Hem başarılı bir iş insanı hem de bir dönem siyasetçi
olarak görev yapmış bir kişi Ersin Arıoğlu. 1965 yılında daha
25 yaşında bir gençken Köksal Anadol ile birlikte kurduğu
Yapı Merkezi’nin bünyesinde, bugün, inşaat, raylı sistemler,
hafif metro, boru, köprü yapım, restorasyon, su borusu üretimi ve prefabrikasyon
alanlarında faaliyet gösteren 7 şirket ve eğitim alanında ise Irmak
Okulları bulunuyor. Ulaşım sektöründe toplu taşıma/hafif Raylı
Sistemler sıralamasında 1998 yılında dünyanın 4’üncü, 1999 yılında ise 3’üncü en
büyük şirketi unvanını kazanmış.
Ersin Arıoğlu, toplumsal sorunlarla yakından ilgilenen bir kişi. Yaptığımız
söyleşide gerek sorunları ortaya koyma, gerekse çözüm üretme konusunda
farklılığı dikkat çekici. Özellikle de önerdiği kavramları kendi şirketler
grubunda da uyguluyor olması....
- Hâlâ dalga dalga yayılan bir küresel kriz içindeyiz. Ekonomik
boyuta sosyal ve siyasi çalkalanmalar da ekleniyor. Siz, gerek Uluslararası Kriz
Grubu’nda (ICG) 12 yıl boyunca yaptığınız çalışmalar ve gözlemler, gerek siyasi
kariyer döneminiz, gerekse başarılı profesyonel yaşamınızın gözlüğünden
baktığınızda bugün nasıl bir dünya görüyorsunuz?
Arıoğlu - İsterseniz önce birkaç somut gerçeği art arda
sıralayıp ortaya çıkan tabloya bir bakalım.
• Dünyada her gün ortalama 4 trilyon dolar değerinde varlık ve para ülkeler
arasında dolaşıyor. Bu yılda yaklaşık 1200 trilyon dolar eder. Buna karşın dünya
ticareti yılda yalnızca 15 trilyon dolar. Hadi kabaca bir hesap yapıp bir o
kadar da internet üzerinden ticareti, kayıt dışı ya da kaçağı koyalım, 30
trilyon dolar. Sonuçta dünya ticareti ile dolaşan para arasında 40 misli fark
var. Bu bir üretim değil yalnızca bir köpük.
• ABD 1990’lardan beri hipergüç. İyi tasarlanmış yönetim ve siyasetle bu
konumunu hâlâ sürdürüyor.
• Dünya üzerinde 230 devlet var
Ve 2. Dünya Savaşı’ndan beri büyük güçler büyük güçlerle savaşmadı. Buna
karşın küçük çatışmalar sürüyor. Küresel bir istikrarsızlık var ve artıyor.
• Uluslararası Kriz Grubu’nun kayıtlarına göre dünyada sıcak kriz bölgesi
kapsamında 72 ülke var. 72 noktada sıcak kriz var. Fakat sıcak kriz
potansiyeline sahip 30 ülke daha var.
• İhracatının yüzde 30’dan fazlası enerji kaynaklarına dayanan 34 ülke var.
Bunların yüzde 80’inde demokrasi yok.
- İçinde bulunduğumuz bilgi toplumu yeni uygarlığın sürekli
kullanabilecek temel enerjisini henüz keşfedemedi. Tarım toplumu hayvan gücünü
kullandı, endüstri toplumu buhar gücünü ve fosil yakıtı kullandı. Şimdi enerji
ne olacak sorusunun yanıtı yok. Evet elimizde teknoloji var, 5-6
santimetrekarelik alanlara yüzbinlerce bilgi işleyebiliyoruz. Saniyede
trilyonlarca işlem yapabiliyoruz, insan ömrü uzadı, yeni alanlar açıldı ama tüm
bunlar insanlığa ve uygarlığa nasıl yansıdı?
- Sonuçta bunları peşpeşe sıraladığımızda dünyada işlerin hiç de iyi
gitmediğini görüyoruz. İçinde bulunduğumuz küresel kriz yalnızca yansımalardan
biri...
Bugün insanlığı yönlendirmekte olan paradigma siber-canlı yaşamın evrimi ile
yakından ilintili. Siber-canlı kavramını şöyle tanımlayabiliriz: insanları,
toplumları, makineleri ve bilgisayarları kapsayan biyolojik/mekanik/elektronik
melez bir organizma. Çağımızın düşünürlerinden Joel de Rosnay, siber-canlının
küresel finansman, sanayi ve ekonomi yoluyla enerjiye ve maddeye egemen olmak
istediğini; tarım, biyoteknoloji ve kentlerle ekolojiye müdahale ederek onu
değiştirmeye yöneldiğini; medya, bilgisayar ve iletişim ağları ile de bilgiyi
kuşatmakta olduğunu söylüyor. Bugün siber-canlının evrimine devam edeceği
anlaşılmıştır. Ancak bu evrimin insanlığı sürüklemesinin önüne geçilmesi ve
insanlık tarafından yönetilmesi şart. Bu yönetim biçimi ise bilim ve siyasetin
ulusal ve küresel planda tam işbirliği ile sağlanabilir ancak. Sosyal demokrasi
kavramı ilk oluşturulduğunda bu amaca hizmet ediyordu. Ancak ne yazık ki
evrimsel süreç içinde bilgi tabanlı sosyal demokrasiyi yeniden
tanımlayamadık....
- Sorunu bu kadar net ortaya koyduğunuza göre, kafanızda
şekillendirdiğiniz bir çıkış yolu da olmalı...
Ben toplumların faaliyetlerini kabaca 2 grupta topluyorum:
1-Yeterli ölçüde üretim yapmak...
2-Üretimin nimetlerinin adil olarak paylaşılması...
Birinci faaliyetten teknokratlar, ikinciden siyasiler ve onların bürokratları
sorumlu. Teknokratların üretimdeki başarısı takdire değer. Oysa ki siyasiler
üretimden doğan nimetlerin adil dağıtımında ve gelecek kuşakların haklarının
korunmasında hiç de başarılı değil.Yerküre tarihi siyasilerin etik ve bilim
anlayışlarındaki yetersizliklerinden doğan utanç verici sonuçlarla dolu. Bu
noktadan çıkış bana göre, ölçü toplumu diye tanımladığım bir kavramın yaşama
geçirilmesiyle mümkün.
- Ölçü toplumu ile ne kastediyorsunuz?
- Ben ölçü toplumu kavramıyla, nelerin ölçülüp ölçülemeyeceğini bilen her
şeyi denge ve ölçü içinde yöneten “sorumlu” bir siyasi yapıya sahip ve sürekli
öğrenebilen bir toplumu kastediyorum.
Topluma liderlik edecek böyle bir siyasetin 5 temel bileşeni var. Aslında bu
beş temel bileşen yalnızca siyasette değil, şirketlerin yönetilmesinde hatta
bireyin kendini geliştirmesinde bile uygulanabilir. Bu temel bileşenler:
1-Bilgi işlemeyi hedefleyen bir eğitim politikası ile yeni kuşaklar
yetiştirmek
2-Bilimin öncülüğünde doğru fikir ve eylemleri bulmak;
3-Ar-Ge yatırımları ve teknoloji yoluyla, yeterli bollukta ve kaliteli üretim
sağlamak;
4-Bireysel ve toplumsal sorumluluk ilkeleri içinde, üretimin nimetlerini adil
dağıtmak;
5-Estetik tutum yargısı ile her çözümde doğru veya verimli fikirlerin iyi
uygulandığını göstermek.
Sonuçta bu siyasetle eğitim, bilim, Ar-Ge, teknoloji, sürekli öğrenme toplum
katmanlarında hızla yaygınlaşabileceği gibi; sorumluluk, adil dağıtım ve estetik
de toplumsal yaşamla bütünleşecek ve ölçekler içinde kalkınmayı
sağlayacak...
- Bu fikirlerin gerek dünyada, gerekse Türkiye’de uygulanabilirliğini
nasıl görüyorsunuz? İçinde bulunduğumuz düzen bu denli paradigma değişikliğine
ne kadar hazır?
- Aslında bu söylediğim yapıyı üç aşağı beş yukarı uygulayıp toplumsal refahı
sağlayan ülkeler var. Dünya genelinde bu anlaşıyın benimsenmesi kolay değil, ama
yapılamaz da değil. Dediğim gibi bu 5’le bileşen yalnız devlet ve siyaset için
değil, şirketler hatta bireyler içinde geçerli. Örneğin biz Yapı Merkezi’nde bu
yapıyı gerçekleştirdik ve başarı ile uyguluyoruz.
[Sayfa]
Yapıda bilim bizim işimiz
Biz sürekli gelişmeye açık bir sistem oluşturduk. Darboğazları ve
belirsizlikleri yok etmek için süreçleri sürekli olarak gözden geçiriyoruz.
- Yapı Merkezi raylı sistemlerde lider bir kuruluş. Türkiye’de
İstanbul Boğazı Tüp Geçit projesi, Ankara-Konya Hızlı Tren Projesi,
Kadıköy-Kartal raylı hattı, Toscana Vadisi projesi; Yurtdışında ise Dubai
Metrosu ve Cezayir demiryolu projeleriniz halen sürüyor. Ekonomik kriz sizi
nasıl etkiledi? Nasıl aşıyorsunuz sorunları?
- Yapı Merkezi’nin iki önemli stratejisi var. Biri Yapıda bilim; ikincisi ise
çağımıza ve topluma karşı sorumluluk. Bu ilk kurulduğu yıldan beri uyguladığımız
bir strateji. Yapı kurma sanatını çevre, toplum ve birey ile uyumlu bir şekilde
yürütüyoruz.
Faaliyetlerimiz bu iki felsefe doğrultusunda yürüyor. Türkiye’de 1500 kişiye
istihdam sağlıyoruz. Yürüttüğümüz projeler doğrultusunda bu sayı artıyor.
Örneğin Dubai’deki inşaatta şu an 30 bin kişi çalışıyor. Su borusu üreten
Subor şirketimiz cam elyaf takviyeli plastik CTP boru üretimi ve ticareti
alanında, Türkiye’de kurulmuş ilk teknolojik tesis olma özelliğine sahip. İkisi
Adapazarı biri Urfa’da olmak üzere üç üretim hattı bulunuyor.
Biz sürekli gelişmeye açık bir sistem oluşturduk. Darboğazları ve
belirsizlikleri yok etmek için süreçleri sürekli olarak gözden geçiriyoruz.
Sorun çıkaran bir şirket olmadığımız ve başladığımız bir işi asla ve asla yarım
bırakmadığımız için dışsal dalgalanmalardan ya fazla etkilenmiyor ya da hemen
alternatifler yaratıyoruz.
0 Yorum
Yorum Yap