Bugüne dek İstanbul surlarının restorasyonu pek çok haklı
eleştirinin konusu oldu, ne var ki bu onarımları -öncelikle- kendi dışındaki
olguların göstergesi olarak okumak gerek. Bu onarımlar, sadece
“onarım”ın kendi gerçekliği içinden görüldüğünde ve yalnızca
teknik bir restorasyon eleştirisiyle ele alındığında eksik bir değerlendirme
yapılmış olur.
1950’lerde gerçekleşen sınırlı restorasyonları bir yana koyarsak, surların
sistematik onarımı 1986’da projelendirildi ve bir yıl sonra başlayan
çalışmalarla önce bir dizi sur kapısı onarıldı, bunları diğer sur bölümlerinin
“restorasyonu” izledi. 1987’de onarımına başlanan kapılardan
biri de Silivri Kapısı idi. Silivri Kapısı, İstanbul’un kara
surlarının güney kesiminde Mevlevihane Kapısı ile
Belgrad Kapısı arasında bulunuyor. Bizans döneminde, kapının
hemen dışında yer alan ve önemli kült merkezlerinden biri olan Balıklı
Ayazması’ndaki “can veren kaynak” dolayısıyla ‘Pighi Kapısı’
diye adlandırılıyordu. Bizans’ın son döneminde ise Silivri’ye giden yolun
üzerinde olduğu için Selybria Kapısı adını aldı ve bu ad
günümüze dek ulaştı.
Silivri Kapısı’ndan söz etme nedenim, yaklaşık 25 yıl arayla çektiğim iki
fotoğraf. İlk fotoğrafın tarihini tam anımsamıyorum, 1980’lerin başları olmalı.
İkincisi ise dijital bir fotoğraf, bu yüzden tarihi de büyük bir kesinlikle
belirli: 22 Ağustos 2008, saat 14.22. Her iki fotoğraf da Silivri Kapısı’nın sur
dışından görünümü, hemen hemen aynı noktadan çekilmiş. İlk fotoğraf surların
restorasyonuna girişilmeden birkaç yıl önce çekilmiş ama neredeyse zamansız bir
fotoğraf. Belirli bir zamanı işaret eden yalnızca Anadol otomobil, ama o da
oldukça geniş bir zaman aralığını gösteriyor. Giysilerden, ağaçlardan, ışıktan,
fotoğrafın sonbaharı kışa bağlayan günlerden birinde çekildiği anlaşılıyor. Tüm
fotoğrafa sızmış bir hüzün var, İstanbul sonbaharının o bilinen hüznü. Belki
fotoğrafı İstanbul’a ait kılan da öncelikle bu hüzün.
[Sayfa]
Fotoğrafın solunda, surlara yaslanmış bir kahve görülüyor. Hafif strüktürüyle
surlara zarar vermekten uzak eski bir ahşap yapının yüzyıla yakın bir tarihi
olduğunu kestirmek zor değil. Kahve, surların bir parçasına dönüşmüş, sanki
surlarla birlikte yapılmış ve hep orada var olmuş gibi. Bu kahve Murat
Belge’nin de dikkatini çekmiş, ‘İstanbul Gezi Rehberi’nde “kapıya
dışarıdan bakıldığında, solda, şirin bir kahve duruyordu” diyor.
Kahveden çıkan bir kişi sur kapısına doğru yönelmiş; şurası çok açık, kahve
sur içindeki mahallenin yaşamını sur dışına taşıyor. Resmin sağındaki Anadol’un
sahibi de ya kahvede ya da sur içindeki evinde. Anadol’un hemen yanında,
fotoğrafta yarısı görünen bir at arabası duruyor. Her ikisi de aynı ortamı
sorunsuz paylaşıyor, her ikisine de “park etmek” yasak değil.
Sur içindeki yaşam kapıdan sur dışına sızıyor, sur üzerindeki tabelalara
yansıyor. Yani “kapı” içeriyle dışarıyı bağlıyor, ayırırken birleştiriyor.
Kapının hemen yanında bir dizi tabela, hepsi sac üzerine yazılmış: Eczane,
Nalbur, Sur Elektrik, Baca Temizlik İşleri, Azim Ter Jeneratör, Güvenal
Mermercisi. Doğrusu ya, mahallenin bu “iletişim” öğeleri de çevresini rahatsız
etmiyor. Hepsi belirli bir yerde toplanmış, bunları da artık surun kendisinden
ayırmak zor. Tabelasının boyutlarıyla üste çıkmaya çalışan, üstelik mezartaşı
örneklerini sur dibinde sergileyen Güvenal Mermercisi bile alçakgönüllü ortamın
bir parçası.
Fotoğrafın odak noktasında, yolun tam ortasında kapıya doğru kol kola
yürüyenler büyük bir olasılıkla bir ana-kız. Yürüyüşleri yolu öncelikle
yayaların kullandığını, büyük bir otomobil trafiği olmadığını gösteriyor. Ama bu
ana-kız mahalleye ait başka bir öykü anlatıyor. Sonbaharın hüznünü umursamayan
ama daha görünür kılan bir öykü. Bu ana-kız, Roland Barthes’ın adlandırmasıyla
fotoğrafın ‘punctum’u, delip geçici noktası.
Fotoğrafta, kapının içinde, ahşap bir İstanbul evinin cumbası zorlukla da
olsa -bir karartı halinde- fark ediliyor. Bu ev Murat Belge’nin belleğinde de iz
bırakmış, yine İstanbul Gezi Rehberi’nden okuyalım: “Kapıdan girer girmez,
solda, üstü teneke kaplı, duvara yaslanmış, küçük ahşap bir ev vardı. Cumbasında
bir yaşlı kadın oturur ve gelen geçeni öfkeli öfkeli süzerdi.” İçeriye ait bir
başka görüntü ise surların üzerinden kendini daha açıkça gösteriyor: Hadım
İbrahim Paşa Camisi’nin minaresi. Silivri Kapısı Camisi adıyla da anılan Sinan
döneminin bu camisi kapının hemen ardında yer alıyor, minaresinin görüntüsü ise
“kapı”nın ötesine geçiyor.
Bu fotoğrafı, aktardığım bu sahneyi görüntülemek için değil, kapıyı
belgelemek için çekmiştim. Yani fotoğrafın asıl nesnesi Silivri Kapısı. Ama
Silivri Kapısı’nı, aktardığım bu sahneden yalıtmaya olanak yok. Her şey bir
bütünün anlamlı bir parçasını oluşturuyor. Bu bütün ise yaşamın kendisi.
İstanbul’un tarihsel gerçekliği de bu yaşamın içine kuvvetle sızmış olarak
duruyor.
[Sayfa]
Yok olan bir yaşam ve tarih
Bu fotoğraf çekildikten birkaç yıl sonra Silivri Kapısı (Mevlevihane Kapısı
ve Belgrad Kapısı ile birlikte) onarıma alındı. Bu onarımlardan 20 yıl sonra
-geçtiğimiz günlerde- ikinci fotoğrafı çektim.
Bu ikinci fotoğraf çok daha yalın: Bir sur kapısının önündeki yoğun trafik.
Bu yoğunluğu anlamak için fotoğrafta görülmeyen bir ayrıntıyı aktarmam
gerekiyor: Sur dışındaki işlek çevre yoluna bağlanan noktaya trafik ışıkları
yerleştirilmiş. Yeşil ışığın süresi trafiği rahatlatmaya yetmiyor ve kapı
sürekli aynı taşıt sıkışıklığını yaşıyor. Hiç kuşkusuz sur içinden çıkan bu
trafik güçlü bir gösterge: Sadece yaşam biçiminin değişimini değil, sur içinin
de alabildiğine yüklendiğini gösteriyor. Nitekim, sur içinden yükselen (ama
fotoğraf dışında kalan) çok katlı konutlar bu yüklenmenin bir parçasını
oluşturuyor. Bu konutların inşası da restorasyonlarla hemen hemen eşzamanlı. Ama
daha da önemlisi “Silivrikapı mahallesi”nin kendisiyle ilgisiz transit bir
trafiğin altında ezildiği anlaşılıyor.
Fotoğrafta görülen tek bir yaya var, o da arabalara su satmaya çalışıyor,
mahalleden olduğu ise kuşkulu. Restorasyonla birlikte korumacıların “muhdes”
olarak tanımladığı tüm eklentiler yok edilmiş: Kahve kaldırılmış, tabelalar
sökülmüş, kapı içindeki cumbalı ahşap ev yıkılmış. İçerideki yaşamdan dışarıya
sızan tek bir öğe yok. Üstelik “restorasyon” sırasında kapı da tamamlanıp
yükseltildiği için Hadım İbrahim Paşa Camisi’nin minaresi de
gözükmüyor.
Şurası çok açık, ilk fotoğrafla karşılaştırıldığında bir yaşamın
yok olduğu, yerini başka bir “yaşam”a bıraktığı saptanıyor. Kısacası iki
fotoğrafa birlikte bakıldığında, İstanbul’un son 25 yıl içindeki değişimi,
dönüşümü görülüyor. İşte Silivri Kapısı’nın restorasyonu da ancak bu dönüşümle
birlikte okunduğunda anlam kazanıyor: Surların ilk fotoğraftaki otantik
görüntüsünden geriye sadece kapının ufak bir bölümü kalmış. Öteki bölümler ise
ya yeniden örülmüş ya da tamamlanmış yani sözde “özgün” hallerini canlandırmak
için yeniden inşa edilmiş. Başka bir deyişle, yok olan yalnızca yaşama, içeriye
ait göstergeler değil, tarihsel olanın kendisi olmuş.
Evet, yeniden başta
söylediğime dönebilirim: İstanbul surlarının onarımını anlamlandırmak için bir
gösterge olarak okumak gerek. Bu okuma ise restorasyonun sadece “restorasyon”
olmadığını gösteriyor. Surların 1987 sonrasındaki onarımları da yalnızca bir
“restorasyon” olgusunu değil, İstanbul’un tümel dönüşümünü anlatıyor.
AYKUT KÖKSAL : MSGSÜ öğretim üyesi
0 Yorum
Yorum Yap