Eylülle birlikte kültür ve sanat etkinlikleri de
yoğunlaştı... İstanbul’dakilerin ortak özelliği, “Avrupa Kültür
Başkenti” vurgulamaları. Davetiyelerinde, afişlerinde hep “2010
logosu”... Öyle görünüyor ki 2010’un tek farkı, kültür ve sanat
etkinliklerindeki “artış” olacak. Sergiler, gösteriler, konserler baş
döndürecek. Ancak, bununla yetinilmemesini; 2010’a asıl yakışanın “kentin
tarihten gelen kültür zenginliğini çağdaş yaşamla buluşturacak projeler”
olacağını bir türlü anlatamadığımız “yetkililer” de o salondan öbür galeriye
koşturmaktan yorgun düşecekler...
Oysa aynı yorgunluk, bir bakıma her zaman gerçekleşebilecek etkinlikler için
değil, doğrudan Avrupa Kültür Başkenti olma “gerekçesi”ne ve “amacı”na uygun
çalışmalarla yaşanmalı... Ne var ki bunun için de artık çok geç. Böylesine
önemli bir başkentliğin “temel sorumlulukları”na uygun hazırlıkları kalan bir
yılda gerçekleştirmek mümkün görünmüyor... Peki, neler yapılmalıydı?
AB’nin resmi beklentisi
Sorunun yanıtını, AB’nin “Avrupa Kültür Başkentleri” başlıklı resmi metninden
kim bilir kaçıncı kez yine birlikte okuyalım: “Avrupa Kültür Başkentleri, Avrupa
kentlerinin ortak kültürel mirasını değerlendirmek programıdır. Temel hedef,
geçmişe ait ve çağdaş kültürel değerlere çok fazla sayıda kentlinin
erişebilmesini sağlamaktır. Bu nedenle topluma ait alanlar rehabilite
edilmelidir..”
Tarihi kentler için “Avrupa mirası” kavramı, Avrupa Konseyi’nin 25. kuruluş
yılı anısına 1975’te başlatılan “Ortak Mirasımız” kampanyasının ürünüdür.
İlerleyen yıllardaki uluslararası sözleşmelerde de her ülkenin öncelikle tarihi
kent dokularını ve mimarlık değerlerini yaşatarak korumaları, “Avrupalı olma
sorumluluğu” sayılmıştır.
Bu nedenle yine AB bakın ne diyor: “Kentlerimiz yüzyıllardır insanlara ışık
saçmış, büyülemiştir. Kültür Başkenti adaylığında, kentin tarihi mirasının
değerlendirilmesi ve buna kent halkının da katılımının sağlanması konusunda
kesin teminat verilmelidir...”
Nitekim İstanbul’un 2010 adaylığında da “konserler ve gösteriler”den önce
“2600 yıllık Avrupa kenti olma ve buna dayalı kültürel kimliğini belgeleyen
tarihsel mirasının önemi” belirtilmişti... Bu sayede kazanılan 2010’un gerekçesi
de aynı birikimin “Avrupa mirası” olarak sahiplenilmesi ve toplumla daha fazla
buluşmasını sağlayacak projelerin gerçekleşmesiydi.
‘Yanıtsız’ sorular
Şimdi soralım... 2010 için örneğin Zeyrek ya da Süleymaniye gibi yıllardır
çökmeye terk edilen tarihi semtlerde kaç sokak kurtarılmakta; kaç konak restore
edilmekte; hangi tarihi çevre düzenlemeleri yapılmakta ve AB’nin deyişiyle
“topluma ait alanlar”a yönelik ne gibi kentsel tasarım projeleri
uygulanmaktadır?
Örneğin 1997’de Avrupa Kültür Başkenti olan Selanik, apartmanların altındaki
antik dokusunu meydanlarda ve caddelerde arkeolojik parklar yaratarak gün
ışığına çıkardı. AB kaynaklarını tarihi dokusunun çağdaş yaşamla kucaklaşmasına
ayırdı...
Benzer şekilde 2004’te Cenova, hemşerisi Kristof Kolomb’un yaşadığı semti
canlandırarak turizme açarken, 2008’de de Lüksemburg zaten korunan tarihi
peyzajına “uyumlu” modern mimari örneklerini “kültürel süreklilik” programıyla
onurlandırdı...
Söyler misiniz, İstanbul için ne yapılıyor? Sakın “Tarlabaşı” denmesin; hem
2010’la ilgisi yok; hem de zaten duyarlı uzmanların “koruma değil dekoratif
kandırmaca” dedikleri, ruhsuz bir turistik rant projesi... Benzer şekilde
“Fener-Balat” da denmesin; çünkü orası da 1996’daki Habitat Zirvesi’nde karar
verilen ve dönemin Fatih Belediye Başkanı Sadettin Tantan’ın başlattığı bir
UNESCO projesi...
Yani, 2010’da, kentin uygarlık değerlerinin yok oluştan kurtarılmasını
sağlayacak hemen hiçbir çaba yok; hatta “niyet” bile yok! Onca güçlükle ayrılan
bütçeyi, AB kaynaklarını ve en önemlisi de heyecanı, hevesi “harcıyor”uz,
aldıran yok! İstanbul için Avrupa Kültür Başkenti hazırlıkları, kentsel
mirasımıza karşı süregelen duyarsızlığın doruktaki son örneği olarak tarihe
geçiyor...
0 Yorum
Yorum Yap