Bayram haftasında Barselona’da olduğumu
duyan bir arkadaşımdan ironik bir yorum geldi: “Demek koyun ya da inek yerine
boğa olsun dedin!” İspanya’da boğa güreşi olduğunu
hatırlatıyor... Benim gibi bir veganın boğa güreşi ile uzaktan yakından ilgisi
olmaz, ama arkadaşım bir yönden haklı. Dünyanın neresine giderseniz gidin,
hayvanlara bir şekilde eziyet ediliyor... Örneğin, Amerika’da Şükran Günü’nde
olan hindilere oluyor. Hatta bu yüzden her yıl hindileri kurtarma kampanyaları
düzenlenir Amerika’da. Ama sonuçta hep aynı şeyler tekrarlanır; bu gibi
durumlardan kaçış nafile... Yine de Kurban Bayramı’nda uzak bir yerlere gitmenin
faydası yok değil. Sokaklara yayılan kan kokusunu solumuyorsunuz hiç
değilse...
Diğer taraftan, Barselona’nın boğa güreşi ile özdeşleştirilmesi ise acıklı...
Çünkü, bana göre, Katalonya bölgesinin bu güzel başkentinin
asıl cazibesi, içinde barındırdığı muhteşem kültür. Bazıları yemeklerini ya da
futbol maçlarını da ilginç bulabilir. Ama bu kentte hiçbir şey, Katalan mimar
Antoni Gaudi’nin eserlerinden daha etkileyici olamaz. 20.
yüzyılın en büyük mimarlarından Gaudi, Barselona’ya öyle bir damgasını vurmuş
ki, etkisi kentin ruhuna işlemiş. Barselonalılar, modern mimarinin bu yetenekli
öncüsüne ne kadar minnet duysa azdır. Gaudi’nin bıraktığı miras, yüz yıl sonra
bile insanları cezbedip büyülemeye devam ediyor.
***
Barselona’nın sokaklarında yürürken, sanatın kalıcılığını derinden hissediyor
insan. Zamanla her şey unutulabiliyor; oysa kalıcı olan, kuşaktan kuşağa
aktarılabilen sanatsal eserler...
Palau de la Musica Catalana denilen Müzik
Sarayı’nda Mozart dinlerken de bunu düşündüm. Moldova
Ulusal Senfoni Orkestrası, Mozart’ın “Requiem” adlı eserini yorumluyordu. 1791
yılında bestelendi bu eser. Aradan geçen 217 yıla rağmen hâlâ zevkle dinleniyor
ve Gaudi’nin yapıtları gibi çarpıcı. Tabii belirtmek gerekir ki, Mozart’ın
müziği, Palau de la Musica Catalana kadar olağanüstü bir mekânda çalınmasa da
çok güzel. Gösterişsiz bir salonda ya da evde, nerede dinlenirse dinlensin,
zamanı ve mekânı aşıp yoğun duygular yaratabiliyor...
Barselona halkı, görkemli bir mimari ile bezenmiş bir kentte müzikle iç içe
yaşıyor. Labirenti andıran sokaklarda, birden karşınıza flamenko yapan bir
dansçı çıkabiliyor.. Güell Park’ta yürürken, kendi yaptığı “hang” adı verilen
ilginç bir enstrümanı çalan bir gençle karşılaşıyorsunuz... Kentin meydanları,
genciyle yaşlısıyla, erkeğiyle kadınıyla, şarkı söyleyip dans eden insanlarla
dolu...
***
2007’de 7.2 milyondan fazla turist ziyaret etmiş Barselona’yı. Bir önceki
yıla göre yüzde 8 oranında bir artış olmuş. Nedir bu ilginin sebebi? Sıcak
iklimi, ünlü plajları, yemekleri ve gece hayatı mı? Mutlaka hepsinin etkisi
büyük, ama bunların bir arada bulunduğu başka kentler de var. Öyleyse neden
Barselona? Başta da belirttiğim gibi, bunun en önemli nedeni, kentin büyüleyici
mimarisi ve Joan Miro, Salvador Dali gibi büyük sanatçılar yetiştirmiş bir
kültür ortamının canlılığı.
Bütün bunlara karşın, küreselleşmenin tek tipleştirme politikasının,
Barselona’da da işlediği görülüyor... Başka bir ülkeyi ziyaret edince baş köşede
McDonalds’la karşılaşmak can sıkıcı doğrusu. Kentlerin yerel kültürünü tanımak,
giderek daha da zorlaşıyor. Farklılıkları bulmak için artık arka sokaklarda iz
sürmek gerekiyor...
Peki, 2010’da Avrupa’nın kültür başkenti olacak İstanbul ne durumda dersiniz?
Kenti birbirine benzeyen alışveriş merkezlerinin cenneti haline getirenler
düşünsün...
0 Yorum
Yorum Yap