2008 yılının şapkadan çıkan tavşanı Barack
Obama! İcraatları “değişim” iddiasını sürdürebilir mi
bilinmez ama, ten rengi ve kimliği vaadini çoktan gerçekleştirmiş görünüyor.
Henüz bu olayı hazmedememiştik ki, Avrupa Parlamentosu üyesi Cem
Özdemir, Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi’nin
eşbaşkanlık görevine seçilerek, Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde ilk
yabancı kökenli parti lideri oldu. Kenyalı bir babanın oğlu olan Obama ve Türk
anne-babanın çocuğu Cem Özdemir, yaşadıkları ülkelerde bir ilki başararak,
göçmenlik olgusunu yeniden gündeme getirdiler ve adeta baharın müjdecisi
çiçekler oldular.
‘Vatanımızda Almancı, Almanya’da yabancı’
Göçmen veya göçmenler en az iki ülkeyi ilgilendirir. Biri geride bıraktıkları
ülke, diğeri yerleşilen (göçmen için yerleşebilmek ne kadar mümkünse?) ülke.
Göçmenler için iki farklı ülkeye ait olma duygusu beraberinde bir kimlik
problemini de getiriyor. Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi çelişkisinin yanıtı
verilmiş gözükse de; tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan çıkar
polemiği kadar zihinlerde bir çelişki yaratıyor. Yaşanılan bu kimlik sorunlarını
aşmak için birçok yöntem bulunmakla beraber, en önemli unsurlardan biri de göç
tarihinin belgelenmesi.
Türk’ün göçle imtihanı
Tarih kitaplarında neredeyse “göç” sözcüğü ile “Türk” sözcüğü yan yana
gelmezse bir eksiklik hissine kapılacağız. Yerin yurdun dar gelmesinden mi
yoksa, Samanyolu’nda Dünya’yı yaşanılır bir yer görmemekten mi bilinmez, yeni
ufuklara yol alma serüvenimizin dur durak bilmediği pek açık. Yakın zamanda
yaşanılan bu göçlerden biri de 31 Ekim 1961 günü, Almanya’yla imzaladığımız göç
anlaşması ile başladı. Şimdilerde ise yaklaşık 3 milyonu Almanya’da olmak üzere,
altı milyon vatandaşımız dünyanın farklı bölgelerinde ikamet ediyor. Nüfusumuzun
yüzde 8’i göçmen olarak yaşamasına rağmen ülkemizde hâlâ bir göç müzesi yok!
Oysa ki dünyada bu konuda oldukça güzel örnekler var. Örneğin
ABD’ deki “İmmigration Museum” bunlardan biri.
Ellis adasında yer alan bu müze göçmenlik tarihinin canlı
izlerini taşıyor. Müzede yer alan göçmen kayıtları birçok insanın soy ağacına
ulaşmasında fayda sağlamış. Avustralya, Melbourne’deki
Göçmen Müzesi’nde ise, 2007 yılında Türklerin bu ülkeye
gelişlerinin 40. yıl kutlamaları yapılmış ve müzenin bir salonunda bu yolculuk
fotoğraflarla anlatılmış. Fransa’nın başkenti Paris’te 2006
yılında açılan göçmenlik müzesi “Ouai Branly”, yıllardır yok
sayılan göçmenlere bir jest olarak nitelenebileceği gibi, müze müdürü
Stephane Martin’in ifadesiyle; “Müze, Batı ile dünyanın diğer
bölgeleri arasında bir köprü işlevi görüyor”.
Göç müzeleri içindeki en iyi örnek ise Almaya da. Orijinal
adı, “Deutsches Auswanderer Haus”. 1830’da Avrupa’dan
Amerika’ya göç edenler için çıkış noktası olarak Bremerhaven Limanı
seçiliyor. Ve 1830-1974 arasında yaklaşık 150 yıl boyunca Avrupa’dan
Amerika’ya göç eden, yedi milyon insanın “kader limanı” oluyor.
Mimar Andreas Heller’in göç tarihini belgelemek için müze
kurulması fikri nihayet 2005 yılında hayat buluyor. 21 milyon avroya maledilen
bu müzede, 150 yıllık dönemde ABD’ye göç etmiş yedi milyon insanın arşivi var.
Herhangi bir göçmenin kartını çekerek onun göç hikâyesini yaşayabiliyorsunuz.
Evet yaşıyorsunuz çünkü burası interaktif bir müze. Yanı sıra hâlâ ABD’ye göç
etmek isteyenlere buradan yardım sağlanıyor.
Haydarpaşa Garı
Haydarpaşa Garı 1908’de İstanbul-Bağdat demiryolu hattının başlangıç
istasyonu olarak inşa edilmiş. İnşaatı, Anadolu Bağdat adlı bir Alman şirketi
gerçekleştiriyor. Ayrıca mimarları da Otto Ritter ve Helmuth Conu adlarında iki
Alman. İşte bu tarihi gar, hizmete girdiği yıldan beri birçok hatırayı
paylaşıyor istanbul’la ve ülke tarihiyle. Hikâyenin yazıya konu olan kısmı ise
31 Ekim 1961’de başlıyor, Almanya’ya göçle beraber. Yarı beline kadar
kompartımanın camından sarkmış, kalabalığın arasında seçmeye çalıştığı yakınına
el sallayan; umut, korku, hayal ve kaygıyla dolu insanların öyküsü bu...
Tam da ülkede bir göç müzesinin olması gerektiğinden söz etmişken; her dönem
göçün başlangıç noktası olan Haydarpaşa Garı; gerek mimarisi, gerek yolculuğun
simgesi haline gelen trenleri gerekse de mevkii itibarıyla bir göç müzesi için
en iyi aday değil mi? Hele hele yedi canavar gökdelenin kolları arasına atılması
planlanırken!
2010 trenini kaçımayalım!
Hazır 2010 yılında İstanbul ve Almanya’nın Essen Şehri “Avrupa Kültür
Başkenti” seçilmişken; 2010 yılında İstanbul-Haydarpaşa Garı’ndan kalkan bir
trenden, son durak olan Almanya’da inen Türk yetkililer, buradaki
vatandaşlarımıza Haydarpaşa Garı’nın bir göç müzesine dönüştürüleceğini
müjdeleseler, hatta bununla yetinmeyip bu projenin bir ayağının da Berlin’de
kurulacak olan bir Türk göçmen müzesi ile tamamlanmasının daha anlamlı olacağı
teklifini Alman yetkililere sunsalar; böylece yaklaşık 50 yıldır Almanya için
ter döken, çeşitli sıkıntılara katlanan, içindeki yurt özlemini bir türlü
dindiremeyen bu insanları, her şeyden önce iki ülke tarihinin bir dönemini
aydınlatmış olmaz mıyız?
Göçmenlerin “seçili liderler” ile dünya gündemine oturduğu bu dönemde, göç
tarihimizin belgelenmesi, yaşatılması adına bir müze kurma fikri hayal mi sizce?
2011 yılında Almanya’ ya göçlerinin 50.yılını dolduracak vatadaşlarımız bunu hak
etmiyor mu?
Rıdavan Gölcük / Müze araştırmacısı
Müze Araştırmacısı Sn. R. Gölcük'ün "Haydarpaşa Garı'nın bir Göç Müzesi'ne dönüştürülmesi ve Almanya'da (Berlin'de) kurulacak bir Türk Göçmen Müzesi ile de bağlantılandırılması" fikri ve önerisi çok önemli ve tarihe saygı anlamında da desteklenmesi gereken bir buluşçu-düşünce olarak görülmelidir... Ancak, Haydarpaşa Garı'nın, şu an için; yakın geçmişte, 'yap-işlet-devret modeli' ile Gar binasını da kapsayan (1 milyon metrekarelik 7 gökdelenli) "yerli - Haydarpaşa-Manhattan Projesi"ni geliştiren, kamuoyu tepkileri üzerine de proje mimarı Ş. Birkiye'ye yeni bir (gökdelensiz) "Haydarpaşa-Venedik Projesi" hazırlatan TCDD İdaresi ve TMMOB'a bağlı teknik Odaların bazıları ile mahkemelik olduğu gerçeği düşünüldüğünde, Göç Müzesi önerisinin, Haydarpaşa Garı yerine, İstanbul - Avrupa demiryolu yolculuğunun asıl ve tarihsel başlangıç yeri olan Sirkeci Garı'na yönlendirilmesi, kanımca daha doğru ve yerinde olacaktır... Haydarpaşa Garı ise, teknik düzey ve ağ genişliği olarak daha da geliştirilmesi gereken Türk demiryolları sisteminin (bölgesel) İstanbul merkezi olarak, daha uzun yıllar ve onyıllar boyunca, Anadolu - İstanbul ve İstanbul - Anadolu yönlü iç-göçlerin ve sevinçli - hüzünlü iç yolculukların menzili ve çıkış yeri olmayı sürdürecektir...
Almanya'nın bir Türk Göç Müzesi kurma fikrine ise, destek vermek şöyle dursun, engellemek için elinden gelen herşeyi yapacağına inanıyorum... Dünya tarihi, "Türk"ün adını ve izini var etmek için değil, ne yazık ki, yok etmek üzere yazılır.
Göç Müzesi fikri güzel, ancak yazar Haydarpaşa ile Sirkeci garlarını karıştırmış.
Almanya'ya giden trenler Avrupa Yakasındaki Sirkeci'den kalkardı. (Artık Almanya'ya aktarmasız gidilemiyor. Çünkü bir tren Selanik, diğeri Bükreş'e kadar gidiyor. Almanya için aktarma gerekli)
Marmaray bittikten sonra TCDD Haydarpaşa'dan Almanya'ya direkt tren seferi düzenler mi; bilemem.
Saygılarımla,