Yapı Sektörünün Haber Portalı

Toplumsalın Son Kaleleri: Üniversite Yerleşkeleri

Toplumsalın Son Kaleleri: Üniversite Yerleşkeleri
“Güzel bir hava vermek ve hoş bir uyum bestelemek yeterli değildir. Bütün bu iş, yaratımın tüm parçalarının ilişki kurduğu, sayesinde tüme varılan bir ana tema ile bağlantılı olmalıdır. Böylece birlik her solukta, harekette, ırada, uyumda ve değişimde egemen olmalıdır.
Bütün, kendini tamamlayan bir ana fikre atıfta bulunmalıdır.”
Rousseau, 1779: 116

Doğanın da tarihin de kavramı koruyamadığı görülmüştür. Hiçbir varoluş uğrağı kusursuz olmadığından doyum yerine özlem oluşturur. Doğanın ve insanlığın en büyük ironisi bu işte… Bu gerçeği modernleştikçe daha iyi kavrıyoruz. Üniversite yerleşkelerini bu bağlamda ele alacağım ve önce en yapısalcı-gerekirci kavramlarla başlayacağım.

Bir İbadet Şekli Olarak
Kapanıp-Açılma

İlki 1119’da Bologna’da kurulan üniversiteler Batıda kilise yakınlarında, ülkemizde cami külliyelerinde yerlerini aldılar. Edirne’de II. Beyazıt Külliyesi (1400) bizim en eski örneğimiz. İlerleyen yüzyıllarda Bursa Yıldırım Beyazıt Medresesi (1389) ülkemizde liselere, ortaokullara ve kolejlere örnek oluşturmuştur. 19. yüzyılın sonlarına doğru üniversiteler günümüzdeki yerleşke anlayışına yakın bir biçimde ve merkezi avlulu plan tipolojilerini esas alarak planlanmaya başladılar. Thomas Jefferson tarafından tasarlanan Charlottesville’deki Virginia Üniversitesi (1817-26), Eggerth ve Warth tarafından tasarlanan Strasbourg’daki Kaiser-Wilhelms Üniversitesi (1878) bunlara ilk örnek olarak gösterilir (Kortan, 1981).

Planlı dönemlerde bu morfolojinin başat olarak kullanılmasının nedeni üniversite kavramı ile bu form arasında kurulan özdeşleyişsel analojiden kaynaklı olmalıdır. Çünkü üniversite makrokozmosun programlanmış bilgi iletişimsel ve dayanışmacı-dinamik dengesinin yeryüzündeki suretidir. Bilginin üretim ve paylaşım süreci, varlığın içine kapanıp kapanıp açılmalarının ayinidir; üniversite, ibadettir bir biçimde. Bu kapanıp açılmayı en iyi taklit eden biçim zincirleme üçgen, dörtgen avlular çevresinde örgütlenen binalar sistemidir. Bunlar bilgi kümelerini temsil ederler. Ayrıca, öğrenci ve öğretim üyelerinin yaya mesafesi içinde toplumsallaşması görüşleri de bu örgütlenme biçimiyle derhal örtüşmektedir. Buna ek olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında modernleşme söylemi içinde yer alan “halkçılık” kavramı, kente açılma idesinin de planlamada işlenmesine neden olmuştur.

Bir Antitez Olarak Mega-Form
Üniversiteler içinde yer aldıkları bağlamın gerek numenal, gerekse fenomenal antitezleridir. Konut ve işyeri bölgelerinin baskın süreğen ve tekdüze varlıklarına karşı üniversiteler iveğen, kapsamlı, diyalektik, kendi varlığına işaret eden belirgin yapılaşmalardır. Mega-form, mega-strüktür ile aynı şey değildir. Mega-strüktür değişik kentsel işlevlerin birarada çözümlendiği, bir defada inşa edilen, hacimli ve ağır strüktürlerdir (Maki, 1964; Kortan, 1981). Paolo Soleri’nin “Archaeology”si, Archigram’ın “Plug-in City”si, “Walking City”si gibi… Oysa Kenneth Frampton’ın (2000) önerdiği mega-form az katlı, yoğun kullanımlı, yaygın, kentsel süreklilik içinde içsel bütünlük ve birliğinden dolayı kendini hissettiren biçimdir. Üniversiteler kent içinde veya kent dolaylarında başarıyla tasarlanıp yapıldıklarında ayırt edilen dokular oluştururlar. Postmodernizmin geliştirdiği kentsel parçalar kapsamında ele alındıklarında kentsel-görsel sorunları aşmada verimli araçlar olabilirler. Bu “şans olma” durumu iki şeyi akla getirir: Karar verici erkin sağduyu sorunu ve tasarımcısının sağduyu sorunu. Ama özetle söylenebilir ki, tasarım ilkeleri ve ölçütleri kendi içlerinde olanak barındırdığı sürece üniversite yerleşkeleri kentler için bir olanaktır.

Bir Direniş Biçimi Olarak Gelişme

Üniversitelerin optimum nüfusu diye bir olgu vardır. Bugün üniversitelerin nüfusu 5000 ile 250.000 bin arasında değişmektedir. Kortan’ın gönderme yaptığı bazı rektörlerin ortak görüşü 10.000 rakamı aşıldığında sağlıklı sosyal ve bilimsel iletişimin sekteye uğradığı doğrultusundadır (y.a.y.). Öğrenci nüfusu gibi sayısal (ve parasal) niceliklerin ön plana taşındığı günümüzde artan disiplinler, öğretim üyesi, barınma, beslenme, ulaşım, otopark gereksinmeleri büyüme modellerinin öngörülmediği kampus planlarını kötü biçimde etkilemekte; bazen bunlara yönetim erkinin pekiştirilmesi amacıyla ortaya çıkan sanal gereksinmeler de eklenmekte (aşağıda değineceğim Alfred Lerner Hall örneğinde olduğu gibi); iyi ve kötü planlanmış bütün yerleşkeler plansız gelişen kentler gibi gecekondulaşmaktadır. Master planların ana temaları zamanla kaybolmakta, mevcut durumu göz ardı eden kendi-bilincinde yeni eklemeler çok ender olarak müellifini üne kavuştursalar da Neo-klasik veya Modern tarzlardaki yerleşkeleri yozlaştırmaktadırlar. Ülkemizin en güzel yerleşkesi olan KTÜ yerleşkesinde Le Corbusier ilkeleri bozulmuş, zemin katlarının kolonatları arasından denizin algılanmasını sağlayan Nihat Güner ve Mustafa Polatoğlu binalarının altı eklerle doldurulmuş, üzerlerine neredeyse mansart çatılar oturtularak müelliflerine ihanet edilmiştir. Batının özel üniversitelerine yapılan bağışların gücü bütünlüğü parçalamış, eski yaya mekânları büyük zincir otellerin işletmelerine devredilerek inşa edilen pahalı otellerle ve restoranlarla doldurulmuş, toplumsalın son kaleleri, güzide üniversiteler çağın erkine teslim olmuşlardır.

Gelişme karşı konulması arzu edilmeyen başlıca erktir. Ancak gelişmenin yerleşke Master planlarında öngörülmesi en önemli tasarım ilkesi olarak benimsenmelidir. Aksi halde bir üniversitenin karakterinden söz etmenin güçlüğü açıktır ve aşağıdaki örnekler bunu kanıtlamaktadır.

Bir Özlem Olarak Yöntem(ler)

Antropometrik hesaplara göre belirlenen anfi, derslik, yemekhane büyüklükleri literatürde mevcuttur. Bu bilgileri aklın savurgan kullanılamayacağına inanan Alman araştırma geleneğine borçluyuz. Bunun dışında 1970’li yılların başında davranış simülasyonu ve ders programlama tekniklerinin birarada değerlendirilmesine dayalı anfi ve dersliklerin yoğun kullanımını hedefleyen ciddi araştırma alanları vardı. Buna İngiliz araştırmacı mimarların ilgi duyduğu dönemleri anımsıyorum. Şimdilerde geometrik rasyonelleri haz ve sürpriz kapsamında sorgulayan retorikçilerin ardından akıl bir kenarda etkinliği olmayan gözlemci gibi kaldı. Güç aklın dışında ve üstünde gezinmeye başlayalı yöntemler de toplumsalla birlikte göçtü gitti. Diyojen gibi, mumla arıyoruz.

Çok ender olarak karşımıza çıkan şey, bazı katılım teknikleri uygulamaları: Kaliforniya Üniversitesi Fen Bilimleri Kitaplığı’nı tasarlayan James Stirling ve Michael Wilford ortaklığı burada kullanıcının davranış biçimini ve buna bağlı taleplerini nasıl tasarımda değerlendirdiklerini en ince noktalara kadar anlatıyorlar (Zajfen ve Wilford, 1994).

Bir Açık Kürsü Olarak Yerleşkeler

Yukarıda yerleşke tasarımına ilişkin olarak değinilen mimarlık sorunları bugün evrensel olarak bazı ilkeleri getirip diğerlerinin üstüne yerleştirmiştir. Çok çeşitli birikime sahip yazarların (Slessor, 2001; Sennet, 1996; Harvey, 1996, 1997; Eisenman, 1996; Vattimo, 1996; Gusevich, 1995; Gür, 2001-2003; Gür, Erşen ve Aydın, 2003) işaret ettiği gibi bugün insanlığın kamusal alanı tekelci sermayedarların eline geçmiş, insan kabuğuna çekilmek durumunda kalmış ve kendi geleceğiyle ilgili görüş oluşturmasına yarayan platformları yok edilmiştir. Geleneksel olarak sokaklarda, kentsel açık alanlarda gerçekleşen görüş oluşturma etkinlikleri zayıflamış, bu tip yerler çeşitli kurum ve kuruluşların, toplumsal amacından saptırılmış gösteri alanları haline gelmiş ve günboyu süren canlılığını yitirmiştir. Tıpkı kentler gibi yerleşkeler de açık alanlarını aynı etkiler altında yitirmişlerdir. Açık kürsüsüz kent olunamıyorsa üniversite nasıl olunur?

Bir Bütünün Parçası Olarak Yerleşkeler
“Bugün mimarinin en üst amacı kentlerde özel alan ve yarı-kamusal alan eşiklerinde yarı-kamusal alan ve kamusal alan eşiklerinde ortaya çıkan problemleri ortadan kaldırmak ve canlı, yaşayan çevreler oluşturmaktır. Michael Sorkin’in formüle ettiği ‘maksimum canlılık’ ilkesi tam da burada aranmalıdır. Bu ilke, kentsel ve kırsal bağlamla en pozitif ilişkiler kurarak binanın yaşamı içeri alması ve/veya dışa akıtması demektir. Bu bir yerleşke tasarımının en temel işlevi sayılmalıdır.
İkinci olarak, bir yerleşke tasarımı, yerelin dönüşümünü sağlamalı, çevre insanının sosyal ve ekonomik olanaklarını artırmalı; her türlü kullanıcısının yaşam kalitesini ve kültürünü iyileştirmelidir.
Üçüncü olarak, yerleşke tasarımı en iyi geleneklerini gözden geçirmeli, Heideggervari ‘akışı’ sağlamayı denemeli ve böylece ‘yer, gök, insan, tanrı arasındaki varoluşsal dengeleri’ aramalıdır.
Dördüncü olarak, yine Sorkin’in ve benim ‘farklı binalara farklı önceliklerle yaklaşma’ şeklindeki çoğulcu bakış açımız yerleşke tasarımında özgünlük, soyluluk ve ifadeciliği gündeme getirir ve en önemlisi bilgi mimarisinin geleceğine ilişkin ışık sızdıran özelliklerin aranmasını gerektirir. Yerleşke binaları duyulara seslenerek dikkat çekmeli, bir yandan ‘akışı’ sağlamaya çabalarken öte yandan yeni kalıplar ve modeller yaratmak için çırpınmalıdır.

Beşinci olarak, mimarî sıradan insanın ve yöresel ifade ve anlamların enerji ve arzularını kucaklamalı ve ifade etme yollarını araştırmalıdır. Yerleşke mimarîsi de küresel güç odaklarının aynılaştırıcı etkisine direnmeli, yerine yakışmalı, toplumsal-bölgesel sorumluluk taşımalıdır” (Gür 2004, s:256-57).

Bu kavramlar yerleşke tarihinde ne kadar savunulmuş ve korunabilmiştir; şimdi iki örnek üzerinden buna bakalım.

PENNSYLVANIA ÜNİVERSİTESİ
Pennsylvania Üniversitesi ABD’nin ilk üniversitesidir. 1749’da Benjamin Franklin’in gençliğin eğitimi konusunda yayımladığı bir el kitabı esas alınarak, 1751 yılında ilk laik eğitim veren üniversite olarak kapılarını öğrencilere açmıştır. Her disiplinin ilkleri buradan filizlenmiş olup Amerika’nın ilk tıp fakültesi ve hastanesiyle, arkeoloji ve sanatlar müzesiyle, koruma altına alınmış
yapılarıyla, Louis Kahn’ı, Le Ricolais’yi, Ian McHarg’ı, Venturi ve Scott-Brown’ı ile de ünlü bir okuldur. İşletme okulu Wharton School puan sırasında dünyada birincidir. Louis Kahn’ın, tarih kitaplarının hemen hepsinde yer alan Richards Medical Center’ı Pennsylvania Üniversitesi’nin en gözde modern yapılarından biridir.

Üniversitenin Değişimi ve Dönüşümü:
Jon M. Huntsman Hall,
Kohn Pedersen Fox (2002)
Ağustos 2002’de hizmete açılan Wharton School’un (Yönetim Bilimleri Fakültesi) yeni binası 30.100 m2 bir alan kaplıyor. 48 derslik, multimedya olanaklarına, görsel-işitsel konferansları, video çekimleri, üretim ve derleme olanaklarına sahip 57 seminer odası mevcut. Bu seminer odaları ayrıca kendi aralarında iş istasyonları ve internet erişimiyle de bağlı. Dört adet eğitim laboratuvarı, iki büyük çalışma salonu ve iki büyük sosyal alana sahip olan bina, lisans eğitiminde öğrencileri zihinsel ve sosyal olarak yönlendirmek üzere 372 m2 büyüklüğünde bir forum alanı barındırıyor. En üst katta yerini alan öğretim üyeleri kolokyumu 200 kişinin rahatça izleyebileceği bir sunuma olanak veriyor. Zemin katında 300 kişilik bir oditoryum, geniş katılımlı konferanslara, konuk konuşmacılara ve mezunlarla işbirliği halindeki çalışmalara yer hazırlıyor. 1995’ten beri sürdürülen öğrenci, mezunlar ve öğretim üyeleriyle katılımlı çalışmalarla ortaya konan bina programı 139.9 milyon Amerikan dolarına mal olmuş. 50 milyon dolar bağış yapan Jon M. Huntsman Ailesi bina isim hakkını almış.

Bu bina Stanford Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni, Rauch Koleji’ni; UCLA’da Oxford Üniversitesi’nde çeşitli binaları, Washington D.C.’de Dünya Bankası ek binalarını, Armonk-New York’ta IBM Genel Merkezi’ni tasarlayan Kohn Pedersen Fox firması tarafından tasarlanmış.

Öteki Eklemeler

Richard Neutra’nın bütün soyluluğunu yansıtan, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin aileleriyle kaldıkları Graduate Towers’ın iki “L” tipi kulesi arasında, alttaki kapalı garajın çatısı olan alan her türlü sosyalleşmeye açık çok güzel bir alandı. Cuma akşamı partileri, perşembe akşamı müzik şölenleri orada yapılır, yazın sıcak günlerinde orada güneşlenilirdi. Güneyindeki büyük açık alan da açık park alanıydı. Nefes alırdı yerleşke. Buranın ortasından bir araba yolu geçiyor şimdi ve yol ne yazık ki Pennsylvania Üniversitesi’nin kamuya açık; Elkus Manfredi Architects Ltd. tarafından tasarlanmış ve Hilton tarafından işletilen oteli Penn Inn’e tosluyor. Kompleksin öteki ucunda da Romanach’ın kızının “olmasa da olur” bir binası var. Karikatürist Charles Addams’a saygı anlamında adını almış.

Adele Naude Santos tarafından Graduate Towers’ın sağ bloğuna yapılan bir ekle yerleşkeye bir çağdaş sanatlar müzesi kazandırılmış… Elkus Manfredi Architects Ltd. hemen karşısına, eski açık garajın bol yeşilli dokusunu ortadan kaldırıp “U of Penn” kitapçısını ve hediyelik dükkânını keyfince yerleştirirken eski Philadelphia evlerinin körfez çıkmalarını da göz ardı etmemiş!
Mimar Bower Lewis Thrower tarafından tasarlanan ve 1995 yılında hizmete açılan ve Modül 6 adıyla anılan garajın Walnut Sokağı’na bakan yüzü zemin katında dükkânlara yer vermiş.
2000 yılında Wood ve Zapata tarafından yapılan 800 taşıt kapasiteli kapalı garaj ve sebze pazarı kampusun batı ucunda ilginç bir bina...

Korunanlar: 1890 tarihinde Frank Lloyd Wright’ın üstatlarından Frank Furness tarafından projelendirilen Fine Arts (Furness) Kitaplığı 1913, 1922, 1931 ve 1986-1991 tarihleri arasında yapılan eklerle bugün toplam 6041 m2 yi buldu. 1931’de McGoodwin tarafından yapılan ek, Arthur Ross Galerisi’ne evsahipliği yapmakta. En son Venturi, Scott Brown ve Ortakları tarafından renovasyonu tamamlanan, kitaplık işleviyle donatılmış; ancak simgeselliğiyle de demiryolları binalarının ve katedrallerin imgelerini birlikte harmanlayan bu yapı birinci dereceden koruma altındadır.

Aslan gibiler: 1967 yılında Holmes G. Perkins’in dekanlığı sırasında yaptırılan Meyerson Hall (Güzel Sanatlar Fakültesi)’un mimarları Martin, Stewart, Nobel & Class. Erken modern dönemlerin beton anıtsallığını zarif çizgilerle yansıtan, Le Corbusier’nin Ozenfant Evi’ni anımsatan, üstte endüstriyel çatı feneriyle içte sergi alanı olarak kullanılan atriyumun aydınlatıldığı, iki yan cephede Akdeniz tarzı güneşkırıcıların yer aldığı “modern” bina bütün zarafet ve sağlamlığıyla bütün zamanlara meydan okuyor.

O zamanlar güzel olduğu aklıma gelmemişti hiç.

COLUMBIA ÜNİVERSİTESİ
Columbia Üniversitesi ABD’nin ilk beş üniversitesinden biri. İngiliz kralı II. George tarafından kurulmuş; ilk dersi Samuel Johnson 1754 yılında Güney Manhattan’da Park Place’de vermiş. Daha sonraları kuzeye Harlem’e doğru kayan ve çağ dönümünde yerleşen okul, başlangıçta tam anlamıyla gösterişli ve ağır Neo-klasik yapılardan oluşmuş. Master planı McKim, Mead ve White ortaklığı tarafından 1897’de yapılmış.

Low (Merkez Kitaplık) Avlusu ABD’nin en görkemli kentsel açık alanı olmakla ünlü. Grek anfitiyatrosuna nazire olarak düşünülmüş. Öğrencilerin güneşlendiği, sosyalleştiği bir “kentsel plaj” adeta… Avery: Mimarlık Planlama ve Koruma Yüksek Lisans ve Doktora Okulu ve Kitaplığı 1881’de hizmete açılmış. Jerome Green Hall, yani New York’un ilk hukuk fakültesini (1885) barındıran bina 1960 yılında Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’ni tasarlayan Max Abramovitz ve Walace Harrison tarafından yapılmış; Hamilton Hall’un mimarları McKim, Mead ve White. Shermerhorn Antropoloji Okulu 1896 yapımı ve yine ilk; buradan Margaret Mead mezun olmuş. Felsefe binasının önünde Rodin’in ünlü düşünen adamı hâlâ düşünüp duruyor. Sözünü edeceğimiz Afred Lerner Hall ile aynı anda vistaya Butler Kitaplığı giriyor ki, o da 1934’te hizmete açılmış. Buraya James Stirling’in bile emeği geçmiş. Havemeyer Kimya Binasının kuzey kanadına ek yapmış. Bu tarihi ortam içerisine Bernard Tschumi, Columbia Mimarlık’ın dekanıyken öğrenci sosyal ve kültürel merkezi olarak kullanılan Alfred Lerner Hall’ı ekleyerek Amerika’da ilk yapısını gerçekleştirmiş (1999). 1983’te yerleşkeye eklemlenen Bilgisayar Mühendisliği Binası (Mimarları: R.M. Kliment ve Francis Halsband, 1983) ve İşletme Fakültesi Uris Hall’dan bile (Peter L. Gluck ve Ortakları, 1986) daha kötü bir bina…

Üniversitenin Değişimi ve Dönüşümü: Alfred Lerner Hall
Bernard Tschumi (1999)
Sirefman’ın (2001) “bir mimari fiyasko” olarak nitelediği Alfred Lerner Hall, Tschumi’nin söylemlerinden çok daha az heyecan verici. New York Times’ın mimari eleştirmenlerinden Herbert Muschamp, “Lerner Hal bir mimara yakışan düşünce biçimini yansıtmıyor. Biçim, yapı, mekân, imge, bağlam, işlev, sembolizm ve sosyal iletişim estetik olarak ikna edici bir bütüne dönüşememiş” diyor. Architectural Record binanın ilk kez kamuoyuna tanıtımında “Lerner Hall ne olmak istediğine, açık bir biçimde karar verememiş gibi görünüyor” diyor nazikçe.
Bina üç kısımdan oluşuyor gibi! “Gibi” diyoruz, çünkü; girişin karşısında kalan bölüm cephe fotoğrafından anlaşılacağı gibi kopmak veya kopmak arasında karar veremiyor, ön bloğa küçük bir fark atıyor o kadar. En ilginç-ki artık bu yeni tarz yapıları gezdikçe, bende ilginç olma özelliğini de yitirdi; nesne binanın sağ koluna rastlayan çelik rampa bir camekân içinde. 90 metre boyundaki devboyutlu camekânı geçen bu ağır rampanın ince borusal elemanlarla tavan kirişlerine asılı olması ne yazık ki insanda hafif bir korku hissi de uyandırıyor. Askılar psikolojik olarak çok ince. Cam paneller ise bir ton dolayında. Tschumi burada da pek kendinden emin değil. Bu koskocaman rampanın yanısıra birbirinden yarım kat şaşmış kuzey ve güney bloklarına ayrıca merdiven olanağı da getirmiş. Bunlar ulaşımı kestirme hale getirdiğinden rampayı bu ortamda gereksiz kılıyor, çünkü rampa ile gezilmesi keyifli olabilecek bir sergi olayı yok binada. Zaten sağ tarafı dış mekân. “Olay mimarlığı” sözlü yapıtlarında savunan Tschumi’nin rampası pek de olay yaratamıyor. Ayrıca rampayı çift eğimli çözmek zorunda kalması bazı ayrıntı bozuklukları ve görüntü bozukluklarını da beraberinde getiriyor. Zaten ön ve arka blok öylesine kötü tasarlanmış ki, ne tarihe anlamlı bir bakış, ne geleceğe iyi niyetli bir yorum ortaya çıkaramıyor. “Tarihi çevreye saygılı bir duruş benimsediğini ve bu nedenle granit ve tuğla kullandığını” söyleyen Tschumi’nin yapısını Low, Avery, Butler veya Hamilton Hall gibi binalarla estetik olarak kıyaslamak olanaklı görünmüyor. Lerner Hall ne diğer binalarla, ne de kendi içinde iyi bir bütün olmaktan çok uzak. McKim, Mead ve White tarafından master plan ile birlikte tasarlanan Low Kitaplığının görkemi karşısında “hükmen mağlup” zavallı bir bina. Sirefman bu konudaki görüşlerini toparlarken şöyle bitiriyor: “Bu yapıyı Tschumi’nin bir öğrencisi ona tashih için getirseydi, herhalde Tschumi ona ‘git benim yazdıklarımı oku ve sonra yeni baştan bir şeyler tasarla gel’ derdi”. Aslında Columbia yerleşkesinin öteki eklerinin de iyi olduğu söylenemez: İşletme Fakültesi’nin yeni eki Uris Hall kendini önceleyen 1964 tarihli yapının Faşist estetiğini örtemediği gibi pekiştiriyor. Ben ise Celal Sılay ile deneyimlerimi şöyle özetliyorum: “Devleri yakından gördüm. Hepsi cüce…”.

Bu yazımın ikiye katlanmış amacı vardı. Tek tek binalarla ilgili görüşlerimi zaten onları tanıtırken kendi içinde aktardım. Önemli olan tasarlamanın mantığında bugün nereye vardığımız. Onunla konuyu bağlayalım.

SONUÇ
Çeşitli felsefi göndermelerle yazıları anlaşılmaz hale getirmekten hoşlanmam. Ben felsefeyi yalnızca okumam, uygularım. Çok yalın ve açık görünmesine karşın bu yazıda iç içe iki tür “ironi” vardır. Birincisi, engin harabeleri gözden geçirip hiçbir şeyin kalmadığını, daha doğrusu kalanın bir hiçlik olduğunu fark eden ironiden başkası değildir. Yalnızca düşüncenin dürtüsü olan, uyukladığı zaman onu canlandıran, dağıldığı zaman toparlayan bir ironi vardır. Burada değinilen olgu, yani kavramların dayanıksızlığı olgusu hayranlık ve irkilme arasında zihnime dokunmasaydı bu konuyu işlemezdim bile.

İkinci ironi ise doğrudan yazının içeriği ile ilgilidir. Olağanüstü büyüklükte garajlar, oteller, gösterişli ama hantal binalarla doldurulan yerleşkelerin karar vericileri atalarını reddetmezler, onların çıkmazlarını kendi olanaklarıyla çözmeye kalktıklarında başka çarpık ve yanlı şeyler yaratırlar. İşte yaşamın ve onu sarmalayan fiziksel çevrenin temel ironisi buradadır. İroni, ulaşmak için çabalanan son durağın ta kendisidir. Buradaki diyalektik somut belirlenimler içinde kendini sürekli inşa edecektir. Eskiyen yenilenecek, yenilenmedikçe yıkılacak ve yerine yeni idealar yapılanacaktır.

Kendi ironimde ise sürekli hareket içinde olan, yerleşkeler sorununun rastlantısal bir yorumda sıkışıp kalmaması için gözlerini dört açan, asla yorulmayan ve sorun yere inecek olursa onu yeniden havalandıran; kısacası, sorunu sürekli askıda tutmayı başaran ve tam da bu şekilde çözüme ulaştıran bir diyalektik vardır. İki tür ironi de iki tür diyalektik de mitleri ve simgeleriyle iç içedir. Başka ve içten bir deyişle, birileri bu uygulamaları yapmasaydı biz neyi eleştirecektik ve gecekondulaşan yerleşkeler konusunu nasıl gündeme taşıyacaktık ki?

Özün özü, yukarıda açıklandığı gibi kültürel, bilimsel ve kentsel öneminden dolayı yerleşkeler veya yerleşke içinde yapılar tasarlamak önemli bir iştir. Yöneticilerin keyfine bırakılamaz! Gerek yöneticilerin, gerekse tasarımcıların yukarıda adına “tasarım ilkeleri” demekten çekindiğimiz konuları göz ardı etmemesi iyi olur…


KAYNAKLAR

• Eisenman, Peter; “The Affects of Singularity”, Theory and experimentation: architectural ideas for today and tomorrow, s.43-45, AD, 1992.
• Eisenman, Peter; “Eleven Points on Knowledge and Wisdom”, Anywise, Cynthia C. Davidson (der), s.49-53, Camb., The MIT Pres, 1996.
• Frampton, Kenneth; “Seven Points for the Millenium: An Untimely Manifesto”
The Journal of Architecture, vol.5, s.21-33, Spring, 2000.
• Gusevich, Miriam; “Architecture and its
Dis-contexts”, Architecture and Legitimacy, s.47-69, Nai, Rotterdam, 1995.
• Gür, Şengül Ö.; “Mimaride Eleştirinin Konstrüksiyonu: Perspektif, Gerçeklik, Yöntem ve İlke”, Teori ve Eleştiri, Hüseyin Su (der.), s.211-262, Hece, Ankara, 2004.
• Gür, Şengül Ö.; “Mekansal Söylenceler III: Gerçek Mekânlar”, YAPI 232, s.39-44, 2001.
• Gür, Şengül Ö.; “Boş Anıtsallık”, YAPI 259,
s.59-65, 2003.
• Gür, Şengül Ö.; Erşen, F.; Aydın, Y.;
“Türlülük-Çeşitlilik”, YAPI 261, s.50-60, 2003.
• Harvey, David; “Postmodernliğin Durumu”, Metis, İstanbul, 1997.
• Harvey, David; “On Architecture, Bees and Possible Urban Worlds”, Anywise, Cynthia C. Davidson (der), s.217-227, Camb., The MIT Press, 1996.
• Kortan, Enis; “Çağdaş Üniversite Kampusları Tasarımı”, ODTÜ, Ankara, 1981.
• Maki, Fumihiko; “Investigations in Collective Form” St. Louis, Washington U., 1964.
• Sennett, Richard; “Kamusal İnsanın Çöküşü”, S. Durak ve A. Yılmaz (çev), Ayrıntı, İstanbul, 1996.
• Slessor, Catherine; “Public Engagement” Architectural Review, s.36-37, 2001.
• Tschumi, Bernard; “Event Architecture”. Architecture in transition: between deconstruction and new modernism,
s.125-130, Munich, Prestel, 1991.
• Vattimo, Gianni; “The End of Modernity,
The End of Object” Rethinking architecture:
a reader in cultural theory, Neil Leach (der), s.147-160, Routledge, NewYork, 1996.
• Zajfen, Paul ve Wilford, Michael;
“User-Oriented Architecture” Critical architecture and contemporary culture,
W. J. Lillyman, M. F. Moriarty ve D. J. Neuman (der), s.133-160, Oxford U. Press, New York, 1994.



Yapı Dergisi, 284

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.