Yapı Sektörünün Haber Portalı

'Türk'ün Heykelle İmtihanı

Kent kültürünün önemli özelliklerinden biri, şüphesiz sanatın kamusal görünürlüğe sahip olmasıdır.

'Türk'ün Heykelle İmtihanı
Kent kültürünün önemli özelliklerinden biri, şüphesiz sanatın kamusal görünürlüğe sahip olmasıdır. Günümüzün kentsel yaşama biçimi, sanat eserinin icrasının ve sergilenmesinin kapalı kapıların arkasına hapsedilmemesi ilkesiyle geçmişten farklılık arz eder. Şehrin hengâmesi içinde boğuşan yorgun ve bir o kadar bıkkın bireylerin, yaşam alanları içerisine sokulan sanat, kimi zaman anlık olsa da önemi yadsınamayacak bir ferahlama ve tebessüm vesilesidir.

Sanatsallığın 'kamusal teşhirine' ve paylaşımına en elverişli olan sanat dalı ise heykeldir. Bulunduğu yere özgün bir kimlik katan heykel, mekânın fiziki sınırlarını aşarak, ona eşsiz bir anlamlandırma ve kendini ifade etme yetisi kazandırır. Ancak yaşadığımız coğrafyada heykel, sanatsal anlamda kıymet taşımaktan ziyade sosyopolitik bir dizi çatışmanın aracı haline getirilmiş ve belki de bu yüzden 'biçim'e indirgenerek anlam dünyasından koparılmıştır.

Öyle ki heykel üzerinden kopan tartışmalar, Demokrat Parti döneminde Mustafa Kemal büstlerinin kırılmasıyla başlayan süreç gibi kimi zaman özel yasa çıkarılmasına ya da Cumhuriyet'in 50. yılı için Karaköy'e konulan heykelin CHP-MSP iktidarına yansımalarındaki gibi kimi zaman koalisyonlarda iplerin gerilmesine dahi neden olmuştur. İdeolojik bir hatırlatma, 'haşmet ve azameti' dışavurma, bürokratik bir icra gösterisi ve çoğu zaman boş bir meydanı kendini tekrarlayan bir sıradanlıkla doldurma amacıyla ısmarlanan heykeller; yaşayan, yaşatan, düşündüren ve geleceğe miras kalan bir sanat eseri olarak değil, 'belirli çağrışımları üretmekle mükellef cansızlıklar' olarak tahayyül edilmiştir. İdari ve kurumsal sığlık, heykel ve heykeltıraşa beslenen şüpheyle birleştiğinde sanata 'uhrevi' ve/veya 'dünyevi' dogmalarla saldırmanın bireysel ve kitlesel yolunu açmıştır.

Sanat ve heykel
Genel olarak sanatsal faaliyete özelde heykele bakışı çevreleyen indirgemecilik ve kamusal ilgisizlik, modern zaman vandalizminin adresini heykellere yöneltiyor. Son birkaç yılda Türkiye'de heykel tahribi bilançosu oldukça karamsar bir tabloya işaret etmekte: Arhavi'de Dostluk heykeli, testereyle parçalanmaya çalışıldı. Yalova'da Onno Tunç'un uçağının düştüğü Kaz Dağlarına yapılan anıt, tam üç kez saldırıya uğradı.

Kocaeli'nde Roma döneminden kalma heykellerin bir kısmının üzerine yağlı boya döküldü. Narlıdere'de Âşık Mahsuni Şerif heykelinin sazı, İzmir'de Hatay Türk Kadınlar Birliği Parkı'ndaki balerin heykellerinin 'müstehcen yerleri' kırıldı; Alsancak'taki Mahmut Esat Bozkurt, Gürçeşme'deki Atatürk heykeli tahrip edildi; Üçkuyular Parkı'ndaki Gözlüklü Martı'nın gözlüğü, Yeşildere'de ise Mehmetçik Heykeli'ndeki şehit askerlerin miğferleri çalındı; Gazi Kadınlar Sokağı'ndaki kemancı heykelinin kemanı alındı ve son olarak Edirne'de Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından Cumhuriyet'in 80. yıldönümü anısına dikilen 'Özgür ve Çağdaş Kadın' heykeli, kimliği belirsiz kişiler tarafından halatla çekilerek kaidesinden koparıldı. Listenin uzatılması mümkün.
Tüm bu saldırılar, heykelin sanatsal yaratıcılığının ve evrenselliğinin, sosyal yaşamın vazgeçilmez bir unsuru olarak görülmediğinin adeta birer kanıtı. Fakat bu tespitten daha vahim bir gerçek ise, uygar yaşamın estetik ve paylaşıma açık yapıtlarına bakışta milliyete, 'milli ahlaka' ve dinselliğe referansla meşrulaştırılan 'geleneksel ayıp'a endeksli bir 'yeni zaman ikonoklast'lığının mevcudiyeti.

İleri sürülen bahaneler
Samsun'a dikilen Diyojen anıtı vesilesiyle ortaya çıkan ırkçı dürtüler ve zenofobik tavırlar, Rus heykeltıraş Pototosky tarafından yapılan Aziz Nikola heykelinin kaldırılması üzerine ileri sürülen bahaneler, bu bağlamda çarpıcı örnekler olarak zihinlere kazındı. Bir büyükşehir belediye başkanının 'böyle sanatın içine tükürüp' heykel kaldırdığı, balenin 'belden aşağı' sanat ilan edildiği yakın geçmişle, Euripides'in 'Bakhalar'ını oynayan Rumen tiyatro topluluğunun 'giydirildiği', orkestralarda 'dekolte giymeyin' uyarılarının panoya asıldığı, ders kitaplarından göğsü çıplak kadın figürü yer aldığı için Delacroix'in resminin kaldırıldığı bugünün Türkiyesi'nde sanata ve heykele sahip çıkmak hiç de kolay değil.

Derin iktidar anlayışının ve kitle yıkıcılığının, sanatın özerkliğine müdahale ettiği, sansürün canlandırıldığı bir atmosferde kamusal çoğulluğun ve çoksesliliğin yalnızca söylem düzeyinde kaldığı dikkate alınmalı. Zira linç kültürü artık beşeri hedeflerle yetinmiyor; insanlığın ortak mirasına ve üretkenliğin kültürel zenginliklerine de saldırıyor.

G. Gürkan Öztan: İÜ SBF Siyaset Bilimi Anabilim Dalı

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.