Geçen cumartesi (19 Ocak 2008) yitirdiğimiz, arkeoloji dünyamızın en çalışkan, en özverili ve en birikimli neferlerinden Prof. Dr. Ufuk Esin' e nasıl "teşekkür" edebiliriz?
Sadece geçmişin belgelenmesine katkılarından ötürü değil; tarihten gelen kimlik zenginliğimizi "doğru kavrayabilme" mizi sağlayan "uyarılar" ını da nasıl kutsayabiliriz?
Çünkü Türkiye'yi yönetenler, binyılların "Anadolu insanı" nı, sözde "kültürel farklılık" ları tanımak adına "alt kimlik" , "üst kimlik" diye bölerken, bu topraklardaki yaşanmışlıkların "maya" sını "O", şöyle anımsatıyordu:
"Ortak kimliğimiz 'Kültürler Alaşımı' dır. Türkiye'nin kültürel zenginliğinin sadece bir 'mozaik' değil, aynı zamanda ve daha ileri düzeyde bir 'alaşım' olduğunu, her türlü sosyal-kültürel ve ulusal gelişme ve kalkınma politikalarımızda, artık 'temel tarihsel gerçek' olarak tüm davranışlarımızın odağına yerleştirmeliyiz."
Bütünleşen kültürler
Bu ifadeler, İçişleri Bakanlığı'nın da katılımıyla Mimarlar Odası ve ÇEKÜL tarafından 30 Eylül 2000'de Antakya' da düzenlenen "Kültürel Mirasın Korunmasında Valiliklerin Sorumlulukları" toplantısının sonuç bildirgesinde de yer almıştı...
Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan , dönemin Hatay Valisi Yener Rakıcıoğlu , ÇEKÜL Başkanı Prof. Dr. Metin Sözen ile bölgedeki diğer illerin valilerinin ve dönemin Antakya Belediye Başkanı İris Şentürk' ün de imzalarını taşıyan bu sözlerin, Prof. Dr. Ufuk Esin'e ait olduğu belirtilerek...
Kültür Girişimi' nin daha önce İzmir' de gerçekleştirdiği "AB Sürecinde Kültür Politikaları" sempozyumunda demişti ki: "Anadolu'daki her kültür, diğerlerinden bir şeyler almış. Tarihin belgelerine baktığımızda bu mozaiğin zamanla alaşıma dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bunun adı da bence 'Anadolu' dur."
Yıllarını uygarlıkların derinliklerine adamış Ufuk Hoca'nın bu tanımlamasını, Antakya'da anımsamak ve bildirgelere yansıtmak elbette ki rastlantı değildi. Çağlar boyunca birlikte, yan yana ve hatta "iç içe" yaşayarak ortak bir "kent kültürü" yaratan farklı inançlardan insanların hangisi "ora" lı değildi ki?
Anadolu'nun gerçeği
Nitekim Anadolu'nun bu özelliği, Mimarlar Odası'nın 2005 yılında İstanbul'da ev sahipliği yaptığı "Dünya Mimarlık Kongresi" ne ulusal hazırlık buluşmaları olan "Türkiye Kongreleri" nde de vurgulandı.
Bunlardan "Adana-Antakya Kongresi" nin duyurusunda deniyordu ki: "Tarihsel süreçte bu yöredeki kentlerin kazandığı çok kültürlü özgün karakter, Pagan, Musevi, Hıristiyan ve Müslümanların ortak yaşam ilişkileri içinde oluştu. Sonuçta ortaya çıkanın, mozaik değil; kültürel bir alaşım olduğunu görürsek, tarihsel dostlukların temelini daha iyi kavrarız." (26 Şubat 2005)
Yaşamın 'doku'ları
Peki, bütün bunlar ne anlama geliyor?
Yine Ufuk Esin'den öğrendiklerimizle, 3 yıl önce bakın nasıl yanıtlamışız: "Bu ortak yaşam ilişkilerinin getirdiği yakınlaşmada, özellikle kentsel ortamdaki aynı mekânlar, aynı komşuluklar, ticaret, kültür ve hatta sevinçler, tasalar, duygular, öylesine hesapsız-kitapsız bir içtenlik içinde paylaşılıyor ki.. artık 'birbirlerinden ayrılması olanaksız' toplumsal dokular çıkıyor ortaya..." (Cumhuriyet- 01 Mart 2005)
Kaldı ki mozaik "dağılabilir" de.. hatta dağılan renklerden farklı, yeni bir mozaik bile yapılabilir. Buna karşın "alaşım" ın ise hem böyle bir "risk" i yok, hem de kendisini oluşturan farklı kültürleri "içselleştirmiş" bağımsız ve özgün bir kimliği tanımlıyor.
Bu nedenle Türkiye'yi "vatan" yapan "Anadolu insanı" nın "ortak kimliği" ni, bu büyük "kültürel alaşım" ın köklü ve zengin uygarlık birikimleri yaratıyor...
Ufuk Esin Hocamız, işte böylesine tarihsel bir dersi günümüzün her türlü "bölücü" lerine karşı binyılların Anadolu gerçeği olarak anımsatırken; hem "ufuk" larımızı aydınlattı, hem de yarınlarımız için en temel "esin" kaynağımızı öğretti...
Söyler misiniz; nasıl teşekkür etmeliyiz?

0 Yorum
Yorum Yap