Yerel yönetimler, literatürde yerel topluluğun
bireylerine hizmet üretmek amacıyla kurulan, karar organları yerel toplulukça
seçilerek göreve getirilen, yasalarla belirlenmiş görevlere, yetkilere, bütçeye
ve personele sahip, üstlendiği hizmetler için kendi örgütsel yapısını kurabilen,
merkez yönetimi ile ilişkilerinde yönetsel özerklikten yararlanan kamu tüzel
kişileri olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizde 29 mart 2009 yerel seçimleri ve
öncesinde kamu yönetimi reformları, yerel yönetimleri ve yerel yönetimlere yetki
devrini sık tartışılan bir konu haline getirmiştir. Yerelleşme, günümüzde
sağlığı ve diğer karlı alanları piyasaya açma, kar getirmeyen alanları belediye
sorumluluğuna bırakma yaklaşımına paralel gelişmektedir. Amaçlanan “ideolojik
saplantılardan uzak”, çok taraflılığa ve çok aktörlülüğe dayanan, katılımcı ve
yönetişimci, vatandaş -ki bu vatandaş müşteri olarak görülmektedir- odaklı,
kolaylaştırıcı rolü üstlenen bir yerel yönetim anlayışıdır. Devletin, eğitim ve
sağlık başta olmak üzere birçok alanda geri çekilmesi; merkezi yönetimin taşra
teşkilatları aracılığıyla sağlanan hizmetlerin bu kurumların araç, gereç ve
personellerinin belediyelere ya da il özel idarelerine devredilmesiyle
yürütülmesi öngörülmektedir. Yerelin güçlenmesi ve kamusal anlayışla hizmet
üretmesi, belli açılardan desteklenebilir bir durumdur; ancak Sağlık
Bakanlığı’nı sadece denetleyen ve planlayan bir anlayışa sıkıştıran, sağlıkta
piyasalaşma, hak kayıpları, cepten ödemeler artarken öte yandan belediyelerin en
popüler ve prestijli buldukları alan olan sağlık hizmetlerine oldukça fazla
kaynak ayırmaları, bilimsellikten ve koruyucu hekimlik ilkelerinden uzak,
ücretsiz sağlık hizmeti sunumuna gitmeleri, özellikle de bu hizmetleri taşeron
şirketler üzerinden yürütmeleri ciddi biçimde tartışılması gereken bir konudur.
Bu hizmetler yürütülürken yıllık sözleşmelerle çalıştırılan, yemek ve yol
yardımları olmayan, hatta yemek yemek için zaman bile verilmeyen, üst, işveren
ve taşeron kıskacında sıkıştırılan çalışanların sağlığı hiçe sayılmaktadır. Bazı
illerde ortaya çıkan ishal salgınlarında yaşanan yerel yönetim zafiyetleri
bilinmektedir. Hükümetin belediyelere eşit kaynak aktarmadığı, aktarılan
kaynakların nüsusla paralel olmadığı da yine bilinen bir gerçektir. Yerel
yönetimlerin neye ne kadar kaynak ayıracakları, hangi hizmetlere öncelik
verecekleri tamamen “politik tercihlerine” göre belirlenmektedir. Her geçen gün
sağlığa erişim hakkının baltalandığı, sağlık uygulama tebliği ile yaşanan
mağduriyetlerin arttığı da dikkate alındığında, bu uygulamaların yoksunlukları
azaltmadığı gibi yoksunlar arasındaki eşitsizlikleri artırdığı ortadadır.
5393 Sayılı Belediye Kanunu ve 5216 Sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu ile
şirketleşmenin önü açılmış; yerel yönetimlerde kamu hizmetlerinin
piyasadan/yönetimler tarafından kurulan taşeron şirketlerden satın alınması
olağanlaşmış, hatta zorunluluk halini almıştır. Taşeronlaşma iş güvencesiz,
sendikal örgütlenme önünde ciddi engel ve tehditlerin olduğu bir çalışma ortamı
doğurmaktadır. Yöneticiler bu işletmelerde çalışanların da birer seçmen/
vatandaş olduklarını göz ardı etmekte, sosyal demokrat olduğunu iddia edenler
başta olmak üzere işçilerini sendikaya üye oldular diye işten çıkarabilmekte ya
da sözleşmeleri yenilememektedir. Belediyenin park ve bahçeler kısmında taşeron
firmaya bağlı çalışan işçilerin, taşeron sistemine karşı iş güvencesi ve
belediye bünyesinde çalışma talepleriyle açlık grevi yaptıkları bilinmektedir.
Grev kararını asmak için belediyeye yürüyen Belediye-İş üyelerine polis müdahale
etmektedir. Grev kararı alındığı günün gece yarısında, sendika yetkilileri
anlaşma toplantılarına çağrılıp yangından mal kaçırılır gibi imzalar
attırılmaktadır. Bunların hiç biri münferit vakalar değildir; ülke gündeminde
yaratılmaya çalışılan değersizleştirme, çarpıtma, sermayeye karşı her türlü
destek çabalarıyla birlikte emeği ucuzlatma, üretimi esnetme politik alarının en
yalın biçimleridir. Yerel yönetimler, iyiden iyiye çıkar çatışmalarının arttığı,
çeşitli güç odaklarının palazlandığı alanlar haline gelmiştir.
Siyasi parti temsilcileri, çeşitli yayın organlarında “kent rantlarını ona
buna peşkeş çekmeyen, temiz siyaset, temiz ve saydam yerel yönetim” istemlerini
dile getirmektedir. Temiz siyaset, saydam yerel yönetim, bu ülkede yaşayan her
bireyin belki de tereddütsüz dile getireceği birkaç istemden biridir. Bu
istemlerin ne kadarının hayata geçirileceği tecrübelerle sabittir. Bir siyasi
parti başkanının kendi partisinden bir belediyeye ait sağlık işletmesinden
sendikalı oldular diye işten atılan sağlık çalışanlarının şikayetini “Ben bu
işlerle ilgilenmiyorum” diye cevaplaması, siyasi anlayışının, yabancılaşmanın
açık göstergesidir. Hele de bu belediye, Türkiye’nin en büyük ilinin, en büyük
ilçelerinden biri; oy kaygısıyla iktidar tarafından ikiye bölünen ilçesi ise
siyasetten, müdahil olmaktan ne anlaşıldığı ciddi ciddi sorgulanmalıdır. Bu
ülkede, bu ülke insanına rağmen yapılan gerçeklikten kopuk, sanal bir siyaset
anlayışı her geçen gün daha da hakim olmaktadır.
Son yıllarda hizmet üretiminde yaygın olan bir uygulama da yurt içi ve yurt
dışı kamu sektörü, özel sektör ve sivil toplum örgütleriyle birlikte yapılan
projelerdir. Bu hizmetlerde öncelikler, kaynak aktaracak kurumlara,
yöneticilerin tercihlerine ve populist yaklaşımlara göre belirlenmekte; kaynak
kesildiği anda hizmetlere erişimin ve hizmetleri üretenlerin işlerinin de
sonlandığı bir durum yaratmaktadır.
Belediye Kanunu'nda; Belediyeler, sağlık ve eğitim kurumlarının su,
kanalizasyon, doğal gaz, yol ve aydınlatma gibi alt yapı çalışmalarını, faiz
almaksızın on yıla kadar geri ödemeli veya ücretsiz olarak yapabilir veya
yaptırabilir denmektedir. Geçtiğimiz yıl Dikili Belediye Başkanı hakkında,
ücretsiz hizmet üretti diye dava açılmıştır. Bu ülkede belediyeye ait malları
satmak, belediye eliyle şirket kurmak, taşeron eleman çalıştırmak, hizmetleri
özelleştirmek, kontörle doğal gaz ve su satmak, çok uluslu şirketleri her bir
hizmet birimine sokmak kamuyu zarara uğratmamakta ancak 10 metreküpe kadar
kullandıkları su bedelini ilçe sakinlerinden tahsil etmemek kamuyu zarara
sokmaktadır.
Belediye Kanunu'nda Belediye Başkanına, stratejik plân ve performans
programına göre yürütülen faaliyetleri, belirlenmiş performans ölçütlerine göre
hedef ve gerçekleşme durumu ile meydana gelen sapmaların nedenlerini ve belediye
borçlarının durumunu açıklayan faaliyet raporunu hazırlama ve kamuoyuna açıklama
görevi verilmiştir. Ancak kamuoyunun bu bilgilere erişimi çok da mümkün
olmamaktadır. Bütün bunlar dikkate alındığında bazı siyaset bilimcilerin hayatta
çok da karşılığı olmadığını düşündükleri ancak Onur Yılmaz’ın 2003 yılında dile
getirdiği “Nasıl bir kamu hizmeti? Nasıl bir yerel yönetim? Yerelleşme
demokratik bir sivil yapılanmaya mı neden olmaktadır?” soruları bütün
yakıcılığıyla gündeme gelmektedir. Çeşitli illerde yerel seçimler sürecinde bir
araya gelen kurumların yüksek sesle dile getirdikleri bir anlayışı yeniden
okumak ve belki son söz olarak kaydetmek yaralı olacaktır:
"Üretenlerin yönettiği, rantiyecilerin egemenliğinin son bulduğu, kentin
gelişiminin ve geleceğinin belirlendiği, demokratik planlama süreçlerine
işçilerin, çalışanların, kadınların, işsizlerin ve ezilen çoğunluğun iradesinin
yansıdığı, halkların barış içinde yaşadığı, eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı
yerel yönetimler mümkündür. Yerel yönetimlere emekçilerin ihtiyaçları
doğrultusunda merkezi bütçeden kaynak ayrılmasını sağlayacak, yerel hizmetleri
piyasalaştıran, taşeronlaştıran, özelleştiren, parası olanın hizmet alacağı
yerel yönetim anlayışına son vererek kamucu-sosyal bir yerel yönetim anlayışını
savunacağız. ”
Dr. Süheyla Ağkoç / İstanbul Tabip Odası
Kaynaklar: Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı Üzerine; H. Tarık Şengül, Yerel
Yönetimler ve Sınıfsal Tercihler; Atilla Göktürk-Yüksel Akaya
0 Yorum
Yorum Yap