tüm kambiyo kontrollerinin kaldırılması, sermaye giriş-çıkışlarının serbest
bırakılması, yabancı sermaye giriş-çıkışı önündeki tüm engellerin
kaldırılmasıydı. Her şey metalaşmalı, fiyatlanmalı, her şey
ticarileştirilmeliydi. Kamusal mal ve hizmet üretimleri özelleştirilmeliydi.
Yerele de neoliberalizm
Bu piyasalaşma, metalaşma, ticarileşme, özelleştirme furyası, kamuda merkezi
yönetimi olduğu gibi yerel kamusal alanları da kapsamalıydı. Böylece, bu
küreselleşme döneminde belediyeler de bu neoliberal furyanın etkisi altına
alındı; Keynesci dönemin belediyeciliğinin yerini, artık neoliberal
belediyecilik almaya başladı.
Doğal olarak, öncelikle Merkez-emperyalist ülkelerin metropollerine,
kentlerine hakim olan neoliberal belediyecilik, kısa sürede, aralarında
Türkiye’nin de olduğu çeper Avrupa’nın, Asya’nın, Latin Amerika’nın, Afrika’nın,
kısaca Güney dünyasının metropol ve kentlerine de hakim kılındı.
Artık-değerin esas olarak sanayi kapitalizminden elde edildiği ve büyük
kentlerin azman sanayi kentleri olduğu döneme ait belediyecilik de değişti;
küreselleşme dönemiyle birlikte, artık-değerin sanayi dışından da elde edildiği,
sanayi dışındaki hizmetlerin daha çok metalaşması, ticarileşmesi ile kabuk
değiştiren kentlerde neoliberal belediyecilik hakim kılındı.
Neoliberal belediyecilikle, her şeyden önce, kent toprağı, kent arsası daha
bir önem kazanıyor, dolayısıyla kent arsası rantı üretimi, spekülasyonu ve
paylaşımı, belediyeciliğin odağına yerleşiyordu. Kentlerin, sanayi azmanı
oldukları dönemde, sanayi işçilerinin konutlarının kurulduğu alanlar dahil olmak
üzere, şimdi merkezi kent arsaları ticarileşecek “steril” alanlar yapılmak üzere
“kentsel dönüşüme” uğratılacak alanlar olmalı, ücretli konutları kent
çeperlerine taşınmalı, yeni göçenler, işsizler, vasıfsızlar “varoş”larda, uydu
kentlerdeki bloklarda istif edilmeliydi.
Neoliberal belediyecilik için baş köşeye oturan kent arsası rantının üretimi
ve spekülasyonuna eşlik edecek ikinci öge, belediyeden beklenen mal ve hizmet
üretiminin daha çok metalaşması, ticarileşmesi, daha çok özelleştirilmesi oldu.
Kentlinin tükettiği doğalgaz, su, elektrik, ulaşım, kreş, otopark vb mal ve
hizmetler, artık daha çok “meta” haline getirilip satılmalı, özellikle de
belediye üretimi değil, taşeronlar ya da özelleştirmelerle sermayenin alanına
sokulmalıydı. Ve yapıldı da.
Küreselleşme döneminde, bazı büyük kentler, metropoller, dolayısıyla metropol
belediyeleri, daha iddialı rollere talip oldular; küresel kent olmak!..
Aralarında İstanbul’un da olduğu bazı büyük kentler, küreselleşen dünyanın
kontrol kuleleri olmaya soyundular. Daha da ötesi, küresel işbölümünü tayin eden
Merkez ler tarafından bu role özendirildiler ve adeta, bulundukları ülkeden
bağımsız bir coğrafya gibi, metropolü küresel bir kent olarak donatıp bezeyerek,
küresel sermayenin hizmetine sunmaya özendirilip, yarışa sokuldular.
Ara özet; Küreselleşme süreciyle avdet eden neoliberal belediyecilik,
ülke(ler) bütününe hakim kılınan piyasalaşma, özelleşme, ticarileşme
sürecinin akışına sokulup, neoiberalleşmeyi yerel yönetime de taşıdılar.
Kent arsası rantı ön plana çıkarılıp buradan devşirilecek rantların üretimi ve
dağıtımı belediyeciğin odağına otururken, belediyeden üretimi beklenen mal ve
hizmetlerin ticarileşip metalaştırılması ve özelleştirilmesi buna eşlik
etti. Belediyenin verdiği hizmeti üreten çalışanları, hizmeti özelleştirip,
taşerona aktararak, belediye çalışanının sayısını en aza indirip, onlara en az
ücreti ödeyip ve azami “verimi” elde etmek bir başka hedef haline getirildi.
Türkiye’de neoliberal belediyecilik
Türkiye’de neoliberal belediyecilik, 1980 sonrası başladı. 24 Ocak 1980
Kararları ve onu tamamlayan 12 Eylül askeri diktatörlügünün eşliğinde inşa
edilen dışa açılmacı, neoliberal birikim modeline paralel olarak
belediyecilik de kabuk değiştirdi ve neoliberal belediyeciliğin icrasına 1984
seçimleri ile başlandı.
ANAP’ın hükümet ettiği 1989’a kadar geçerli kılınan bu model, bir dönemlik
SHP belediyeciliği kesintisinin ardından, Refah Partisi’nin liberal kanadı
ve yine merkez sağ DYP–ANAP ile ANAP taklitçisi AKP eliyle bugüne
kadar icra edildi.
Birinci tespit şu: 1980 sonrasının dışa açılmacı politikaları ile Türkiye,
hızla dünya ekonomisi ile bütünleşti. Bu, daha yüksek mal ve sermaye
bütünleşmesi ile olurken iç dinamikler de çok hızlı bir değişime uğradı. Bu
değişimlerden en önemlisi, kır-kent nüfus bileşiminin iç göçlerle hızla
değişimi, sonuçta kentleşme oranının yükselmesiyle oldu. Öyle ki , daha
1970’de kent nüfusu, ülke nüfusunun yüzde 29’u, 1980’de ise yüzde 36’sı iken bu
oran 1990’da yüzde 51’i aştı. Takip eden 10 yıl sonra, yani 2000’de kentli
nüfus yüzde 57’ye, 2007 nüfus sayımında da yüzde 70’e çıktı .
Neoliberal politikalar, tarıma verilen devlet desteklerinin azaltılmasını
telkin etti. Bunun yanında, tarımın kullandığı traktör,gübre, ilaç vb.
girdilerdeki müthiş fiyat artışları ile baş edemeyen kır nüfusu, tarımı terk
edip kentlere göçtü. Sonuçta, istihdamın tarım-tarım dışı bileşimi de kısa
sürede muazzam bir değişim geçirdi. 1990’a kadar başa baş görünen istihdamda
tarım ve tarım dışı, bu tarihten sonra hızla açıldı ve tarım dışı, dolayısıyla
kent istihdamı hızla arttı. 2007 sonuna gelindiğinde tarım dışı istihdam,
toplamı 23,5 milyonu aşan istihdamın yüzde 75’ine ulaştı.
Bu ölçüde kapitalistleşme, kentleşme, haliyle, belediyelerde nicelik ve
nitelik değişimini de getirdi. Kent boyutuna ulaşan yerleşim yeri sayısı
arttıkça, belediye sayısı da arttı. Nüfus kentlerde yığıldıkça, “mahalli idare”
birimlerinin (ağırlıkla belediye olmak üzere Özel İdare, muhtarlıklar vb.)
yaptıkları harcamalar da arttı. Nitekim, bunu mahalli idare harcamalarının milli
gelirdeki payında görebilmekteyiz.
1975’te GSMH içinde yüzde 1,3 paya sahip olan mahalli idare bütçelerinin
1990’a gelindiğinde payının yüzde 2,75’e çıktığı, 2000’de yüzde 4,73’ü bulduğu
ve izleyen yıllarda da yüzde 4’e yaklaştığı görüldü (Kaynak; DPT verileri ve
2009 Kalkınma Programı. Yerele kaynak aktarımının artırılmasının
nedenlerini, neoliberalizmin Dünya Bankası ve AB’ce de desteklenen devleti
küçültme projesinin bir parçası olan Yerel Kalkınma Stratejisi üstünden,
ayrıca tartışmak gerekir).
Bölgesel farklılaşma..
Neoliberal politikalarla, gelişme-kalkınma , piyasanın, daha doğrusu küresel
rüzgarın savurduğu yere terk edildiği için, planlı gelişme ve bölgesel
denge duyarlılıkları toza, dumana karşıtı. Sonuçta zaten ürkütücü olan
bölgelerarası eşitsizlikler, 1980 sonrası dönemde daha da hızlı büyüdü ve
kentler arasında da çok eşitsiz bir gelişme yaşandı. Marmara ve Ege, kısmen
Akdeniz’deki kentler daha hızlı büyürken, geri kalan bölgelerdeki, özellikle de
Doğu ve Güneydoğu’daki kentsel gelişme çok gerilerde kaldı. Buralarda olağanüstü
nüfus yığılması yaşanmasına karşın, bu kent belediyelerinin kısıtlı bütçeleri,
kentli nüfusun ihtiyaçlarının çok az kısmını karşılayabildi. Bu durum, Merkezden
belediyelere aktarılan kaynakların eşitsizliğini de artırdı. Gelişen kentler
daha çok kaynak ihtiyacı belirtip daha çok kaynak kullanır oldular.
Muhasebat Genel Müdürlüğü ve TÜİK kent nüfusu verilerine göre, 2007’de
kişi başına yerel yönetim harcaması 792 YTL iken, bu Kocaeli için 1737 YTL,
Muğla için 1289 YTL, Ankara için 1099 YTL’ye çıkarken Diyarbakır’da 533 YTL’ye,
Ağrı için 331 YTL’ye iniyordu. (Kaynak; İllerin Mahalli İdare Harcamaları
toplamı, 2007 kent nüfuslarına bölünerek elde edilmiştir. Bazı illerin İl Özel
İdarelerine Merkez’den aktarılan kaynakların büyüklüğünün, kişi başına mahalli
idare harcamasını yükselttiğini, bunların Valiliklerce farklı amaçlarla
kullanıldığını göz önünde bulundurmak gerekir.)
Rantçılık, piyasacılık..
2004’te işbaşına gelen AKP belediyeleri, öncülleri olan Refah Partisi
dönemindeki iktidarlarının devamı olarak neoliberal belediyecilik uygulamalarını
pekiştirdiler. Bir taraftan, belediye çalışanlarına uyguladıkları anti-sendikal
uygulamalar ve esnekleştirmeler, taşeronlaştırmalarla neoliberalliğe giriş
yaparken, hızla belediyeciliği piyasa koşullarına açtılar. Hizmetleri daha
çok metalaştırıp ticarileştirdiler.
Başta İstanbul kent arsası olmak üzere büyük kent arsaları üstünde olağanüstü
rantların yaratılmasına uygun imar düzenlemelerine giderken, bundan büyük
sermayenin dev gökdelenler, kuleler inşa ederek yararlanmaları için gerekli
koşulları hazırladılar, kamuya ait değerli kent arsalarını, kamu
gayrimenkullerini (Karayolları, İETT Garajı gibi) özelleştirme portföyleri
içinde satışa sundular.
Özellikle büyük kent rantlarından AKP’ye yakın, dini cemaat mensubu yeni
burjuvaların faydalanmasına da özen gösterdiler (İstanbul’un en yüksek
kulesi Safir’in AKP’li Kiler’e ait olması gibi). Yanı sıra, imar yolsuzlukları
ile sağlanan rüşvetlerle kişisel ve partisel çıkarlar sağlamanın, yargıya da
yansıyan birçok pratiğini fütursuzca sergilediler (Örnek; CHP’li
Kılıçdaroğlu’nun ortaya çıkardığı AKP’li Şaban Dişli skandalı.)
Özellikle son yıllarda, ülke genelinde kent nüfusunun kullandığı mal ve
hizmet fiyatları, ortalama enflasyonun bir hayli üstünde belirlendi. 2003-2008
dönemindeki bazı kentsel mal ve hizmet üretimindeki fiyat artışlarının, aynı
dönemin yüzde 69 dolayındaki TÜFE’nin oldukça üstünde gerçekleştiği görüldü.
Bunlardan özellikle doğalgazdaki artışın yüzde 177’yi bulması , kiraların yüzde
172’ye yakın artmış olması çarpıcıdır. Keza metro ücretlerinin yüzde 114, vapur
ücretlerinin yüzde 108 artmış olması da ilginçtir.
"Sadaka" politikalarında belediyeler
Neoliberal ekonomik politikaların en önemli sonuçlarından biri gelir
dağılımını bozması ve yeterli istihdam yaratmayarak işsizliği artırmış
olmasıdır. Özelliklere kent yoksulluğunun hızla tırmandığı AKP iktidarında,
yoksulluğa pansuman ve bunu oya tahvil etmeye yarayan “hayırsever
politikalar”ı ya da “sadaka politikaları”nı uygulamada da belediyelere önemli
görevler verildi.
AKP’nin “hayırsever” etiketli sadaka politikasının en önemli araçlarını Yeşil
Kart, belediyelerin nakdi ve ayni yardımları, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı
Teşvik Fonu ile AKP yandaşı özel sektör, cemaatler, vakıflar ve dernekler
oluşturdu. AKP, bunlarla önemli bir ağ oluşturmuş ve bir yandan yoksulluğu
derinleştiren neoliberal politikaların icracısı olurken, bunu perdeleyerek
derinleştirdiği yoksulluğa, “sadaka” politikalarıyla müdahil olmuş ve bunu da
oya, tabana tahvil etmiştir.
AKP’li belediyelerin hemen hemen tümünde “muhtaçların” başvurusu durumunda
gıda, yakacak, barınma ve giyim yardımı yapan birimler oluşturulmuştur. Kömür ve
erzak yardımı ile ramazan çadırları AKP’li belediyelerin bildik
faaliyetleri arasına girmiştir.
Bu yardımların kaynaklarının belediye bütçelerinde yer almadığı, daha çok
belediye ile iş yapan, tedarikçi tüccarlardan , müteahhitlerden alınan
bağış/yardım havuzlarından sağlandığı bilinmektedir.
Neoliberal politikaların yarattığı tahribat ve tahakküm, artan ölçüde
emekçilerin, yoksulların, toplumun hücre yapısını değiştirdi. Yoksulluğun ve
eşitsizliğin derinleşmesi, güvencesizliğin artması emekçilerin ve yoksulların
acil-ferahlatıcı uygulamalara olan ihtiyacını ve bağımlılığını artırdı. Bu
kitlelerin politik tercihlerinde de bu ihtiyaç ve bağımlılık başat rol oynuyor.
İşte tam bu noktada AKP’nin, diğer mecraların yanında, belediyeleri de bu
politikaların mağduru olan kitleleri yatıştırmada, uysallaştırmada kullandığı
görülmektedir.
Büyük Kriz, belediyeler ve 29 Mart
1980 sonrası tüm dünyada küreselleşme, piyasalaşma, özelleştirme
sloganlarıyla yürütülen neoliberal politikalar, bu sermaye birikim tarzı,
2008’de ABD’de patlayan finansal krizle tüm dünyada derin bir yara aldı. Merkez
ülkelerden , Türkiye gibi çevre-bağımlı ülkelere de yansıyan bu küresel krizin,
cari neoliberal politikaların icrasını, bu tarihten sonra aksatmaya, dahası
tıkamaya başladı.
Bu durum, Türkiye’de de küçülme, daralma olarak yaşanmaya başlanıldı bile.
Dolayısıyla, 29 Mart yerel seçimleriyle yeni bir döneme başlayacak yerel
yönetimler, daralan, küçülen bir konjonktürün belediyeleri olacaklar. Bu,
belediyelere, küçülen ekonomi ile vergi geliri azalan Merkez bütçeden daha az
kaynak aktarımı demek, yerel gelirlerin de azalması, dış borçlanmanın daralması,
dolayısıyla daralan bütçelerle belediyecilik demek.
Neoliberal belediyeciliğe devam etmek, belediye emekçileri için
anti-sendikal, emek-karşıtı tutum, yeni tensikatlar demek; kaynak için, kent
arsalarının, imar yolsuzlukları ile, ne pahasına olursa olsun, peşkeşi demek;
belediyece üretilen mal ve hizmetlerin daha fahiş fiyatlarla arzı
demek.
Neoliberal belediyeciliğin alternatifi, zor bir konjonktüre karşın, ön plana
demokrasiyi, yerelde demokratik katılımı alan bir yaklaşım olabilir.. Kentlinin,
başta barınma hakkı olmak üzere, çağdaş yaşam için gerekli her tür kentsel
hizmet hakkını, ucuz ve güvenli ulaşım hakkını gözeten; temiz bir çevre,
hijyenik ortam, çocuk ve gençler için oyun, spor, yeteneklerini
geliştirebilecekleri sosyal donatılara önem veren bir yerel yönetim anlayışı
hakim kılınmaldır.
Kent arazilerinin kullanımı ve kent planlaması ile ilgili karar süreçlerinde,
yerleşim, ulaşım ve alt yapı hizmetlerinin sağlanmasında yöre sakinlerinin
doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla verdikleri kararlar belirleyici
olmalıdır. Kent arazileri üzerinde spekülasyona son verilmelidir.
Demokratik, doğrudan katılım , yerelde, mahalle, hatta sokak ölçeğine
kadar katılımı ve sorunlara birlikte çözüm üretmeyi öngörmeli, daralan
kaynaklara rağmen, kentliye mal ve hizmetlerin arzının, kar motifiyle
değil, ihtiyaç karşılama motifiyle temini ön plana çıkmalıdır.
Kentlinin başta barınma olmak üzere en ekonomik ısınma, ulaşım, temizlik,
kreş, sağlıklı çevre haklarını karşılamaya öncelik veren, sosyal yönü ağır basan
bir belediyeciliğin, azami katılımla yaşama geçirilmesini öngören bir yaklaşım,
şimdi 29 Mart’ta, bu yeni kavşakta, neoliberal belediyeciliğin alternatifi
olarak seçmenin önüne çıkabilmelidir.
0 Yorum
Yorum Yap