Yapı Sektörünün Haber Portalı

"Türkiye'de İlle de Roman Olmak"

Bir Gün Gazetesi'nin 24 Ocak tarihli Pazar ekinde yayımlanan "Türkiye'de ille de Roman olmak" başlıklı dosyada; Nazım ALPMAN, Suat KOLUKIRIK ve S. Selçuk ÖZBEK'in yazıları ile Çayan ETHEM'in Belgin CENGİZ röportajı yer alıyor.

"Türkiye'de İlle de Roman Olmak"

Bir Gün Gazetesi'nin 24 Ocak tarihli Pazar ekinde yayımlanan "Türkiye'de ille de Roman olmak" başlıklı dosyada; Nazım ALPMAN, Suat KOLUKIRIK ve S. Selçuk ÖZBEK'in yazıları ile Çayan ETHEM'in Belgin CENGİZ röportajı yer alıyor.







ROMANLARIN DEĞİŞMEYEN KADERSİZLİĞİ

1934’ten 2006’ya kadar tam 62 yıl boyunca geçerli bir yasamız vardı: “Türk kültürüne bağlı olmayanlar, anarşistler, göçebe çingeneler, casuslar Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmezler”

Üzgünsen ey Çingene
Neşeli bir türkü tuttur
Peki ya neşeliysem?
Aynı türküyü tuttur gene...

Yukarıdaki dizeler Romen yazar Zaharia Stancu’nun dilimize ‘Çingenem’ adıyla çevrilen ‘Şatra’ adlı romanından alındı. Bu türkü adeta Romanların yaşam felsefeleri gibidir.

Yaklaşık yirmi yıl önce Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Doğan Heper ile Haber Müdürü Zeki Sözer beni çağırıp “seri röportaj yap” dediler: “Çingenelerimizi yaz!”

Milliyet gazetesinin dizi yazılar sayfasında ‘Başka Dünyanın İnsanları – Çingenelerimiz’ yazı dizim başladığında tarih 1991’in Mayısı’na gelmişti. Yazı dizisinin başlığı bile kendi içinde bir ‘sorun’ yaşıyordu: “Acaba Çingene demek doğru mu?”

Zeki Sözer her zamanki küçük isminin hakkını veren mizahi yaklaşımıyla çözümü bulmuştu: “Çingene demiyoruz ki, ‘Çingenelerimiz’, yani bizim canımız onlar demek istiyoruz.”

Çalışma sırasında konuştuğum insanların büyük çoğunluğu en baştan sınırı çiziyordu: “Sakın Çingene falan yazmayasın ha!..”

Peki, ne yazacağım? İkinci ve daha önemlisi neden Çingene yazmamalıyım?

Roman mı, çingene mi?

Roman olarak anılmak daha kabul edilebilir bir iletişim çizgisi oluşturuyordu. Biraz daha ders çalışınca ortaya çıkan gerçek şöyleydi: ‘Rom’, insan anlamına geliyordu. ‘Roma’ ise halk demekti. Tabii bunlar kendi dilleri olan Romca’da böyleydi. Roman da kök olarak doğru bir kaynaktan çıkmıştı. O halde yıllardır bilip tanıdığımız ‘Çingeneler’e artık “Roman” dememiz gerekiyordu. Çünkü doğrusu buydu…

İlk kez bu kadar yakından tanıştığım insanlar kendilerini ‘Türk vatandaşı’ olarak daha iyi hissediyorlardı. Tek istisnası vardı, kendisini Tophane’de bulduğum Demirci Ali Usta (Çelikbilek) şöyle demişti: “Çingenelerle dost olmak istiyorsan, onların ikram ettiği bir şeyi kabul et!”

Şaşırmıştım, kendisi etnik kökenini ‘Çingene’ olarak açıklıyordu. Bundan da gurur duyduğu belliydi. Ali Usta’ya göre Çingene olmak hiç de kötü bir şey değildi.

Türkiye'de çingene olmak 

Ali Usta’dan yıllar sonra tanıştığım Mustafa Aksu da onunla aynı rotada seyreden bir kişiliğe sahipti. Mustafa Aksu ile olan dostluğumuz onun içinde yıllardır biriktirdiklerinin basılı hale gelmesiyle sonuçlandı. Mustafa Ağabeyin elindeki dosya Ozan Yayınları Yönetmeni Mustafa Demir’in masasına geldiğinde hiç düşünmeden baskıya yolladı. Ortaya yeni bir kitap çıktı: ‘Türkiye’de Çingene Olmak’.

Mustafa Aksu, kitabının önsözünde “Öğrencilik yıllarımda Çingene kimliğim nedeniyle maddi ve manevi kayıplarım oldu. Az daha eşimi nişanlılık aşamasında kaybediyordum” diyordu.

Aksu, geniş bir basılı eser taramıştı. Herkesin üstüne basıp geçtiği, insanın içini acıtan yazılı eserlerin ayıplanacak satırlarını bulmuş, ortaya çıkarmıştı. Mesela Türk Dil Kurumu ve Milli Eğitim Bakanlığı sözlüklerinde ‘Çingene’ maddesinin karşısında şu pişkinlikte açıklamalar yazılabilmişti: “Arsız, yüzsüz, çığırtkan”!

Kültür Bakanlığı yayınları arasından çıkmış ‘Türkiye Çingeneleri’ adlı kitapta kitabın yazarı Doç. Dr. Ali Rafet Özkan incelediği insanlar için “hırsızlık ve fuhuş yaparlar, karılarını ve kocalarını aldatırlar” diye yazmıştı, bilimsel(!) eserinde…

Mustafa Aksu, olağanüstü bir hukuk mücadelesi vererek yukarıdaki bütün sözcüklerin düzeltilmesini sağladı. Özkan’ın kitap olarak basılan ‘şeyini’ de mahkeme kararı ile toplattırdı.

Türkiye’de Çingene olmak hiç de kolay değildi.

Irkçı iskân kanunu 

Mustafa Aksu devlet memuru olarak 44 yıl TCDD’de çalışıp 1998’de emekli olunca içinde sakladığı kimliğini açıklamıştı: “Ben Çingene’yim!”

Yakın dostları dahil pek çok kimse onunla ilişkisini kesmişti.

Mustafa Aksu kitabının önsözünü şu dileklerle bitiriyordu: “Şu gerçek bilinmelidir, Çingenelerin devlete karşı sıkıntı yarattıkları tarihte görülmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bizim ayrı bir devlete, bayrağa, toprağa ihtiyacımız yoktur. Öz kimliğimize saygı gösterilmesini istiyoruz. Ayrımcılığa uğramamak, birleştirici bakış açısıyla değerlendirilmek, öyle görülmek dileğimizin ciddiye alınmasını diliyoruz. Bu istek herkesin en doğal hakkıdır.”

Aksu’nun bu kitabı 2003 yılında raflarda yerini almıştı. O tarihte henüz 2510 sayılı İskân Kanunu yürürlükten kaldırılmamıştı. 

1934 yılında yayınlanan sözkonusu kanunun 4. maddesi şöyle diyordu: “Madde 4. Türk kültürüne bağlı olmayanlar, anarşistler, göçebe Çingeneler, casuslar ve memleket dışına çıkartılmış olanlar Türkiye’ye göçmen olarak kabul edilmezler.”

Çingelere karşı duyulan kuşku bu boyutlara dayanmıştı: Casuslar, anarşistler ve Çingeneler, devlet nazarında aynı hat üzerine dizilmişlerdi.

İnsanlık açısından yüz kızartıcı kanun 2006 yılında kaldırıldı.

Romanların örgütlenmesi 

O tarihe kadar, İzmir’de Roman kültürünün yaşatılması için örgütlü çalışmalar yapan Yakup Çardak vardı. 1990’ların ortasında içinde ‘Roman’ kelimesinin yer aldığı üç dört dernek kurma girişiminde bulundu. Hepsi İzmir Emniyet Müdürlüğü’nün Dernekler Masası tarafından geri çevrildi. Kendisine kibarca “ulan Yakup” dediler: “Başımıza bir de Çingenelik çıkartma!”

Yakup Çardak’ın o yıllardaki son girişiminin adı tarihseldi: ‘Hindistan’dan Gelenlerle Dayanışma Derneği!’

26 Eylül 2006’da İskân Kanunu kaldırıldı. Türkiye’nin pek çok kentiyle birlikte Yakup Çardak da adlı adınca derneğini kurdu: ‘İzmir Romanlar Dayanışma Derneği.’

Edirne’de Erdinç Çekiç ve arkadaşları Edirne Roman Derneği’ni hayata geçirdi. Sonra arkası geldi. Kırklareli, Mersin, Adana, Tekirdağ, Malkara, Aydın, Kuşadası, Muratlı, Lüleburgaz, Samsun gibi yerleşimlerde Roman dernekleri resmiyet kazandı.

Selendi ayıbımızdır 

Romanlar artık göğüslerini gererek etnik kökenlerini açıklayabiliyorlardı.

Her şey yolunda gidiyordu…

Kötü haber Manisa’nın Selendi ilçesinden geldi.

Örgütlenmiş bir ‘vandallık’ Romanların oturduğu evlere ve işyerlerine karşı toplu saldırıya geçti. Benzeri ancak geçen yüzyılın ilk yarısında görülebilecek cinsten ürperticilikle Romanlar ilçeden kovuldu.

Türkiye, 1934’ten 2006’ya kadar resmî olarak taşıdığı gizli ayıbını ortadan kaldırmanın sevincini uzun süre yaşayamadan ‘Selendi karası’ gelip, toplumun alnına yapıştı.

Romanların tarih boyunca peşlerini bırakmayan kadim kadersizlik yeni binyılın ilk çeyreğinde de onları buldu. Hem de Türkiye gibi yıllarca Romanlarla ‘barışık’ yaşamayı başarmış bir ülkede…

Romanlar kadar özgürüz 

Romanların en temel özellikleri özgürlüktür. Çalışma düzenlerini de özgürlüklerine önem vererek ayarlayabilirler. Ülkenin yüzde 80’inden fazlasının en derin uykusunda olduğu saatlerde Romanlar kalkıp çalışmaya başlar. Modern toplum yönetimlerinin ancak son yıllarda aklına gelen ayrıştırmalı çöp toplama işini Romanlar en az elli yıldır kendiliklerinden sessizce yapıyor. Lüks salonlarda geri dönüşüm için nutuklar atılırken, Romanlar bütün çöp konteynerlerini gayet güzel ayrıştırmış, ambalaj atıklarını bir yere, camları öteki yere, metalleri bir başka bölmeye, pet plastik şişeleri onun yanına istiflemiş olur. Bütün bunları öğle sıralarında bitirip kahvehanelere oturup, çay-sigara eşliğinde muhabbete giriştiklerini görenler “Abi bunlar hiç çalışmazlar, işte böyle boş boş otururlar” diye bilgisizliklerini ve önyargılarını üst üste yığarak Romanları aşağılama yoluna sapar.

Çiçekçi Romanların sabah saat 06.00’da çiçek mezadında yerlerini almış olmalarını da çiçekçilik sektörü dışında kimseler bilmez.

Romanların herhangi bir toplumda ne ifade ettiklerini bana Fransa vatandaşı bir Roman olan Jean Bernard anlatmıştı. Jean, “Sana bir şey söylemek istiyorum, Nazım” dedikten sonra cümlesini şöyle tamamlamıştı:

“Şunu unutma, bir toplumda Romanlar ne kadar özgürse, toplum da o kadar özgürdür!”

Selendi deneyi bu sözlerin en büyük kanıtıdır. Selendi’ye bakıp Türkiye’nin ne halde olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Romanların dünyasına giriş

Romanlar 9. yüzyılda Hindistan’dan yola çıkıp İran’a varıyor. İran’da durmayıp, 10. yüzyılda yeniden hareket ediyorlar. Burada iki kola ayrılıyorlar. Kuzeye yönelenler Kafkasları Karadeniz’i ve Rusya’yı aşıp, 14. yüzyılda Orta Avrupa ve Balkanlar’a iniyor.

Romanların güney kolu ise, Güneydoğu Anadolu, Irak, Suriye, Filistin’i geçip Mısır’a varıyor. Mısır, Romanların üçüncü büyük göç dalgasının başlangıç noktası oluyor. Kuzey Afrika’yı boydan boya geçen Romanlar, İspanya’ya çıkıyor. Batı Avrupalılar, onlara Mısır’dan geldikleri için ‘Egypt’ kökünden hareketle ‘Gypsy’ adını veriyor.

Avrupa’da örgütlü Romanlar artık kendilerine “Gypsy” (Çingene) denilmesini istemiyor. Gerekçe olarak da Mısırlı olmadıklarını söylüyorlar. Zaten Roma-Sinti Dernekleri çatısı altında toplanıyorlar. Kökleri Hindistan’ın Sint eyaletine dayananlara Sinti, Pencap’tan yola çıkmış olanlara ise Roma deniliyor. Kendi anadillerinde Roma halk demek, Rom’un karşılığı ise insan. Kendilerinden olmayanları ‘yabani, hayvansı’ anlamına gelen ‘Gace’ kelimesiyle tanımlıyorlar.

Dünya üzerinde çok değişik adlarla anılan Romanlara, Gypsy’den hareketle Rumca’da “Gypthos “deniliyor. Bizans döneminde ise “Atinganas” (dokunulmaz) adıyla anıldılar. İtalyanca’da ‘Zingari’, Almanca’da ‘Zinguner’, Fransızca’da ‘Tzigani’ diye ünlendiler. İspanyolca’da ‘Gitano’, Romence’de ‘Tigani’, Sırpça’da ‘Cingerije’ Türkçe’de ‘Çingene’ adlarına layık görüldüler.

Genel olarak ‘Çingene’ tanımından hoşlanmadıklarını biliyoruz. Ancak kendileri söylerse sorun çıkmıyor. Genel anlatım içinde Roman kelimesini kullandım ki, bu anadilleri olan Romca’daki ifadeye uygun: Rom, Roma, Roman.

Bu konu daha bir süre tartışılacak gibi görünüyor. Tam Avrupa ile birlikte ‘Gypsy’ ve ‘Çingene’den vazgeçmiştik ki, Mustafa Aksu ‘Türkiye’de Çingene Olmak’ adlı bir kitap yazdı. Kendisinin de dahil olduğu halkın ‘Çingene’ olarak tanımlanması gerektiğini söyleyerek “Bazı sanatçılar, kimliklerinden utangaç bir şekilde Roman şeklinde bahsediyorlar” diye eleştirdi.

Bana ikisi de ‘sıcak’ geliyor. Ancak Çingene bir aşağılama sıfatı olarak sıkça kullanıyor. Türkçe sözlüklerde bile benzer aşağılamalar var. Roman için böyle bir durum sözkonusu değil. Camianın içinden çıkan ünlüler de “Romanız” dediklerine göre bize de onlara uymak düşer.

Roman müzesi

Dünyadakİ ilk Roman müzesi ‘Bedevi Kültür ve Medeniyeti Müzesi’ adı altında 1985 yılında İsrail’in Negev Çölü’nün kuzeyinde kurulmuştur. Müzenin Müdürü Orna Gören, Romanlar’la ilgili birçok yanlış ve haksız yargılar olduğunu bu müze ile birçok yargının değişeceğini söylüyordu, müzenin açılışında...

Müzede sergilenenler Negev ve Sina çöllerindeki yaşamların ürünleridir. Romanlar’ın çadır yaşamı, hayvancılık, dinsel inançlar ve dağ göçebeleri ile nehir ve yaylı göçebeleri arasındaki benzerlikler ve ayrılıklar Müze’de açıkça belli olmaktadır. Romanlar’ın yaşam biçimleriyle bulundukları yöreler, sanat biçimlerini etkilemiştir. Örneğin su kenarında yaşayanlar kireçtaşı heykeltıraşlığına kadar yükselmiştir. Oysa Negev Çölü’ndekilerde böyle şeyler görülmez.

Müzedeki eşyaların, İsrail vatandaşı ve müzenin müdürü bayan Orna Gören tarafından Sina Yarımadası’ndan toplandığı belirtilmektedir. Sergilenen eşyalar arasında, takı, halı, kilim yanında çatal bıçak takımları bulunmaktadır. Ayrıca çocuk oyuncakları, ayakkabı, müzik aletleri de müzede görülebilir.

İngiltere’de ise, göçebe Romanlar’ın at arabalarından oluşan bir başka müze olduğu da bilinmektedir.

NAZIM ALPMAN

[Sayfa]

DÜNYANIN YABANCILARI

Çingeneler/Romanlar dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de yeterince bilinmemekte ya da ön yargılarla değerlendirilmektedir. Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olmakla birlikte bulundukları ülkelerde alt kültür grubu olarak görülen Çingeneler/Romanlar üzerine bilimsel araştırmaya dayalı çalışmaların yok denecek kadar az olması önemli sorunlardan biridir.

Bugün Çingeneler çoğunlukla göçebe topluluklar olarak bilinmektedir. Oysa Çingene topluluklarının tümü göçebe olmadığı gibi, göçebe toplulukların tümü de Çingene değildir. Tarihsel açıdan değerlendirdiğimizde, Çingeneler yaklaşık 9. yüzyıldan sonra açlık, kuraklık ve savaş gibi nedenlerle Hindistan’ı terk ederek İran’a gelmişlerdir. Küçük bir kesimi Rusya’ya oradan da Sibirya’ya göç etmiştir. Büyük bir kesimi de Anadolu üzerinden iki kola ayrılmıştır.

Birinci kol Bizans döneminde İstanbul’a gelmiş ve oradan başta Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Yugoslavya, Macaristan olmak üzere Avrupa’nın bütün ülkelerine dağılmıştır. Balkanlara geçişleri çoğunlukla Osmanlı Türkleriyle birlikte olduğundan zaman zaman Türk casusu gibi tanımlamalar da alabilmişlerdir. Çingenelerin ikinci kolu ise, Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Filistin’i geçerek Mısır üzerinden İspanya’ya geçen ve Avrupa’ya dağılan Çingene grubudur. Çingenelerin göç yollarının Türkiye üzerinden geçmesi gerek jeopolitik konum gerekse de Çingene nüfusu yoğunluğu bakımından önem taşımaktadır.

Dilleri, müzikleri, dansları, inançları ve marjinal yaşam biçimleriyle bulundukları toplumlarda farklı bir görüntü çizen Çingeneler, tarih boyunca bulundukları toplumlar tarafından yadsınmışlardır. Buna karşın dünyada yaklaşık olarak 50 ülkede ve 12 milyonun üzerinde Çingene nüfusunun yaşadığı bilinmektedir. Ancak kesin bir rakam belirtmek mümkün değildir. Zira Çingeneler bulundukları ülkelerde kültürel, sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı etnik kökenlerini ortaya koymaktan kaçınabilmektedirler. Türkiye’de ise ırk ayrımına dayalı bir nüfus istatistiği bulunmadığından, sayıları tam olarak bilinmemektedir.

Çingenelerin Türk toplumuyla olan ilişkilerine bakıldığında oldukça eskilere gidilebilir. Selçuklu Türkleriyle başlayan ilk temasın ardından üç ana Çingene grubundan biri olarak kabul edilen Rom’lar,  Anadolu üzerinden Avrupa’ya geçmiştir. Osmanlı döneminde ise büyük bir Çingene grubu Çingene sancağı (‘Liva-i Çingâne’) adı verilen bölgede (Trakya/Rumeli) ikamet etmiş ve belirli bir kısmı ordu ve devlet hizmetinde çalışmıştır.

Nitekim Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Rumeli vilayetinde Çingenelerin yerleşmesi için özel yasa hazırlatmış ve Çingene sancağı ordu hizmetinde bulunmuştur.

Küreselleştikçe 'yerel'e bağlananlar

Türkiye Coğrafyası içerisinde Çingeneler, Ege, Marmara ve Karadeniz bölgelerinde ‘Roman’ olarak adlandırılırlarken, Erzurum, Artvin, Bayburt, Erzincan ve Sivas’ta ‘Poş’, Van, Hakkari, Mardin ve Siirt’te ‘Mıtrıb’, İç Anadolu’da ‘Elekçi’,  Akdeniz Bölgesinde ‘Arabacı’ ya da ‘Manuş’, Adana ve Osmaniye yöresinde ise ‘Cono’ tabiri kullanılmaktadır. Çingeneler, ayrıca yaptıkları mesleklere göre de ‘Bohçacı’, ‘Çiçekçi’, ‘Kalaycı’, ‘Sepetçi’, ‘Ayıcı’, ‘Demirci’, ‘Trampacı’ gibi adlar alabilmektedir.

Çingenelerin Türk toplumu ile olan ilişkilerindeki süre ve Türkiye’deki coğrafi yayılmışlıklarını yeniden değerlendirdiğimizde, Çingeneleri ele alan çalışmaların yeterli düzeyde olmadığı görülmektedir. Özellikle Türkiye’de yaşayan Çingenelerin yaşamı, dili (Romani) ve nüfus oranları konusunda elimizde net veriler bulunmamaktadır. Çingenelerinin kullandığı dil bağlamında Türk Çingeneleri Balkan diyalektiği içerisinde gösterilmektedir. Türk Çingenelerin kullandığı dil, Balkan diyalektiği içerisinde yer almaktadır. Balkan diyalektiği Balkanlarda konuşulan Erli, Arli (Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya) ve Türkiye’de konuşulan Xoroxano’dur. “Türkiye’de İslam inancına sahip olan Çingeneler, itikadî açıdan kendilerini Bektaşi-Alevi ve Sünni olmak üzere iki gruba ayırmaktadır. Özellikle göçer durumda olanların pek çoğu Bektaşi-Alevi Müslüman, yerleşik durumda olanların büyük çoğunluğu ise Sünni Müslüman olarak bilinmektedir.

Türkiye’deki farklı kültür ve kimliğe sahip diğer gruplarda olduğu gibi, Çingeneler üzerine artan çaba ve çalışmaların belirginleşmesinde, küreselleşmenin doğrudan etkileri açıkça görülmektedir. Zira küreselleşme eğilimleri derinleştikçe belirli halklar, etnik gruplar veya toplumsal kesimler kendi farklılıklarını göstermek için daha fazla uğraşmakta ve kendi yerelliklerine daha fazla bağlanmaktadır. Bu noktada da Çingenelerin içinde yaşadıkları ülkelerin demokratik gelişimine uygun olarak ülke ve ülkelerarası alanda örgütlenme ve kendilerini ifade etme çabası sergiledikleri görülmektedir. Özellikle çoğu Avrupa ülkesinde Çingenelerin örgütlendiklerini, kendilerini ve kamuyu ilgilendiren sorunlarda taraf oldukları bilinmektedir. Ancak örgütlenme ve kendini ifade edebilme, içinde yaşanılan toplumun demokratik gelişiminden önemli ölçüde etkilendiğinden ülkelerarası farklılıklara da neden olabilmektedir.

Türkiye’deki Çingene örgütlenmeleri ve uluslararası etkiler açısından en belirgin yıl 2005 olarak gözükmektedir. Öyle ki yerel anlamda 1996 yılında İzmir’de Yakup Çardak başkanlığında kurulan Çingene Derneği ve 2000 yılında Ankara’da Mustafa Aksu başkanlığında kurulmaya çalışılan Ulusal Çingene Konfederasyonlarını saymaz isek, Türkiye’deki Çingene örgütlenmelerinin başlangıcını 2005 olarak tanımlamak son derece normaldir.

Türkiye’deki Çingene örgütlenmeleri konusundaki temel sorunlar, iç ve dış etkenlere bağlı olarak ele alınabilir. İç etkenler olarak; ortak hareket edememe, örgütlenme kültürüne olan uzaklık, bürokratik işlere olan yabancılık ve tarihsel dışlanmışlık bilinci önemli etkenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Dış etkenler olarak ise temel sorun önyargılardır. Bu noktada Türk toplumundaki Çingenelere yönelik olarak kullanılan olumsuz önyargılar, Çingene kimliği ve imajını sıkıştırabilmekte, Çingenelerin, Çingene olmayanlarla olan ilişkilerini etkileyebilmektedir. Hatta bu olumsuz önyargılar, Çingene örgütlenmeleri için, toplumsal kabul ve temsiliyet açısından bir sorun oluşturabilmektedir.

SUAT KOLUKIRIK
Yrd. Doç. Dr., Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

[Sayfa]

‘ROMAN AÇILIMI’ MI DEDİNİZ!.

Şimdi hiç beklemediğiniz bir anda ‘Darbukacı Bayram’ desem neler gelir aklınıza acaba? Hatırlayamadınız mı? Biraz daha ipucu vereyim o zaman. ‘Güllüye’, ‘Ayıcı Baryam’, ‘Sarhoş Emin’, ‘Sabayat’, ‘Zekiye’, ‘Duman Haydar’, ‘Kalaycı Bekir’...

Şimdi hatırladınız sanırım. Onlar, seksenli yıllarda çocukluğunu geçirmiş, artık otuzlu yaşlarında demlenen gençlerin hatırlayabileceği ‘Gırgıriye Ailesi’nin bireyleri...

Bizim yıllarca televizyon ekranlarından gördüğümüz, hiç geçinemeyen, aralarında hep kavgalara tutuşan ama başkaları tarafından bir tehditle karşılaştıklarında hep dayanışma içerisinde olmaktan vazgeçmeyen iki aile: Gırgıriye Ailesi.

Hayat hikâyelerinden bazı bölümlerin filmler ve diziler halinde televizyonlardan sunulması sonucunda onlarla tanıştık toplum olarak, hâlbuki bin yıllardır hep yanı başımızdaydılar. Bazen hüzünlerine ortak olduk, bazen sevinçlerine. Ama hüzünlenirken de gülmeyi öğrendik onlardan, belki de hayatı...

Aslında onların pencerelerinden ve kişilikleri üzerinden (özellikle AKP’li belediyeler tarafından Kentsel Dönüşüm Projesi başlatılana kadar) Sulukule’deki yaşamın ayrıntılarına ve o güzide İstanbul semtindeki insanların, hayata dair reflekslerine tanık olduk.

O güzel ve neşe yumağı insanlar hep yanı başımızdaydılar gerçekte. Ama biz hep uzaktan sevdik onları. En ağlamaklı günlerimizde bile bizi güldürerek karnımıza kramplar sokan, bizi mutlu eden, yatmadan önce evimizi neşeyle doldurup tatlı uykulara dalmamızı sağlayan akşam kuşağı izlencelerimizdendir onlar bizim gözlerimizde, hafızalarımızda. Bir otobüse, minibüse atlayıp yanlarına gidebilecek, bir elimizi uzatıp ‘merhaba’ diyebileceğimiz kadar yakın ama sadece TV ekranında izlemek istediğimiz kadar da uzak tuttuk kendimize onları. Nedeni belki de dayatılan önyargılardı, yakın-uzaklığımızın!

Küçükken, zaman zaman mahallemize gelen kâğıtçıların fukaralığını gördükten sonra gazetelerin eskilerini bir onlara, ‘bir de arada bana harçlık çıksın’ diye bakkala sattığım günleri hiç unutmuyorum. Tabii bir de, ayılarının burunlarına taktıkları halkalı zincirle “hadi kızım göster bakalım şu fakirlere hamamda karılar nasıl bayılır” diyerek yaptıkları gösterileriyle bizi güldürmekten kıran o esmer tenli, ince kaytan bıyıklı insanları ve yanlarından ayırmadıkları o ‘kocaoğlan’ları unutulacak gibi değiller.

Bu yazının kaleme alınmasının nedeni, ne size Gırgıriye Ailesi’nin bir ferdini tanıtmak ne de TV dizileri ve filmlerine dair bir güzelleme yapmak. Mor ve Ötesi’nin de dediği gibi “bir derdim var.”

Ama biz, dünyanın kurulan ilk Roman yerleşim birimlerinden biri olduğu söylenen Sulukule’yi, sırf ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ne uygun olmadığı için mi yıktık?

Üstelik Sulukule için, 1969’da kurulan Sulukule Derneği, 1. Uluslararası Çigan Festivali’ni yapınca Turizm Bakanlığı’nın “Bu semtimizi olduğu gibi koruyalım” demesine rağmen.

Üstelik Sulukule için, UNESCO Dünya Mirası listesindeki İstanbul’un yine bu kapsamda yer alan surlar ve çevresindekilerin sadece fiziksel değil, var olan sosyal-kültürel yapısı ile de korunması gerektiğini belirtmesine rağmen.

Bugün bir gerçek varsa önümüzde apaçık duran, o güzel insanları yerlerinden yurtlarından etmişliğimizdir. Niye mi, çok sayın proje yürütücüleri, bunu ‘tarihi dokuyu korumak’ adına yaptıklarını açıklıyor. Peki, şimdi sormak lazım o beyefendilere, ‘Tarihi doku’ dediğiniz olguyu yaratan insanları yerlerinden ettiniz de projelerinizin bir anlamı kaldı mı? Kalmadı tabii ki.

Hani arada sırada yeri geldiğince denilir “Anadolu toprakları medeniyetlerin beşiğidir” diye. Hep Osmanlı İmparatorluğu’nun ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihiyle, savaşlarıyla övünecek değiliz ya, biraz da bu topraklarda yaşayan ve yarattıkları binlerce yıllık kültürel mirasla ve bu mirasın yaratıcılarıyla övünelim, olmaz mı?

Hem, en basitinden bir gerekçeyle söylersek, bizi bu kadar çok güldüren, neşelendiren, düğünlerimizde gelip çalıp dans eden bu ‘Şugar’ insanlara bir borcumuz var. Nasıl ödenecekse artık!

‘Roman Açılımı’ mı dediniz, güldürmeyin beni!

ÇAYAN ETHEM

[Sayfa]

BELGİN CENGİZ: BURJUVA, KAĞITHANE’DEKİ ROMANI SEVMEZ

‘Kiminin çöpü bir diğerinin hazinesidir’ derler. Romanlar bu vecizi doğrular nitelikte yaşadıklarından burjuva hazmedemez onları. Onlar da burjuvazinin ürettiğini hazmetmiyor: Sokakta bulduklarını evlerinde geri dönüştürüp kullanıyorlar. Piyasa çarkının mümkün olduğunca dışında yaşıyorlar. Nüfuslarının iki milyondan fazla olduğu tahmin ediliyor. Belki de sırf bu yüzden daha da üretimin ve tüketimin içine girmeleri isteniyor. Ve ‘Kentsel Dönüşüm’e maruz kalıyorlar. Çünkü ancak topluluklarından ve varolan yaşam tarzlarından kopmaları halinde parayla daha çok tanışacaklar. Kentsel dönüşüm sürecini ve Romanları izleyen Antropolog ve aynı zamanda bir belgeselci olan Belgin Cengiz’le Romanları konuştuk. Kısa bir söyleşide çok netleşmese de elden geldiğince ‘Niçin Çingene değil Roman dendiğini’, Romanların kaybolmaya yüz tutan bazı geleneklerini, burjuvazinin Romanları iterken aynı zamanda bir ‘sektör’ olarak nasıl değerlendirdiğini de konuştuk...

Seni Romanlarla ilgili çalışma yapmaya yönelten süreçten bahseder misin?

Türkiye’de ilk kurulan Roman derneği olan Edirne Çingene Kültürünü Geliştirme Derneği temsilcileriyle tanışmıştım Bilgi Üniversitesi’ndeki bir konferansta. Daha sonra onları ziyarete gittiğimizde temel sıkıntı alanlarından birinin Romanların kimliği ve kültürlerine ilişkin bilinen yanlışlar olduğunu gördük. Ve uluslar arası bir sempozyum organize etmeye karar verdik. 2006’da Edirne’de gerçekleştirdik. Aynı dönem “Türkiye’deki romanlar nerede yaşıyorlar, nasıl yaşıyorlar, ortaklaşan özellikler ne, farklılıklar ne” diye bir çalışma alanı belirledik kendimize. Türkiye turuna çıktık. İlk belgesel de oradan çıktı zaten.  Roman müzisyenlerden derlemeler yaptık. Daha sonra bu çalışma yani belgesel ve müzik derlemeleri Kalan Müzik’ten ‘Roman Olsun’ adıyla çıktı.

Romanlar ve kentsel dönüşüm üzerine çektiğin Kağıt Hane belgeseline nasıl başladın?

Sempozyumun ikincisini 2007’de İstanbul’da gerçekleştirdiğimizde İstanbullu Romanlarla daha fazla tanışma fırsatı bulduk.  İstanbul’dan katılan Roman arkadaşların temel sorunu kentsel dönüşümdü. Çok tesadüfi bir biçimde Türkiye’yi gezerken de yine büyük şehirlerde kentsel dönüşüm konuşmasıyla karşılaşmıştık. Çalışmalarımızı sürdürürken Kağıthane’den Cemil Abi ve Durdane abla bizi Bilgi Üniversitesi’nde bir toplantıya çağırdı. Toplantıda evlerin yıkılması karşılığında verilecek paranın yetersiz olduğundan ve burada doğup büyüdüklerinden bahsettiler. Ben de hem Cemil abilerin yaşadıkları süreci desteklemeye hem de o sürece tanıklık etmeye karar verdim.

Bu tanıklıktan bahseder misin biraz?

Belgeselin çekim süreci 2 buçuk yıl sürdü. Yaklaşık 60 saatlik çekim yaptık, 55 dakikalık bir filme dönüştürdük. Evler yıkıldıktan sonraki süreçte de ‘ne oluyor nasıl yaşanıyor’ bunu da izledik. Ailelerin bir kısmı evlerinin yıkım sürecinde belediyeyle anlaşarak evlerinin yıkılmasına karar verdi çünkü başka çareleri yoktu. Fakat hiçbiri yıkımlardan sonra konut sahibi olamadı. Konut sahibi olabilenler ise çok olumsuz koşullarda yaşamak zorunda kaldı. Ev sahibi oldular ama kendi sosyal alanlarından uzaklaştırıldıkları için daha da yoksullaştılar.

Peki lüks bir apartmanda bir Roman olarak yaşamak nasıl bir durum?

Büyük binalarda yaşayamazlar çünkü alışkanlıkları buna müsaade etmiyor. O büyük binalardaki insanlar da zaten onları kabul etmiyor. Genel ekonomik gelirleri çöp toplamak, çiçek satmak gibi faaliyetler olduğu için yoksulluk bir kat daha artıyor. İnsanlara 7 milyar verildi. Bu da maksimum bir yıllık konut kirası oluyor.

Üzerinde çok düşünülen bir söylem sanırım ‘Roman’. Niçin böyle söylenmesi gerekiyor?

Aslında ‘Çingene’yi savunanlar da var. Ama şöyle  olumsuz bir hikâye var dilden dile yayılan; “İbrahim peygamberin 2 çocuğu var. Birinin ismi Çin diğerinin Gen ve bu iki kardeş ilişkiye giriyor.” Tabi bu bir hurafe sonuçta... Aslında Çingene tanımı kavramsal olarak buradan gelmez. Bizans’a kadar uzanan bir kökü var. ‘Adzingani’, ‘Tsingani’ olarak görülür kökeni. Avrupa dillerine de buradan yerleşmiştir. Bizde de Çigan, Çingen, Çingene gibi karşılık bulmuştur. Daha sonra yüklenen anlam da olumsuzdur. Çingene kavramının altında birçok alt grup vardır.

Bu ‘birçok alt grup’tan bahseder misin?

Romlar- Romanlar bunlardan biri. Dom’lar var Güneydoğu bölgesinde ağırlıklı olarak yaşarlar, dillerinde Kürtçeden, Süryaniceden etkiler vardır. Kürtler onları Mıtrıp olarak adlandırır. Dilleri Hindistan’ın bazı bölgelerinde de konuşulur. Lomlar var,  Poşa ya da Boşa diye tanımlanır. Genellikle elek yaparlar. Dillerinde ise yoğunlukla Ermenice vardır. Nitekim Osmanlı döneminde Ermenilerin ikamet ettiği bölgelerde yaşarlar. Yani bir Dom’u bir Lom’u Roman yapamazsın. Dil bilimcilerin bir varsayımı vardır; üçünün de kökeni Hindistan’a dayanır, ama bu da ispatlanmış değil… Mesela Hıdrellez geleneği Lomlarda yoktur. Aslında birçok farklılık vardır. Bir antropolog olarak benim desteklediğim tanım Çingene’dir. Roman dostlarım bu kavramdan hoşlanmadıkları için dernek isimlerini Roman dernekleri olarak değiştirmeleri sürecini de destekliyorum.

Peki bir Lom gördüğümüzde ne demeliyiz? Yani Çingene dememiz onları rahatsız ediyor mu?

Poşa diyorlar kendilerine. Çingene denmesinden rahatsızlar. Bu üç grup da…

Peki genel olarak hangi kavram kullanılmalı?

Çingene deniyor. Çingene denmesine itiraz etmeyen gruplar da var. Örneğin Bektaşi olanları… Hatta Edirne’de dernek kurulduğu zaman şunu diyorlardı, “Ya bize Roman diyorlar, biz edebi bir esermiyiz?” Sonra Avrupa’daki arkadaşlarıyla tanıştıkça, Romani diye bir dil olduğunu öğrendikçe, kendilerine dünya genelinde Rom denildiğini öğrendikçe dernek isimleri değişti, söylemler değişti, Çingene kavramı da tartışılmaya başlandı.

En temel ortak özellikleri nedir? Ne tür faaliyetlerle gelir elde ederler?

Genel olarak yerleşik yaşama geçmiş insan toplulukları yanında konargöçer olarak yaşarlar. Ama bu göçmenliklerinin bir seyri vardır. Mesela bir köye bir kez gittiyse, öbür yıl tekrar oraya gider. Yani belli bir coğrafya içinde göçer ve ekonomik olarak var olmaya çalışırlar. Geri dönüşüm işleri, toplayıcılık, bohçacılık, mevsimlik işler gibi faaliyetler gösteriyorlar. Ailesi ve kendisi göçerken yapabileceği işleri, taşınabilir işleri tercih ediyorlar. Son elli yıla kadar dünyanın hemen her yerinde göçebe zanaatçı topluluklar olması ortak özellikleri. Türkiye’de de Romanların yerleşik yaşama geçme süreci Adalet Partisi döneminde yaşandı.

Temel özelliği göçebe zanaatçı olan bir halkın yerleşik yaşama geçirilmesi politikasını bir tür asimilasyon olarak tanımlayabilir miyiz?

Kentleşme her zaman asimilasyonu geliştiriyor. Her topluluk için geçerli olan bir şey bu. Kamusal alanda en yoğun kullanılan dili artık öğrenmeye başlarsın, eğitim aldığın yere göre şekillenirsin.

Ama sanki Romanlar şehirleşmeye karşı çıkarak, o büyük binaların altında yine barakalarında yaşamayı tercih ediyor. Sanki asimilasyona karşı bir duruş gibi… Tabiî ki yaşadıkları koşullardan çok memnun değillerdir ama bir arada kalmalarının ön koşulu da bu gibi. Peki onları dağıtmak yerine aynı apartmana yerleştiremezler mi?

İzmir’de 80 sonrası Ege Mahallesi diye bir Roman mahallesi oluşturuluyor. Bir apartman sistemi yapıyorlar. Romanları alıp oraya yerleştirmişler. Ama  oradaki yaşamlarından mutlu olamamışlar.

Romanların şehir dışına itilmeye çalışılmasının  sebebi nedir?

1940’lardan itibaren Romanların yerleştikleri yerler genelde şehir dışında kalıyor. Bunlardan biri de Kağıthane. Sonra kent büyüdükçe Romanlar şehrin en rantiye yerlerinde kalıyor. Etraflarını büyük büyük bloklar çevirmiş, işyerleri çevrilmiş, dolayısıyla o yaşam tarzıyla oraya uyamıyorlar ve istenmiyorlar.  Ve sürülüyorlar. Şimdi onlara alternatif olarak ne gösteriliyor: Taşoluk. Yine Romanlara yaşam alanı olarak kent dışı gösteriliyor. Yani yapılan şu ki yoksula, kendilerine benzetemediklerine alan tanımlıyorlar ve dışarı çıkartıyorlar. Dağıtalım da entegre edelim yaklaşımından ziyade “Gözümüzün önünde olmasınlar da ne yapıyorlarsa yapsınlar” deniliyor.

Belgeselde dikkatimi çekti. Kamera çaydanlığa odaklanmış bir ses geliyor “Çingene evi ama çok temiz” gibi. Bunun esprisi nedir?

Böyle bir ön yargı var: “Onlar pistir, evlerinde çay içilir mi?” Bu toplumda, “Alevinin de çayı içilmez” şeklinde tartışıldı bu meseleler. Buna karşı geliştirdikleri bir refleks var. Mesela bir şey ikram edecekler, hemen evin ‘reisi’ der ki “Kızım al şu parayı hemen git bakkaldan plastik bardak al.”

Tabii biz engel oluyorduk buna, onların bardaklarıyla içiyorduk. Kaldı ki temizler. Türkiye’de öyle bir bilinç oluşturulmuş ki  “Türk-İslam teorisini, yönelimini kabul etmeyen herkesin referanslarını silin atın. Israrla aranızda yaşıyorsa olumsuzlayın.”

Zihnimize işlenen bütün bu olumsuz enformasyonlarla beraber Romanlar hep filmlerde, dizilerde sempatik karakterler olarak tanıtıldı bize. Bu uzlaşmazlığı neye bağlıyorsun?

Bildiğimiz kadarıyla Osmanlı döneminde Roman katliamı olmadı. Anadolu toplumu aslında Romanları seven bir toplumdu. Ulus devletle beraber öncelikli sorun alanı olmadı Romanlar. Öncelikli sorun alanları, Kürtler oldu, Aleviler oldu. Romanlar uğraşılması gereken potansiyel sorun alanına dönüşmedi.

Burjuva bir yandan Romanları aşağılıyor, öbür yandan Ahırkapı Şenlikleri organize ediyor ve hatta katılımcısı oluyor. Göbek atıp ateş üzerinden atlıyor…

Burjuvazinin temel taktiğidir. Sen sokak müzisyenisindir. Yıllarca sürünürsün. Sonra bir yapımcı seni keşfeder. Albümler yapar, filmler çeker. Böyle figürler yaratır. Onu dinlemeye ve taklit etmeye başlar. Ama bu her durumda Romanları sorunlarıyla birlikte sevdikleri anlamına gelmiyor. Romanlar, onlar tarafından da kabul görebilecek bir beğeni sunabildiği oranda seviliyor. Şimdi birçok isim var beğeniyle dinlenilen müzisyen olarak. Burjuvazi kendine bu tarz sunulan yetenekli hizmetleri seviyor. Ve bunları pazarlamayı da seviyor. Ama Kağıthane’deki Romanı sevmez burjuvazi. Oraya gitse “aman ayağım çamura mı battı” diye veryansın eder.

Yine belgeselde dikkat çeken bir başka nokta, çoluk çocuk tüm Romanlar kamera görünce göbek atıyor.

Kameraların ilgisi genelde onların ya göbeğine ya çalgısına olmuş. Hayatlarındaki diğer zenginliklerine olmamış. Ya da yoksulluklarına olmamış. Onlar da kamerayla nasıl konuşacaklarını biliyor.

Romanlar kendilerini nasıl tanımlıyor?

“Gururluyuz, bu gece aç yatsak bile yarın yola devam ederiz. Bugün kavga etsek bile yarın barışarak hayata devam ederiz. Çok kavga ederiz ama kin tutmayız. Eğlenmeyi severiz ama üzüntümüzü çok derin yaşarız”. Gerçekten de acıyı çok derin yaşıyorlar. Mesela cenaze törenleri yürek yakar. Kendini öyle bir bırakır ki üzüntüden senin bütün ritüellerin altüst olur. “Yeryüzünün en dışlanmış toplumuyuzdur belki ama asil bir toplumuz” derler. “Kimseyi dışlamayız” derler ve hakikaten de dışlamazlar.

‘Çeribaşı sözcüdür’

Çeribaşı nedir? Bir tür kral, ağa gibi midir? Babadan oğula mı geçiyor?

Hayır… Çeribaşı seçimle geliyor.  Topluluğun sorunlarını en iyi ifade edecek kişiyi seçiyorlar. Topluluğun göçebe olarak bir yere gittiği zaman muhtarla, esnafla iletişim kurması gerektiğinden bu ilişkiyi kuracak kişiyi seçiyorlar. Yani bir tür sözcü olarak…

Topluluktaki yeri nedir Çeribaşının? Adaleti mi sağlar? Küsleri mi barıştırır?

Tabii eskiden böyle bir ağırlığı olduğu söylenebilir ama bugün çeribaşılık pek kalmadı. Örneğin Cemil Ağabeylerin mahallesi örnek olarak gösterilebilir. Artık sivil toplum örgütleri aracılığıyla sorunlarını çözüyorlar. Yani araformüller bulmaya çalışıyorlar. Modern toplumun çözdüğü özelliklerinden biri çeribaşılık.

Diğer örnekleri nelerdir, modern toplumun çözdüğü kültürel özellik olarak?

Roman düğünleri masal gibidir 3 gün 3 gecedir. Ama bu gelenekselliği kaybetmeye başladı. Artık düğünler salonlara taşındı. 3 gün 3 gece değil. Geleneksel olarak düğünlerinde değişik dansları vardır, çıplak ayakla oynanır, yılan dansı motifli, Hintlilere benzer şekilde giysileri ve müzikleriyle… Tabii salon düğünleri bunlar üzerinde başkalaşım yarattı.

Ya da Hıdrellez önemli bir gelenektir. Tıpkı Paskalya’da olduğu gibi kırmızıya boyanmış yumurtalar yaparlar, çocuklara süt verirler, maniler okurlar. Tabii bunlar da dağılan özellikler arasına girdi. At arabaları, ayıcılık hem meslekleriydi hem de gelenekseldi, şimdi bu özellikler azaldı.

S. SELÇUK ÖZBEK






 

1 Yorum

  1. Mustafa MALKOÇ dedi ki:

    Romanlarla ilgili tüm çalışmaları ve Nazım Alpman'ın değerlendirmelerini destekliyorum
    Mustafa MALKOÇ
    Türkiye Roman Araştırmacısı
    BURSA

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.