Kubbeyi atın caminin üzerinden, ince uzun minareyi bir
kenara kaldırın, avlu duvarlarını yıkın. Taş bir müddet yerinde ağır kalsın.
Şimdi, görüp bildiğimiz bütün camilerden vitraylı penceresine, çinili duvarına,
görkemli kubbesine, kalem minaresine aşina olduğumuz, âşık olduğumuz bütün
camilerden farklı bir cami düşünün. Üç yağmur damlası...
En büyük damla cami, daha uzun ve ince olanı minare, en sağdaki ise şadırvan.
Malzeme cam ve metal, avizeden halı desenine, avlunun biçiminden şadırvandaki
oturma düzenine kadar her şey 'damla' şeklinde tasarlanmış. Caminin adı da
'Damla Camii' zaten. Sorun şu ki; caminin yalnızca adı var.
Şimdilik yalnızca kâğıt üzerinde yükselebilmiş ve belki de hep o kâğıt üzerinde
kalacak bir mabetten söz ediyoruz.
İmitasyon camiden vazgeçelim
Damla Camii'nin serüveni, "Bir cami de ben tasarlasam nasıl olurdu?" diye
yola çıkmış bir tasarımcının, İstanbul Tasarım Merkezi'nin
kurucu müdürü Faruk Akın'ın serüveni aynı zamanda. Bir gün bir
sponsor çıkıyor karşısına ve diyor ki; "Bizim için bir cami tasarla." Vakit bu
vakittir diyor Akın, zihninde hep yepyeni bir mabet fikri dönüp dolaşmıyor muydu
zaten, kolları sıvıyor ve üç damladan müteşekkil Damla Camii'ni tasarlıyor.
Sponsor ne yapıyor? Çizimlere bakıyor, hatta çok beğeniyor; ama hepsi o kadar...
Sponsor 'normal' bir cami istiyor tasarımcıdan, bildiğimiz kubbeli, ince kalem
minareli camilerden birini... İstanbul'da yetişip büyüyen tasarımcı ise her
sokağı, her meydanı yüz akı mabetlerle süslü bu şehirde daha fazla imitasyon
cami görmek istemiyor. Üstelik o, Mimar Sinan'ı hep yenilik yapan, hiç tekrara
gitmeyen ve kendisini sürekli geliştiren bir mimar olarak tanımış. "Şu durumda"
diyor, "Bizim onu taklit etmeye çalışmamız ve bunu bile başaramayıp her
seferinde kötü bir imitasyona, yani değersiz bir taklide imza atmamız kabul
edilemez."
Nedir yeni camilerin kusuru, hatayı nerede yapıyoruz? Camilerin, Faruk
Akın'ın dediği gibi 'tasarım niteliği taşımaması' ne demektir?
"Yeni yapılan camilerde yeni bir fikir, yeni bir form, geliştirilmiş yeni bir
fonksiyon yok. Muhteşem cami diye lanse edilen camilere bir bakın." diyor.
"Yapılan nedir? Ufak tefek değişikliklerle klasik bir camiyi taklit etmektir. Bu
taklit genellikle çok kalitesizdir. Selçuklu'yu, Osmanlı'yı biraz araştırmış bir
mimara rastlanırsa eli yüzü düzgün; ama oradan bir kemer buradan bir kapıyla
kaçınılmaz biçimde arabesk bir mabet ortaya çıkar." Akın'a göre, kusurlardan
biri de yeni camilerin ucuz malzemeyle yapılması. Eskinin taş sanatı yok, o
sanat yakalansa da mana yok. Manayı kavramak, Osmanlı'nın neyi, nasıl yaptığını
anlamak için arşivlere girmek lâzım; ama bu sefer de Osmanlıca yok.
Peki, Faruk Akın'ın Damla Camii ne manalar taşıyor? Üç yağmur damlası,
rahmetin sembolü... Caminin içinde devasa bir damla şeklinde asılı duran avize,
aydınlığı yani rahmetle birlikte gelen mağfireti simgeliyor. Damlaların
çevresinde iki tarafa dönen spiraller ise insanı insan yapan zıtlıklara; geceye
ve gündüze, kadına ve erkeğe, güzele ve çirkine, sevaba ve günaha işaret ediyor.
Bu arada camide gelenekselin yalnızca 'alem'le temsil edildiğini söylemek
gerekir.
Damla Camii, pahalı bir mabet miydi ki sponsor çok beğenmekle birlikte
projeyi sahiplenmedi? "Hayır!" diyor, tasarımcı, "Eğer yapılırsa imitasyon
camilerden çok daha ucuz olacak. Boyutları ufaltılırsa mescit de olabilir ve
daha ufak bütçelerle inşa edilebilir." Mesele nedir o zaman? Sponsorun risk
almak istememesi, güvenli sularda, göze aşina gelen yapılar etrafında dolaşmak
istemesi... "Bu bir kısırdöngü aslında." diyor tasarımcı: "Yeni bina tepki
çeker; çünkü aşina değildir; ama aşina olabilmesi için de biraz zamana ihtiyaç
vardır. Bir fırsat verilirse 'heyula' gibi algılanan yapılar zamanla şehrin
sembolü haline gelebilir. Nitekim Eyfel Kulesi de ilk zamanlar tepki
toplamıştı."
Yeni Sinan'ların çıkması için Kanuni'ler lazım
Hep sorulur; "Yeni Sinan'lar neden çıkmıyor?" Faruk Akın, "Yeni Sinan'ların
çıkması için yeni Kanuni'lerin olması lazım." diyor. Mimarına ya da
tasarımcısına inanan, doğruyla yanlışı ayırt edebilen, hem manevi hem de maddi
desteğini eksik etmeyen Kanuni'ler... Mimar Sinan yeni camiler tasarladığında
Kanuni onlara baksaydı ve, "Bu eserler paftalarda çok güzel duruyor." deseydi
Sinan ne yapabilirdi? Akın'a soruyoruz; "Peki siz paftalarda kalmış Damla
Camii'ni ne yapacaksınız? Bu 'fazla modern', 'fazla yeni' camiyi sponsorun
tavsiye ettiği gibi Dubai'ye mi yapacaksınız?" "Yenilikçi projelerin kendi
ülkemde olmasını önemserim. Bu topraklarda büyüdüm, bu topraklara faydam
dokunsun isterim." diyor Akın. Proje hiçbir zaman kabul edilmeyebilir, olsun,
birileri böyle bir cami tasarımından haberdar olsun, yeter. Hem onun derin
dondurucusunda daha ne projeler saklı. Kimseyle paylaşmadığı enerjisiz çalışan
bir taşıt tasarımı, kültür merkezi ve köprü tasarımları... Faruk Akın,
Türkiye'de telif hakları oluşmadığı sürece birçok tasarımcıya ve mucide ait
yüzlerce fikrin o derin dondurucularda kalacağını düşünüyor. Çözüm nedir?
"Devlet üzerine düşeni yapmalı ve tasarımı korumalı. Tasarımcılar komplekse
kapılmadan orijinal fikirler aramalı. Sponsorlar da çok konuşan değil iyi iş
yapan tasarımcıları bulmalı."
Kubbe güzeldir ama zaruri değildir
"Cami kubbedir." demek doğru bir yaklaşım değildir. Evet, Osmanlı'nın
camileri kubbelidir; ama Osmanlı kubbeyi nereden almıştır, Roma mimarisinden...
Ayasofya'ya bakın mesela. Kubbeyi Mimar Sinan geliştirdi, ona bir anlam kattı,
devasa kubbelerin altında kulun zavallılığını hissettirdi. Ama oraya sabitlenip
kalmamız doğru mu? İlk Gotik kiliselere bakın, kemerleri ve kubbeleri vardır;
ama Hıristiyanlar Gotik mimariyi kutsallaştırmadılar. Öyle açılımlar yaptılar
ki! Bir kilise düşünün mesela, duvarı dört parçadan oluşuyor, parçaların
arasında haç şeklinde bir boşluk var ve gün ışığı o haçın içinden geçip yansıyor
kiliseye. Gelenek güzeldir; ama araştırıp manasını öğrenip onu geliştirdiğimiz
sürece... Bizim tekrara yönelmemiz ve hiç geliştirmememiz, Mimar Sinan'a torun
olma sorumluluğumuzu, vazifemizi yerine getirmediğimizi gösterir.
0 Yorum
Yorum Yap