Artık bıçak kemiğe dayandı ve birçok yayın kuruluşunun
vurguladığı gibi 5 Mart’ta, 1970’li yılları anımsatan bir eylem gerçekleşti
İstanbul Üniversitesi’nde. Hem kitle gösterilerinin nostaljik
bir anı mertebesine indirilmek istendiği bugünlerde hem de bir gece vakti ve
neredeyse tüm asistanların katılımıyla. Kuşkusuz çok iyi organize edilmiş ve
başarılı bir eylemdi. Fakat eylemin ardından, asistanların protesto ettiği bu
yeni YÖK projelerini destekleyen, bunların kokuşmuş üniversite
yapısının değişimi için önemini vurgulayan ve eylemcileri kurulu düzenin
devamında çıkarı olan kişiler olmakla suçlayan cılız da olsa bazı sesler
duyulmaya başlandı. Bu iddialara karşı, gerçekleştirilen eylemlerin meşruiyetini
nereden aldığını bir kez daha vurgulamakta yarar var. Her ne kadar sokaklara
taşan bir eylem ve örgütlülüğünün önünde böyle soyut argümanların
duramayacağından kuşku duymasak da.
Yeni yönetmelik
Çok basit bir dille anlatılacak olursa, asistanların eyleminin nedeni YÖK’ün
uygulamaya çalıştığı yeni yönetmelik. Bunu yapmaya yasal yetkisi olup olmadığı
sorununu bir yana bırakırsak bu düzenlemelerin temel özelliği, şu an doktorasını
yapmakta olan asistanların, doktoralarının bitiminde işlerine son verilmesini
öngörmesi. Bu asistanlar üniversitelerle ilişikleri kesildikten sonra, tekrar,
herhangi bir üniversitede kadro açılmasını bekleyecekler ki, bu sürecin nasıl
bir yılan hikâyesi olduğu ve adeta piyangoyu andırdığı unutulmamalı.
Kendi üniversitelerinde ya da başka bir üniversitede kadroya başvuracak
asistanların bir kısmının önündeki engel ise söz konusu yönetmelikte koşul
olarak yer alan, lisans ortalaması gibi artık değiştirilmesi, geliştirilmesi
olanaklı olmayan öğeler. Bu düzenleme açık bir biçimde, yasaların geriye
yürümezliği ilkesine aykırılık oluşturuyor. Yıllarca kurumlarına hizmet eden ve
tüm akademik/bilimsel başarı ölçütlerini yerine getiren asistanların bir bölümü,
şimdi yıllar önceki lisans ortalaması engeline takılmış durumda. Aynı ilke
çerçevesinde, asistanlığa başlarken doktoralarını başarıyla bitirmeyi,
üniversitedeki çalışmalarını sürdürmede tek ölçüt sanan asistanların, şimdi
30’lu yaşlarda işlerine son verilmek istenmesi de kabul edilir bir durum değil.
Oysa yalnızca var olan yasalar çerçevesinden bakıldığında, yıllarını
üniversiteye vermiş ve bunu akademik kariyerin başlangıcı olarak görmüş
asistanlar için bir geçiş hükmü konmalı ve onların mağdur edilmemesi
sağlanmalıydı.
YÖK ve TÜSİAD
Buraya kadar biraz hukukçuluk yaptık, şimdi biraz da gerçeklerden, yani bu
yeni projelerin mantığından ve uygulanabilirliğinden bahsedelim. Vurgulanan bu
bariz hukuka aykırılık düzeltilirse, yeni sistem üniversitelerin sorunlarına
çare olabilir mi? Kesinlikle hayır. Yeni yönetmelikle yapılmak istenen, öğretim
üyesi yardımcısı olan asistanların iş güvenliğini ortadan kaldırmak. Bunun
gerekçesi ise, YÖK ve TÜSİAD’ın ortaklaşa hazırladığı raporda çok özlü bir
şekilde ifade edilmiş: “İş güvencesi akademik verimliliği
düşürüyor.” Bu ifade tabii ki yalnızca asistanları kapsamıyor, şu an
yaşananlar çok daha genişleyecek bir projenin başlangıç uygulamaları sadece.
İş güvencesinin akademik üretimi azalttığını, insanları tembelliğe ittiğini
ileri sürmek, kapitalizmin en vahşi dönemlerinde, işçilere ancak doyacakları ve
yaşayabilecekleri kadar yiyecek vermenin onların en optimum düzeyde
çalışmalarını sağlayacağına dair görüşleri akla getiriyor. O rapor neye
dayanarak hazırlandı bilinmez ama asistanların tecrübeleri gayet ortak; zaten
sallantıda olan iş güvenceleri yeni düzenlemeyle ortadan kaldırılıp, doktoraları
bitince işten atılmaları garanti altına alındığından bu yana doktora tezi yazmak
tam anlamıyla bir işkenceye dönüşmüş durumda. Çünkü başarılı bir tez yazma
doğrultusunda attığınız her adım sizi işsizliğe yaklaştırıyor aynı zamanda.
Böyle bir çıkmazla karşı karşıya bırakılan asistanların çalıştığı
üniversitelerden bilimsel anlamda herhangi bir başarı beklenebilir mi?
Gayet saf ve naif bir şekilde, TÜSİAD ve YÖK’ün üzerinde durduğu
‘akademik verimlilik’ kavramını, Türkiye’deki üniversitelerde
özgün bilimsel çalışmalar üretilmesi; sorgulayan, düşünen öğrenciler
yetiştirilmesi şeklinde tercüme edersek, yapılan düzenlemeler hiç kuşku yok ki
bu amaçlara ulaşmayı sağlayamaz. Eğer üniversitelerin eskimiş yapısı
dönüştürülmek, gerçekten bilim üreten kurumlar haline dönüştürülmek isteniyorsa,
yapılması gereken öncelikle üniversitelerin maddi koşullarının düzeltilmesidir.
Tüm asistanlarına hâlâ bir bilgisayar bile sağlayamayan, kütüphaneleri yetersiz,
öğrenci öğretim üyesi oranı olması gerekenin çok üzerinde olan üniversitelerde,
bırakın iş güvencesini kaldırmayı, angarya uygulamasına geçilse bile bu bağlamda
herhangi bir gelişme ve ‘verimlilik’ sağlanamaz.
Yok eğer akademik verimlilik kavramıyla ulaşılmak istenen amaç, bir öğretim
üyesi piyasası oluşturmak, kamu hizmeti veren üniversiteleri piyasa mantığıyla
işleyen kurumlar haline dönüştürüp akademik yükselmede ölçüt olarak bilimi değil
de, üniversiteye getirilen proje paralarını kabul etmek ve akademisyenleri
düşünen, sorgulayan, üreten bireyler olmaktan uzaklaştırıp tek derdi
üniversitesinin ve kendisinin kârını düşünmek olan rekabetçi piyasa oyuncularına
dönüştürmek ise, iş güvencesini ortadan kaldırmak için atılan bu ilk adım, büyük
bir projenin parçası olarak gayet amacına uygundur.
Ama eğer amaç buysa, bunu uygulamak isteyen YÖK’ün önünde ‘küçük bir sorun’
var. Bu küçük sorun Türkiye’nin en köklü üniversitelerinin asistanlarından
oluşuyor ve 5 Mart gecesi, sabaha kadar iradelerini ve kararlılıklarını ortaya
koydular. Daha da önemlisi, bu ‘küçük sorun’ dalga dalga tüm üniversitelere
yayılıyor, 5 Mart’ta destek amacıyla çeşitli şehirlerdeki üniversitelerde
yapılan basın açıklamaları ve İstanbul Üniversitesi’ndeki eyleme farklı
şehirlerden gelen asistanlar bu gidişatın en sağlam örnekleri. 1980 darbesinin
ve 30 yıllık YÖK rejiminin üzerinden geçtiği üniversitelerin asistanlarındaki,
pek çok kişiye göre beklenmedik olan bu bilinç, örgütlülük ve haykırmaktan
çekinmedikleri “Biz kalıyoruz, YÖK gitsin” sloganı akla şu soruyu da getirmiyor
değil. Acaba YÖK kendi mezar kazıcılarını mı yaratmış?
Berke Özenç / İstanbul Üni., Asistan
0 Yorum
Yorum Yap