- yapi.com.tr
- 26.10.2006
- GÜNDEM
- 4 okunma
Sevda Tepesi'ne Sevdalı Olmak!
TÜRKSEN BAŞER KAFAOĞLU
Bir tarafta "Boğaziçi Korumu Yasası", bir tarafta "Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı"; işte tam bu sırada, Özal y
Bir tarafta "Boğaziçi Korumu Yasası", bir tarafta "Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun Tasarısı"; işte tam bu sırada, Özal yıllarına dayanan öykülerin, 2006 yılı sonunda beyanlarla gündeme taşınıvermesi, böyle bir rastlantı olabilir mi? Yanıtımız, elbette hayır. Yetkili bir ağızdan Milliyet gazetesine yapılan açıklamada, "Turgut Özal, Bakanlar Kurulu Kararıyla Boğaziçi'ndeki Sevda Tepesi'ndeki 27 dönümlük, içinde 300 yıllık ağaçların bulunduğu bir mesire yerimizi, Abdullah bin Aziz'in mülkü yaptırmış. Ayrıca kendisine imar izni verilmesine ilişkin de söz vermiş."
Aradan yıllar geçmiş, 2006 yılında, Sayın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızın, bu olaya canı çok sıkılmış, konuyu gündeme getirmiş. Özetle, "Bu yıla kadar imar izni alınıp da İngiltere'de, İtalya'da, İspanya'da olduğu gibi ülkemizde de neden, yabancılara malikâneler yaptırılamasın. Ne kadar ayıp ettik, bunu artık telafi etmeliyiz" anlamında konuşmuş. Tabii, söz konusu öneriler üzerine, "bu kapılar daha kimler için aralanacak" diye de düşünmeden edemiyoruz.
Birileri gibi "Buyrun beyler, İstanbul'un en doğal, denize nazır tepeleri emrinizdedir. Bu dönüm dönüm alanların çevresini ülkenizdeki gibi yüksek yüksek duvarlarla örebilir, içlerinde haremlerinizi gezdirebilirsiniz. Bizler konukseverizdir. Yetkilerin tümü elimizde, vatandaşları şöyle bir kenara iter, sizler önden buyrun demesini biliriz. İktidar da uygun, istersek yasaları da anında değiştiririz. Hele bir kapıları aralayalım, arkasından da bizler geliriz" diyebilirsiniz. Ne var ki, böyle düşünceleri hiçbir süreçte benimseyememiş olan, bu nedenle çok farklı düşünen biz duyarlı kentliler, Sevda Tepelerimize gerçekten sevdalıyız. O tepelerin nasıl olması gerektiği sorulacaksa, önce bizlere sorulmalı. Yıllardır toplumun yararlandığı doğal ve değerli alanlar için çıkarılmış koruma yasaları, ezilip çizilmeye çalışılmamalıdır.
Buralar, doğup büyüdüğümüz, çocukluğumuzda özgürce koşuşturduğumuz alanlar.
Bizler cana can katan mesire yeri diye billdiğimiz doğal ekosistemlere, yıllardır sevdalıyız. Sevdalılık, gözünden kıskanmaktır. Koruyabilmektir. Sevdalınızı, alın siz de dilediğiniz gibi kullanın diye, başkalarına veremezsiniz, yüreğiniz ve eliniz buna varmaz. O, sizden bir parçadır. Ama yurttaşlarının duygularına eğilemeyenler, asli görevleri onlara hizmet vermek iken, bu sevgi dolu bütünleşmeyi görmezden gelerek, "aman yabancıya ayıp oldu" diye en büyük ayıbı, duyarlı kentlilere karşı yapmaktadırlar.
Aslında bu beyanlar, yeni dönüştürme yasaları için, ortaya konulmak istenen genel bir yol belirlemesinin parçalarıdır. Hepsini birleştirdiğimizde, neler yaşıyoruz; daha neler göreceğiz demekten kendimizi alamıyoruz. Bir kentte topluma hizmet vermek adına söz verip seçilenlerin asli görevleri; geçmişteki öykülerin gerekçelerini, günün birinde pat diye ortaya koymak; kentin doğal ve tarihi ve koruma alanlarını kentlilerin elinden alıp, onların hoşlanmayacakları tarzda kullanmak, bozmak değildir.
Artık diplomasinin "al takke ver külah"t an öte bir incelik olduğunu; yurttaşlara karşı da bir sorumluluk duyulması gerektiğini, başımıza gelen bunca olaydan sonra öğrenmemiz gerekmiyor mu?
TÜRKSEN BAŞER KAFAOĞLU
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap