Yeniyetme hülyaları
Serhan Ada
(75 kişi okudu)
Yeniyetmelik çağı hayatın ikindi
vaktidir. Yarı uykulu, yarı uyanık
hülyalar içinde geçer. Önceden ne
devraldığı, sonraya ne bıraktığı pek
önemsenmez. İkindi gibi, iki zaman,
öğle (sıcağı) ile akşam (serinliği)
arasında sıkıştığı için kadri bilinmez.
Çocuklukla olgunluk arası
yeniyetmelik çağı hayla huy arası
gelip geçer. Türkçeye de çaktırmadan
sızan tineycır (teenager) kategorisi
12-19 arasına işaret ediyor gibidir.
Aslında moda muhabbetleri renkli
kılmaktan öteye geçmez.
Erkek okulunda en çekici ütopya
o kız okuluyla bizi birleştirmeleriydi.
Zaten Tevhid-i Tedrisat kapsamında
değil miydik? Bir tamim çıkarır, işi
bitirirlerdi. Biz kızlarla aynı sıraya
oturunca neler yapacağımızı, ne
kadar coşkulu olacağımızı iyi
biliyorduk. Bunu birbirimize
ballandıra ballandıra anlatmaktan
da geri durmazdık. Asıl önemli soru
şuydu. Ya biçare papazlar (biraderler)
rahibelerle aynı mekânı paylaşınca
ne yapacaklardı? Yoksa, onların hücre
odalarının sıralandığı koridorlar ayrı
katlarda mı konuşlandırılırdı? Yaramaz
çocuklukla isyankâr gençlik arasında
salınıyorduk.
O kız okulu (Notre Dame de Sion )
150 yılını doldurmuş. Bugün okul
eskiye göre çok farklı. Onlar
tarihlerini yazmışlar yad ediyorlar.
Bizim okulumuzun (Saint-Joseph)
150 yılını doldurmasına daha epey
var. O zamana değişerek de olsa,
okul kalır mı meçhul. Kesin olan
bizim tarihimizin tarihsizlik tercihi
olduğu. Belki de tarihimizin yazılmasını
hiç istemiyoruz. Kahramanlık öykülerinin
yad edilmesini kabul etmiyoruz.
Kapitülasyonların açtığı yoldan
giren Katolik misyoner okullarının
Kilise'nin Reform'a karşı geliştirdiği
savunma stratejisinin ürünleri olduğu
malum. Bu stratejide eğitimin büyük
önemi var. Bu yüzden tüm bu okullara
onlar 'eser' diyorlar. Ama işte dünya
dört yüz yılda bambaşka oluyor. İlk
konulan hedefler, uygulanan kurallar
bambaşka kuralsızlıkların vesilesi
haline geliyor.
Kız okulunun eski mezunlarının TV'de
konuşmaları yayımlandı. Seçkin genç
kızlar olarak yetiştirildiklerini
anlattılar. Evlenecekleri adamları
'seçmeyi' öğrenmişler. Doğru seçim
yaptıkları kocalarının ya sefir ya da
bakan olmasından belli. Daha genç
kızken şapka, eldiven takmayı bellemiş,
tiyatroya, operaya gitmeye başlamışlar.
İlk günden okula boyalı ayakkabıyla
gelmenin ezberletildiğini hatırladım.
Duvarı dönüverince hazır bekleyen
çingene boyacıya birkaç kez çaresiz
ökselensek de genelde pabuçların
yünlü, gri kâşe pantolonların arkasına
sürülerek parlatıldığını anımsadım.
Rasyonel-pozitivizme karşı kuşku
ve vurdumduymazlık o günlerden
kalma bir refleks olmalı.
Bir de öğrenci 'kullara' bir yöntem
olarak 'vicdan muhasebesi'nin
öğretildiğinden dem vurdular. Bizde
de denenmişti. Bizler ne vicdana, ne
de muhasebeye fazla ilişmeme yolunu
el yordamıyla keşfettik. 35 kişilik
sınıfta 26. olduğu yüksek sesle ve
her hafta söylenen bir yeniyetmeden
vicdan muhasebesi kim umabilir?
Vicdan muhasebesi bize hep günah
çıkarma, pişmanlığın bir adım öncesi
gibi göründü.
Tarihimiz belki bir gün yazılır. Belki
yazılmaz. Belki yazılmayıp bir tür
kurmacaya dönüşmesi daha güzel
olur. Okuldan şerefiyle kovulan E.
Batur ya da A. Nesin gibileri bunun
altından kalkabilir. Ya da adını bile
bilmediğimiz başkaları.
Ne olursa olsun, eğitimin bıraktığı
tortularla, sistemin yeniyetmenin
bilinçaltına kazıdıklarının muhasebesi
vicdanın işi değil. Daha ikindi vaktinde
Freud'un psikanalizinin maddeci
bir dokrtrin olduğunu ispatlamamış
mıydık?
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap