Yaşamın temeli olan su ile ilgili meselelerin öncelikle
insan hakları çerçevesinde düşünülmesi gerekir. İnsan hakları konusunda kafa
yoran bilim adamlarının, araştırmacıların, düşünürlerin hemen tamamı su olgusunu
yaşama hakkı içerisinde değerlendirmişler ve İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nin 3. maddesinde yer alan “Yaşamak, hürriyet ve kişi
emniyeti her ferdin hakkıdır” ibaresinin suya erişim hakkını da içerdiğini
belirtmişlerdir. 1994 Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem
Programı’nda herkesin yeterli standartlarda yaşama hakkı içinde su ve
sağlığın korunması da yer almıştır.
1999’da Genel Toplantı Kararı (53/175) temiz suya erişimi
temel insan haklarından biri olarak tanımıştır. Yine Uluslararası Tüketici
Örgütü’nün önerisiyle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 9 Nisan 1985
tarihinde oybirliği ve 39/248 nolu Genel Kurul kararı ile kabul edilen
Tüketicinin Korunmasına İlişkin Temel Esasların (United Nations
Guidelines On Consumers Protection) 40. maddesi kapsamında,
“Hükümetler, Uluslararası İçme Suyu İkmali ve Temizlik On Yılı için belirlenen
amaçlar ve hedefler dahilinde, içme sularının ikmali, dağıtımı ve kalitesini
iyileştirecek ulusal politikaları oluşturmalı veya güçlendirmelidir. Uygun
seviyelerde hizmet, kalite ve teknoloji, eğitim programları ihtiyacı ve toplum
katılımının önemi gibi seçeneklere önem verilmelidir” denilmektedir.
Su hakkının yasal temeli olabilecek en açık uluslararası belge olarak,
2002’de BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi
tarafından yayınlanan Genel Açıklama’ya göre sosyal ve ekonomik
bir hak olarak su hakkı, her bir vatandaşın doğrudan devletten talep edeceği
suya erişim hakkını içermektedir. Dünya Sağlık Örgütü de temiz
suyun bütün koşullardan bağımsız olarak bireye mutlaka ulaştırılması gereken bir
sağlık hizmeti olduğunu ifade etmiştir. Yine evrensel tüketici haklarının
başında tüketicilerin en temel gereksinmesi olan yeterli ve sağlıklı suya erişim
hakkı vardır. Bütün bu düzenlemelerden anlaşılıyor ki, “sağlıklı ve yeterli suya
erişim hakkı” temel anayasal ilkelerimizden birisi olan insan hakları kavramı
içerisinde yer bulmaktadır. Su hakkı, devleti halkın ödeyebileceği, güvenli içme
suyuna erişimini sağlamakla yükümlü kılmaktadır. Devlet suya erişim için gerekli
ekonomik, sosyal ve siyasal şartları yaratacak politikalar ve stratejiler
geliştirmelidir.
Metalaştırılan su
Su, tüm canlıların ve insan yaşamının biricik kaynağıdır. Temel bir insan
hakkı olan ve tüketicilerin en temel gereksinmesi olan suyun sağlıklı, yeterli
bir şekilde sağlanması sosyal devletin ve belediyelerin en başta gelen
görevidir. Ancak, bazı belediyelerce sağlıklı su sağlanması konusunda gerekli
önlemlerin zamanında alınmaması nedeniyle sorunlar yaşanmaktadır. Ülkemizde kamu
yararına, tüketici haklarına uygun olarak suyun en ucuz, gerektiğinde hiç geliri
olmayan tüketicilere ücretsiz olarak sunulması gerekirken, özellikle son
dönemlerde tamamen piyasa mantığı ile hareket edilmektedir.
İnsanların, hayvanların ve bitkilerin canlılığını (varlıklarını)
sürdürebilmesi için yeterli ve temiz (sağlıklı) suya gereksinimleri vardır. Bu
anlamda sosyal devletin, ilgili kamu kuruluşlarının ve belediyelerin en başta
gelen görev ve sorumluluklarından birisi tüketiciye, yurttaşa yeterli, sağlıklı,
ucuz, hiç geliri olmayanlara ise ücretsiz su sağlamaktır. Ancak, ülkemizde
hükümetler ve belediyelerin bugüne kadar konuya ilişkin gerekli ve yeterli
önlemleri aldıklarını söyleyemeyiz. Türkiye’de su fiyatları, fiyatların
oluşumundaki kıstaslar belediye meclislerinin aldığı keyfi kararlar ile
belirlenmektedir. Bu anlayış ile fiyatı artırılan suya dar gelirli, yoksul
tüketicilerin ulaşması zorlaşmakta, hiç geliri olmayan tüketiciler için suya
ulaşım olanaksızlaşmaktadır. Bugün, başkent Ankara da içinde olmak üzere bir
kısım kentlerde içme ve kullanma suyu sorunu devam etmektedir.
Örneğin, Ankara Anakent Belediyesi tarafından zamanında
gerekli önlemlerin alınmaması ve yatırımların yapılmaması nedeniyle 2007 yılında
bu sorun net bir şekilde ortaya çıkmış ve 2007 yılı yazında Ankaralılar su
kesintisine ve susuzluğa mahkûm edilmişlerdir. Diğer taraftan, Köy
Hizmetleri Genel Müdürlüğü 2006 yılı verilerine göre, kırsal kesimde
yaşayanların yüzde 1 dolayında kısmının susuz durumda olduğu, yüzde 9 dolayında
kısmının ise yeterli ve sağlıklı içme suyuna ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Su
metalaştırılmaya devam edilirse, ülkemizde su konusu ulusal ve insani bir mesele
olmaktan çıkarılıp ticaret ve piyasa konusu haline getirilirse, orta ve uzun
vadede insani açıdan çok daha vahim bir tablonun ortaya çıkacağı kesindir. Su
kaynakları kapitalist sistem tarafından adeta yağma edilen birçok “üçüncü dünya”
ülkesi açlık tehlikesi altında bulunmaktadır. Çünkü, su doğrudan doğruya gıda
ile de bağlantılı bir unsurdur. Türkiye halkı, dünyadaki hazin örnekleri
izlemeli ve yaşamının temeli olan suyuna ve su hakkına sonuna kadar sahip
çıkmalıdır. Zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden birisi olan “sosyal
devlet” ilkesi de bunu gerektirmektedir.
Turhan Çakar / Tüketici Hakları Derneği Genel
Başkanı
0 Yorum
Yorum Yap