Yemyeşil vadiler, pamuk bulutlar ve dev ağaçlar; nemli, beyaz bir çarşaf gibi
sarıyor insanı. Sislerin içinden başı yöresel dokumayla bağlı küçük bir kız bize
doğru geliyor. Deklanşör inip kalktığında başka bir ülkeye geldiğimizi
anlıyoruz. Burası Karadeniz’in göbeğindeki en meşhur yayla;
Ayder’deyiz. Ahşap pansiyonlardan birine yerleşiyoruz. Evin
büyük salonunda yaşlı kadınlar oturmuş televizyon seyrediyor. Biraz
laflıyoruz.
“Nasılsın hala?”
“İyeyum hoş celdunuz. Neruden celürsüniz ha
puraya?”
“İstanbul’dan ama biz Kaçkarlar’ı geçip öyle geldik”
“Ha uşak
acimadun mu şu cüzelim kizima? Yollara vurudin oni...”
“Yok halacım o istedi
gelmeyi. Buraları merak ediyormuş.”
“Ha neyuni merak ediyusin a uşağım, a
gelunim, Ayder mi kalmış artik?”
Yaşlı hala doğru söylüyor, nerede o eski Ayder? Pansiyonların bulunduğu yer
sık ormanların tam kenarında. Hafif yağışlı olmasına rağmen dışarıda öyle temiz
bir hava var ki. Doyasıya içimize çekiyoruz. Biraz etrafı geziyoruz. Buralar
artık turistik bir havaya bürünmüş. Her yerde dükkânlar ve satılık bir
şeyler...
Sabah uyandığımda ilk iş olarak solumdaki tahta pencerenin pazen örtüsünü
aralıyorum. Güneş hafif yükselmiş, her yer pırıl pırıl görünüyor. Pencerenin alt
kanadını yukarı kaldırıp mandalı kilitliyorum. Derin bir nefes alıyorum. Nefis
bir uyanış bu. Kenara çekilip yemyeşil Ayder’in ahşap odaya dolmasına izin
veriyorum. Gece geldiğimiz için manzaranın pek farkında değiliz. Etrafımız yaşlı
ağaçlarca çevrelenmiş. Göz alabildiğine yeşil ve doyabildiğin kadar mavi bizi
kuşatmış durumda. Ağaçların olmadığı yerlerde ise yeşil çimenler ve kısa otlar
halı gibi her yeri sarmış. Hemen hazırlanıp mis gibi kokan mısır ekmeğinin
peşine düşüyorum. Kahvaltı sırasında ev ahalisiyle sohbet başlıyor.
“Belediye bir şeyler yapıyor mu? Çok düzensiz gördüm buraları.”
Ev
sahibimiz cevap veriyor;
“Tabii yapmaz mı? Geçenlerde bir yazı göndermişler
çatınızdaki paslı çinkoları değiştirin diye, yeşil ya da kahverengiye boyamamızı
istiyorlar. Turizm değerleri açısından gerekliymiş.”
Ben yayla evlerini iyi
bildiğim için anlamaya çalışıyorum.
“İyi de bu metal çinko çatılar evleri
kışın kardan koruyor. Olmazsa olmaz. Üstelik boyamak çözüm değil ki bir kış
geçse o boya kalır mı?”
“Maalesef doğru. Bak sen bile biliyorsun onlar
bilmiyor işte.”
Hakikaten yöneticiler bilmiyor, duymuyor. Boyayla çirkinliklerini
örteceklerini zannediyorlar. Asıl tuvalin üzerine yapılanları görmezden
geliyorlar. Olur olmaz yerlere ruhsat vererek Ayder’i şehir benzeri bir ucube
yapmaya çalışıyorlar. Akıllarınca turizm açısından gerekli olduğunu düşündükleri
bu yatırımlar, aslında yöresel küçük pansiyonları ve diğer geleneksel evleri
kaderine terk ettiriyor. Önce hafif yapılaş, sonra birkaç torpille üzerine kat
çık, sonra genişlet ve ahbap çavuş ilişkisiyle devam et gitsin. Kimse olanların
şahitdi olmak ve bakmak istemiyor. At gözlüğü sendromu... Oysa Ayder’i Ayder
yapan, bu evler, buradaki yaşam tarzı ve bu eşsiz manzara. İnsanlar buraya
geliyorsa bu doğal hava için geliyor. Belediyenin ruhsat verdiği altı katlı
beton otelleri görmek için değil. Her yer otel olursa görecek ne kalacak merak
ediyorum.
Yaylaya asfalt
On sene önce yine buraya ilk asfalt döküldüğü günü hatırlıyorum. Tesadüf
buradaydım ve koca asfalt makinesinin güzelim yaylanın yeşil çimenlerinin
üzerine pis petrol artığı serişine şahit olmuştum. O zaman bile
haykırmıştım,
“Yazık değil mi, yaylaya asfalt dökülür mü?”
Onlar da aynı
cevabı vermişlerdi;
“Yol yapıyoruz hemşerim, siz turistler daha rahat gelin
diye.”
Şimdi Ayder’in yolu da var, elektriği de. Her türlü mağazası, dükkânı
ve çok katlı otelleri de var. Aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Hatta yakında
tek tük kalan eski ahşap evlerin yerine halı saha bile yaparlar. Maksat turist
rahat etsin değil mi? Yoksa çayır çimen içindeki yüzlerce yıllık evler ve bu
doku kimin umurunda. Milli park statüsünden de çıkarılmak istendiğine göre,
yöneticiler artık Ayder’in girişine şöyle bir afiş asabilir : “Yaşasın arabalı
gezen turistlerin beton ve petrol uygarlığı. Yaşasın onları bahane edip yatırım
yapanlar.”
Neyin yapılacağı ve nasıl olacağı kanunla belirlenmiş olsa da Ayder’de
yapılan her şey kanuna ve Ayder’in kendisine aykırı. Sadece gidip görmek ve
“hadi canım bu kadar da olmaz” demek için bile uğrayabilirsiniz. Ayder, 1350
metre yükseklikte yemyeşil ormanın ortasında bir cennetti. Eşi zor bulunur eski,
ahşap yayla evlerinin ve yaylacılığın geleneksel yöntemlerle yapıldığı muhteşem
manzarası olan bir yerdi. Tüm Karadeniz fotoğraflarında şöyle bir manzara
vardır; büyük ormanın altında yemyeşil bir yamaç, yamacın üzerinde geleneksel
birkaç ahşap ev ve evin etrafında alacalı inekler otluyor. Evet, artık o nefis
manzaranın içinde tuğlaları görünen birkaç katlı betonarme binalar, renkli
tabelalı onlarca pansiyon ve otel, ayrıca bolca elektrik direği ve lüks arazi
araçları da var. Ayder, artık kapılarını turizme açmış düzensiz bir köy olma
yolunda hızla ilerliyor. Kaplıcası, doğal güzellikleri, havası, suyu ve yayla
kültürüyle örnek olan bir yerdi ama artık çimento tuğla ve bolca arabayla
beraber otobüsler dolusu turist barındırıyor.
Bir de ironik olan, Ayder birinci derece doğal sit alanı, yani çivi dahi
çakılamaz ama Ayder’e bir zamanlar nasıl olduysa turizmde öncelikli bölge
statüsü de verilmiş. Yani otel yapmak isterseniz değil çivi çakmak gökdelen bile
dikebilirsiniz. Ama 300 yıllık eski ahşap evleri onaramazsınız. Burası Türkiye,
önce garip kanunlarla yapılaşmaya müsaade et sonra sit alanı olan yere altı
katlı otelleri dik şimdi de milli park olmaktan çıkar. Falcı olmaya gerek yok,
bunun arkasından Ayder villaları ve kayak merkezi gelecek. Ben bu senaryoları
bir yerlerden hatırlıyorum!
Murat Selçuk / Gezgin yazar, Yeşiller Partisi PM
üyesi
0 Yorum
Yorum Yap