Marmara depreminden dokuz yıl sonra
İstanbul’un riskli bölgelerinden biri ilan edilen
Zeytinburnu için bir kentsel dönüşüm projesi hazırlanmış.
Tanıtım afişlerinde yer alan resimde arka fonda mevcut yerleşim alanını, önde
yeni binaları görüyoruz. Demek ki geçmişte binalar yapılırken belediyenin aklına
böyle bir resim çizip halkı depremden kurtarmak gelmemiş. Bu yüzden -resim
çizecek kişi bulunamadığı için- bütün Zeytinburnu çarpık yapılaşmış. Ama dokuz
senelik arayışın sonunda belediyecilerimiz sorunu çözmüş. Ha deyip, biraz daha
gayret edip İstanbul’un başka semtleri için de buna benzer başka resimler
çizilirse, hiç şüphe yok ki bütün İstanbul kurtulacak. Bu resim çoğaltılarak
başka semtlerin de adı yazılabilir ve onlar da kurtarılabilir...
Şimdi beklenen şu: Zeytinburnu tamamen yıkılacak ve bir boş arazi haline
getirilerek, yeniden inşa edilecek. Bu resim, kenti, insanları bir kenara koyup
planlama sürecini basit bir inşa etme sorunu gibi göstermeye çalışıyor. Bu
yüzden bu resim bir proje olmaktan çok, belediyenin planlı kentleşmeden ne
anladığını ifşa eden bir belge olarak görülmeli. Üstelik İstanbul’un neden
plansız geliştiğini de gözler önüne seriyor.
Yarışma neden unutuldu?
Aşağıdaki satırlar Arkitera Mimarlık Merkezi’nin sitesinde
yer alıyor: “Yarışmanın basın toplantısı Kadir Topbaş’ın da katılımı ile İBB’de
yapıldı. Yarışma sonuçlandıktan sonra ne İBB ne Zeytinburnu Belediyesi ortalıkta
yoktu. Jüri ödemeleri bir yana, kazananların ödüllerini ödemeleri bile bir
seneden uzun sürdü. Ne bir ödül töreni yapıldı ne bir tebrik iletildi.
Belediyelere güvenerek yola çıktığımız bu uluslararası organizasyonda maddi
olarak zarar etmemizin yanı sıra bir de rezil olduk yarışmacılara...”
Bundan iki yıl önce, aynı bölge için Avrupa çapında düzenlenen bir yarışmayla
Zeytinburnu için bir proje elde edildi. Europan adını taşıyan
yarışmayla konu uluslararası profesyonel platformlara taşındı. Hakkını
yemeyelim, AKP’li belediyelerin elde ettikleri önemli bir imar deneyimi var:
Dikkat ederseniz, Topbaş bu yarışmayı düzenleyenlere karşı çıkmıyor. Türkiye’den
mimarların da katıldığı bu uluslararası yarışmanın tanıtım toplantısında “yaşam
alanlarının mimarlar tarafından tasarlanmasının hayatı çok daha farklı
kılacağına” işaret ediyor, “sivil toplum örgütleri ile belediyelerin işbirliği
içinde olmasından dolayı sevinç duyduğunu” söylüyor. Ama iş uygulamaya gelince,
“o kadar da değil” diyor. Bir yere kadar izin var. Belediye Başkanı bir yarışma
ile iktidarı teslim edecek değil. Çünkü uygulamayı da profesyonelce yapmak, onun
için iktidarı devretmekle eşanlamlı. Sonuçta mimarlar, plancılar da onun için
diğerleri gibi bir sivil toplum kesimi. Bu nedenle siyasetçilere göre yarışma,
modern eliti temsil eden kişileri mutlu etmek için düzenleniyor. Böylece onlar
da sürece katılmış oluyorlar. Uygulama ise siyasal patronaj altında
gerçekleştiriliyor.
Rahmetli Mübeccel Kıray’ın, İstanbul’un ilk gecekondularının
yer aldığı Zeytinburnu üzerine yaptığı çalışma bir ilkti. O tarihlerde ilk defa
“gecekondu” sözcüğü kullanıldı. Vakıf arazilerini işgal eden gecekondu
sahiplerinin bir bölümü, “Menderes yıkımları”nda evlerini kaybeden ve ödenen
parayla ev sahibi olamayan vatandaşlardı. Daha sonra yerleşenlerin büyük bir
bölümü ise çevredeki fabrikalarda çalışan sanayi işçileriydi. Ucuz işgücü
sağlamak için gecekondulara göz yumulmuş, sorun sahiplerinin barınma ihtiyacını
kendi başlarına çözmeleri gerekmişti. Daha sonrası ise malum. 80’li yıllarda
gecekondu sahiplerine vakıf arazileri satılarak Hazine’ye gelir sağlandı. Kaçak
olarak çok katlı yapılara dönüşmesine izin verildi. Sonra da yasallaştırıldılar.
Oysa bu süreç çok farklı yönetilebilir ve bu dönüşüm sırasında kurallı bir
gelişme sağlanabilirdi.
Peki baştan iş sıkı tutulsaydı ve bu çok katlı yapılar risklere karşı
dayanıklı olarak inşa edilseydi, o zaman bunun maliyeti ne olurdu? Uzmanlar
maliyet artışının yüzde 10’ları geçmeyeceğini ifade ediyorlar. Demek ki ihmal
edilmiş bir kamu görevi var. Yönetimler gelişmeyi planlamak, kentsel
hareketliliği demokratik katılım yöntemleriyle düzenlemek yerine beyhude bir
çözüm olarak geçmişte gecekondu önleme bölgeleri inşa ettiler. Çünkü planlı
kentleşmeden anladıkları, yerleşim alanlarının tıpkı resimdeki gibi bir
tasarlanmasıydı. Bu model yaşanan süreci, gelişmeyi yönetemedi. Bugün de Kiptaş
dünyada bir benzeri kalmayan bu kentleşme modelini tekrarlamaya çalışıyor.
İstanbul halkı güvende değil
Yöneticiler depremi kendi bürokratik planlama modellerini pekiştirmek,
sürdürülebilir kılmak için kullanıyor. 1999 depreminden sonra göz boyamaya
yarayan bir Deprem Master Planı bile yapıldı. Sonra da işlevini
tamamladı, bir kenara kondu. Siyasetçiler geçmişte ne yaptılarsa, bugün de aynı
işi yapıyorlar. Bir tarafta bu resimde gördüğümüz gibi yaratıcılıkla, uzmanlıkla
ilgisi olmadan tasarlanan “planlı” kent var. Diğer tarafta Zeytinburnu gibi
plansız gelişen, asgari akılcılaştırma fırsatlarından yararlanamayan semtler
var. Madalyonun bir yüzünde siyasetçinin patronajı altında geliştirilen
kararların meşruiyet arayışı, diğer yüzünde de plancıların ortaya koyduğu
modernliğin bir kesimin kamu yararını temsil etmesi yer alıyor. Bu yüzden
mimarlar yalnızca zenginlere, sermayeye hizmet verebilir hale geliyorlar. Halka
ise kendi başının çaresine bakmak kalıyor. Belediye Başkanı’na kızabiliriz.
Verdiği sözü tutmadığını, Zeytinburnu halkını başarılı bir projeden mahrum
bıraktığı için eleştirebiliriz. Ancak bugün artık bütün açıklığıyla ortaya
dökülen bu çelişkiyi görmeyi de denemeliyiz. Belediye bu kafada olduğu sürece
İstanbul halkı güvende değil. İstanbul’da sorun deprem riski olmasında değil, bu
yönetim zihniyetinde. Belediye planlamayı yaratıcı enerjiye kapattıkça kent
akıldan mahrum kalacak. Felaketten dokuz sene sonra karşımıza çıkan bu projenin
işaret ettiği gerçek -ne yazık ki- bu.
0 Yorum
Yorum Yap