Yapı Sektörünün Haber Portalı

Şehir, Tesadüf, İnsan, İkram, İhanet

Roller karakterlere dağılmıştır; şehir ve insandır başroller. Öyküdeki olay örgüsünü tesadüf, ikram ve ihanet kurar. Kazananı az, kaybedeni çok, kaybedeni kötü, kazananı daha kötü, etkisizleri, duyarsızları kalabalık bir öyküdür bu, korkarım ki gerçek; defalarca, bıkmadan tekrarlanan, tekrarlanacak olan. Sonsuz değil dünya, kaynaklar ve aynı

Şehir, Tesadüf, İnsan, İkram, İhanet
“Sabah evden çıktım, koşa koşa sitenin bahçesini geçip otobüs durağına ulaştım, içi kalabalık otobüse binip metrobüs durağına, sonra içi daha da kalabalık metrobüse binip diğer otobüs durağına, son olarak da otobüse binip işyerime gittim. Bir eksiklik var… Bu huzursuzluğun kalabalık ve konforsuz, uzun yolculuk harici bir sebebi olmalı. Evet evet, hava güzel, güneş tam karşıda parlıyor… Yok hayır, gri bulutlar yok, yalnızca maviler, beyazlar burada. Ama neden o kadar yukarıdalar? Peki bu grilik neyin nesi, neden hiç yeşil yok etrafta?”

Bu bir ihanet öyküsüdür.

O taraftan bakıldığında belki iddialı, belki karamsar, belki abartılı, belki telafisi mümkün… Ama bu taraftan bakıldığında karşısında sessiz kalınamaz, göz yumulamaz, daha fazla saklanamaz, haddinden fazla trajik, karamsardan öte çaresiz ve şüphesiz ki telafisi imkânsız…
Kazananı az, kaybedeni çok; kaybedeni kötü, kazananı daha kötü; etkisizleri, duyarsızları kalabalık… Roller karakterlere dağılmıştır; şehir ve insandır başroller. Öyküdeki olay örgüsünü tesadüf, ikram ve ihanet kurar.  

Roller…

»Şehir, köyden ya da kasabadan büyür. Büyük, geniş, kalabalık ve karışık. Çok farklı hayatlar var içinde; kimisi yeşiller, maviler içinde, kimisi griler, kırmızılar... İnsanların çoğu şehrin içinde ikamet eder, çalışır, okula gider, eğlenir, yemek yer ve tüm bunları yaparken doğar, çocuk olur, genç olur, olgunlaşır ve yaşlanır. Karmaşıktır çoğu zaman şehrin yapısı. Devasa yolların nereye ulaşacağını bilmek için mavi- beyaz büyük tabelalara ihtiyaç duyarız. Bir yerden bir yere ulaşmak hep dert, hep zor. Şehir en güzeldir ve şehir en çirkindir. Kalabalıktır, tenhadır, yeşildir, gridir, evdir, işyeridir, korur, zarar verir, üzer, mutlu eder, eğlendirir, sıkıntı verir, doludur, boştur. Zengindir şehir ve içindeki insanlara tüm varlığını sorgusuz sualsiz sunar, ama az, ama çok; ama mutlaka. Kocamandır şehirler, büyük şehir de, küçük şehir de kocamandır ve insan şehrin içinde küçücük. Bu yazının konusu İstanbul şehridir. İstanbul büyük bir şehir ve insanlar İstanbul’un içinde her zaman küçük.

»İnsan, bir tür canlı. En gelişmiş canlı yapısı olduğuna inanılır, bu bilimle defalarca kanıtlanmıştır aslında. “Gelişmişlik” kavramının göreceli oluşu, bir kaçış noktası insanın basitliğini görenler için. Vücudun fiziksel yapısı, insanın en gelişmiş canlı olduğunu kanıtlamak için uygun etkileyicilikte fakat ya ruh, insanın içi, onun sadeliği ve belki de basit yapısı? İnsanlar doğar. Dünyanın neresinde, hangi ailenin içinde, hangi koşullarda hayata katılacaklarını kendileri seçmezler. Tesadüfî gibi görünür bu, şüphesiz her şeyin bir sebebi var, önceden belirlenmiş bazı şeyler; ama bilmezsiniz ve en azından doğacağınız yeri siz seçmezsiniz, onu hak etmek için herhangi bir şey yapmazsınız. Bu konuda, içinde yaşadığımız boyutta sarf ettiğiniz en ufak bir çaba yoktur. Doğduğunuz yerle ilgili aidiyet, dahası emek vermişçesine sahiplenme hissi, sadece basit bir yanılsama.

Sonra büyümeye başlarsınız bebek yanılsamanızla beraber. Önce neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğretmesi beklenir anne-babanın. “Doğru”dan kasıt, zamanında aynı hayat dönemlerinde onlara öğretilen ve asla sorgulanmayandır. Anne-baba –istisnalar dışında– en iyi insan, dininiz, vatanınız, ırkınız belli – ki aksini düşünmek uzun süre aklınıza gelmez- sevmeniz gereken atalarınız, devlet büyükleriniz, akraba ve komşularınız belli ve annenizin çocukluğundan bu yana, kuvvetle muhtemeldir ki, isimler bile değişmedi. Doğduğunuz ev, sizin eviniz ve doğduğunuz şehir, sizin. Her şey hiç şüphesiz sizin ve boyutsuz sahiplik hissi, artık muazzam bir yanılsama. Siz büyüdükçe, dünyaya geldiğiniz andan itibaren size sunulan ve bir bakıma “sahip olduğunuz” her şeyi hak ettiğiniz yanılsaması da sizinle büyür.

Neticede, algılama ve sergilediğiniz davranışlarda seçici olmaya nihayet başladığınızda, yanılsamalarınız sizden çok daha büyüktür ve insan karmaşık bir varlıktır. Kafasının yanında vücudunun bütünü, yapıca basit kalır. İnsan büyüdükçe kafası da büyür ve diğer kafalardan usulca farklılaşır. Bazı kafalar algılarını yönlendirip yanılsamalarını kontrol edebilirken bazıları – ne yazık ki büyük bir kısmı – yanılsamalarının içinde boğulur ve onların gerçek olduğuna dair koşulsuz inançları, onlarla beraber büyür, büyür… Evet, bu şehir onun evi; sokaklar, caddeler, parklar, ormanlar, göller, denizler, hepsi onun. O hepsini hak etti ve hiç şüphesiz hepsini tüketene dek kullanma hakkı, onun. Evet, kaynaklar bilinçsizce kullanılınca azalır, tükenmeye yaklaşır ve onları kullanan kişinin torunları büyüdüğünde o kaynaklar yok olmuş olacak. Varsın olsun, önemli değil. İçinde bulunduğumuz çağda insanın, en ilkel dönemlerden günümüze gelene değin besleyip büyüttüğü bencilliği saklaması imkânsız, hatta saklanmasına artık gerek duyulmayan boyutlara ulaştı ve insan, artık, önceden hiç olmadığı kadar bencil. O kadar ki, bir şeye zarar verdiğinde dönüp arkasına bakma dürtüsü yok oldu.

»Tesadüf, oluveren durumları ifade eder.  Bir hazırlık yapılmadan, çaba sarf edilmeden gerçekleşen olaylar, tesadüfîdir. Birdenbire olurlar ve siz olduğunda fark edersiniz, çoğu zaman beklemezsiniz olmasını, garip. O an geldiğinde bazen sevinç, bazen üzüntü, fakat muhakkak şaşkınlık görülür olayın kahramanında. Yanıltıcıdır tesadüf, hemen alır sizi içine, olanların gerçek olduğunu düşündürür. Yanılsamadır özünde, hak ettiğinizi sanırsınız, halbuki kılınız bile kıpırdamadı o olurken, hiçbir çabanız yok. Tesadüfler sahiplik hissi verir. Bir şehirde bir ailenin içinde, kim bilir kaçıncı çocuk olarak doğarsınız. Ne şehri belirlemede bir etkiniz var, ne anne-babanızın kim olacağında, ne de nasıl bir evde oturacağınızda.

»İkram, karşılıksız. Öyle bilinir ama işin aslı biraz farklı. İkramda bulunan, doğrudan bir karşılık beklemez ikramda bulunulandan, evet. Ama esasında ikramda bulunulandan beklenen memnuniyet, şükran, hatta saygıdır özünde. İkramda bulunan karşılık beklemez evet, ama bilir saygıyı hak ettiğini ikram etmenin, karşılık beklemeden ikram etmenin. Zaten alışılageldiği şekliyle, ikramda bulunulan minnettar, durumdan hoşnut ve aynı paralelde saygılıdır. Neticede ikramda karşılık, görünmez de olsa vardır.

Bazı şehirler büyük, bazıları küçük; bazıları sıradan, bazıları özgün, eşsiz, bazıları sürekli göç alır, bazıları ise göç verir; şehirler birbirinden farklıdır. “Eşsiz şehir” sözcükleri, dünyada hatırı sayılır çoklukta insanın aklına İstanbul’u getirir, “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.”  dedirtecek güzelliğinin tarihi, bin yıllar öncesine dayanır.  Ve şehirler cömert, hiç durmadan bir şeyler sunar içinde yaşayanlara. Herhangi bir karşılık beklemezler, özlerine aykırıdır. İnsanlar bir yerden şehre gelir, şehrin içinde bir yer seçer, o yerde yaşamaya başlar. Şehirde farklı kaynaklar vardır, toprakları, suyu, ormanları, havası; her şehir kendi ölçüsünde zengin ve benzer bir ölçüde vericidir, ikramı sever. Şehir paylaşır tüm varlığını, bu güzeldir. İdeal şartlarda tercih edilen durum, ortak varlığı bütün insanların paylaşması halidir ve böylesi iyidir aslında.

»İhanet, kötü. Hep var. Olmadığı durumlarda – şayet gerçekten yoksa – henüz yeterince eyleme geçilmediği akla gelir. Ama aslında olmadığını düşündüğünüz durumlarda bile bir şekliyle orada ihanet; ama küçük, ama büyük. Size her zaman yalnızca iyi niyetli davranan arkadaşınızla ilgili - belki sinirle – söylediğiniz kötü sözler ihanet ve hatta düşündükleriniz. Savaş ihanet. Bir çiçeği dalından koparmak ihanet, çiçeğin doğası gereği olması gereken yer bellidir ve bunun aksine sebep olmak; çiçeğe, doğaya ihanet. Bir hayvanı yemek için öldürmek, bin yıllara dayanan geçmişiyle gelen olağanlık sebebiyle doğal yaşam döngüsünün bir parçası, tolere edilebilir bir ihanetken; boş zamanı değerlendirmek için hayvanları öldürmek düpedüz, gerekçesiz ve büyük bir ihanet doğaya. Bir ağacın dallarını kesmek, yakmak için, yakacak başka bir şey yokken ve hava buz gibi soğukken, küçük bir ihanet belki; peki ormanları kesmek? Toprağın üzerine evler yapma amacıyla ama ihtiyaçtan değil, yatırım için. Peki, nüfusu 15 milyonu zorlayan bir kentte aşırı düzeydeki kullanım fazlası konut stokuna ve iyiden iyiye sınırlanmış nefes alma-orman alanlarının durumuna rağmen yeni konutlar, yeni yerleşim alanları üretmek için ağaçları, ormanları kesmek, su kenarlarına dayanmak ardımızda yeni konutlar, işyerleri, sanayi yapılarıyla? Yıkılanın, eski olanın yerine hep daha büyüğünü yapıp göğü daraltmak?  

Renkler ve yok oluş…

Şehir artık gri. Maviler ve yeşiller pek görünmez, sadece sezilir. Gri yüzeyler yeşilleri gerilere, mavileri yukarılara ötelemiş. Yeşil yüzeyler ağaçlardır, İstanbul’da günden güne azalan ve çimlerdir torbalarla gelip refüjlere, kaldırım kenarlarına obje gibi yerleştirilen; ormanlar, her yeri yüksek ve içine kapalı bloklarla delik deşik. Yeşil üzgün, tahrip edilmiş ve edilecek çünkü insan böyledir, ihanet ise gerçek ve sürekli... Mavi yüzeyler gökyüzü, bulut beyazına yanaşan... Bulutlar artık uzak, iki yeni nesil binanın arasında zavallı insan halinizle ayakta duruyorsanız, bulutları rahatlıkla ihmal edebilir, yok sayabilirsiniz. Bir bakıma yok çünkü onlar, biz evlerimizi içinde barınmak amacıyla yapmayı bırakalı, gördüğümüz bütün boşluklara ve dahası sevimli iki katlı konutların üzerine devasa cam yüzeyli gökdelenler, rezidanslar, işyerleri, oteller yapmaya başlayalı binalar yükselmiş, en yüksek binayı yapmak düşünmeksizin en doğrusu olmuş, binalar yükselerek birbirine yaklaşmış ve şehrin üst örtüsü ihmal edilmiş, adeta yok olmuş. Mavi gökyüzü orada yine ama kentli için hayaldir daha çok, ulaşılabilirlikten uzak, gökyüzüne bakıp rahatlamak yok. Gri yüzeyler konut, işyeri, sanayi, cam, beton, taş, sert... Önceden barınma içindi evet, alçak, sevimli, çalışmak içindi, yeteri kadar; ama artık devasa görünürler ve zaten ihtiyaçtan değil her yeri işgali... Güçtür artık, toplumsal ayrım, hatta uçurum belki ve her zamankinden daha sert.

İnsan İstanbul’da doğar, ya da İstanbul’a gelir öğrenciyken, çalışırken. Dünya onun ve bu şartlar altında İstanbul tabii ki, hiç şüphesiz onun. Zaten ondan önce gelenler de aynı ölçüde hak sahibi hissedip, elinden gelen tahribatı vermiştir ve onun yaptığında önceki örneklerin dışında hiçbir kötülük yok. O ağaçları ev yapmak için o kesmese, zaten bir başkası kesecek ve evet, onun torunlarının yapay olanlar dışında bir ormanla tanışamayacak olması, önemsiz. Yok, hayır. İstanbul da neticede bir şehir, o bir insan, buraya o veya bu şekilde, tesadüfen geldi. İstanbul normal bir şehirdir, fakat ikramı bolca, potansiyeli oranında. İstanbul ikramda bulunur ve karşılık beklemez görünürde. İnsan “karşılık beklememe” konusunu bu yüzyılda hep ciddiye alır, ikram kültürünü tamamen unutur; ikramda bulunulanın ikramda bulunana gösterdiği saygıyı, duyduğu minneti... Yapılan ikramın ölçüsünün ne olduğu önemli değil, insan bir hedef seçer, ağacı keser, göğü, yeşili öteler, İstanbul’a ihanet eder…

Yeşile, maviye hasret doğacak nesillere şimdiden yazık. Bunu herkes en derininde hisseder ama bu büyük sorumluluğu üstlenmek hiç kimsenin tercihi değil ve olmayacak. Sorumluluk fark edilse ve paylaşılsa, belki... denir ama ne farkedilen var ortada ne de cesurca üstlenilen. İnsan ilk çağlardaki beden ve ruh yapısında geliştirdiği onca evrim öğesine rağmen belki de sadece bencilliğini korumuş ilk günkü gibi, aktarmış nesillerine ve her gelen bir öncekinin bencilliğini geliştirmiş, adeta yeniden yorumlamış. Bir kesim umut etmek ister ısrarla, ilginçtir. Ümitler tükenmemiş ama onlarda bile tükenmeye yüz tutmuştur artık...

Roller karakterlere dağılmıştır; şehir ve insandır başroller. Öyküdeki olay örgüsünü tesadüf, ikram ve ihanet kurar. Kazananı az, kaybedeni çok, kaybedeni kötü, kazananı daha kötü, etkisizleri, duyarsızları kalabalık bir öyküdür bu, korkarım ki gerçek; defalarca, bıkmadan tekrarlanan, tekrarlanacak olan. Sonsuz değil dünya, kaynaklar ve aynı öykünün gelecekteki tekrar sayısı günden güne azalacak, yaşamla beraber yavaşça yok olacak…

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.