- yapi.com.tr
- 16.08.2006
- GÜNDEM
- 2 okunma
Nükleer Her Yerde Baş Aşağı
Atom enerjisiyle ilgili rüyalar üç büyük kazayla sona erdi. Güvenlik kaygıları nedeniyle santralların yapım süreci giderek uzadı. Bu durum, nükleer enerjinin ticari olarak da yara almasına neden oldu.
Atom enerjisiyle ilgili rüyalar üç büyük kazayla sona erdi. Güvenlik kaygıları nedeniyle santralların yapım süreci giderek uzadı. Bu durum, nükleer enerjinin ticari olarak da yara almasına neden oldu.
Atom enerjisi 50'li yılların gelecek planıydı. Onun sayesinde çöller yeşerecek, Kuzey Kutbu yaşanır hale gelecek, nükleer enerji motorları insanlığa onunla çalışacak uçaklar, otomobiller hediye edecekti. Bu enerji tüm dünyada kullanılabilecek ve o kadar ucuz olacaktı ki, elektrik sayaçları bile ortadan kaldırılabilecekti. Aradan geçen yarım yüzyıl ve üç nükleer kaza bu rüyaları sona erdirdi. 10 yıllarca süren milyarlarca sübvansiyona rağmen atom enerjisi dünya çapında primer enerji tüketiminde sadece yüzde 6'lık mütevazı bir paya sahip. 191 ulustan sadece 31'inin nükleer reaktörü var. Dünyadaki toplam 443 adetlik kapasitenin üçte ikisinden fazlası ise sadece beş devletin elinde. Kapasite ilaveleri özellikle Asya'da yapıldı. Batı Avrupa ve ABD'de nükleer elektrik fabrikaları hemen hemen tamamen durdu.
ABD'li elektrik üreticileri son atom santralını 1973'te sipariş verdiler. Avrupa'da 1986'dan beri sadece tek santral sipariş edildi: Finlandiya'daki Olkiluoto 3 reaktörü.
60'lı ve 70'li yıllardaki muazzam artışın birden kesilmesinin nedenlerini soran birisi, bunun cevabını öncelikle ticari bilançolarda bulacaktır. Şiddetli protestoların, atık sorunlarının, atom silahı riskinin ve de özellikle ciddi kaza potansiyelinin yanında hesap-kitap belirleyici konuma geldi. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), yeni atom santrallarında her kilovat (KW) çıktı için 2 bin dolar sermaye maliyeti hesap ediyor. Modern doğalgaz santrallarının maliyeti ise sadece 500 dolar/KW.
Projeler yarım kaldı
Atom santrallarının daha ucuz olan işletme maliyetleri, finansal, teknolojik ve politik riskleri dengeleyemez. Windscale (1957), Harrisburg (1979) ve Çernobil'deki (1986) tarihi felaketlere ilaveten ortaya çıkan ekonomik batak, uranyum çekirdeğinin parçalanmasından kazanılan enerjinin kendini asla kabul ettirememesine neden oldu.
Daha 1970'li yılların ortalarında ve sonlarına doğru, dünyanın en önemli enerji pazarı olan ABD'de enerji sağlayıcılar nükleer enerjiden kaçtılar. Büyük zararlara rağmen, atom projelerinin yarıdan fazlası terk edildi. Ekonomi dergisi Forbes, 'ekonomi tarihinin en büyük felaketinden' bahsetti ve 'atom macerasını' Vietnam Savaşı ile karşılaştırdı. Birçok endüstri ülkesi Amerikan örneğini takip etti. ABD'deki elektrik endüstrisi 1999 ve 2002 yılları arasında 144 bin megavat gibi muazzam güce sahip yeni güç ünitelerini devreye aldı. Bu, 100'den fazla atom santralına denk düşmektedir. Amerikan hükümetinin enerji danışmanları '2005-Enerji Manzarası' adlı referans senaryoda şöyle yazıyorlardı: 2025 yılına kadar yeni nükleer reaktörlerin devreye girmesi beklenmemektedir. Yüksek sermaye maliyetlerine ilaveten evvelden tahmini imkânsız teknolojik ve politik riskler de ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda 11 Eylül saldırısını takiben nükleer reaktörlerin üzerine bilinçli olarak düşürülecek uçaklar gündeme geldi. Ayrıca, sorumluluk konusu da artarak şiddetlendi. Tek bir ağır kaza bile tüm atom endüstrisini yeni bir meşruiyet krizine düşürebilir, kaza nerede olursa olsun.
Daha Harrisburg zamanında ve Çernobil'de güvenlik kavramları altüst olmuştu. Maliyetler hızla arttı, inşaat süreleri gittikçe daha uzadı: 60'lı yıllarda ABD'de bir reaktör bitene kadar beş yıldan az süre gerekiyordu, bu süre 1984'ten sonra ortalama 12 yıla çıktı. Sermayenin çabuk geri dönüşüne bağlı bir sektör için korkunç bir durum. Şimdi işleticiler daha uzun işletme sürelerine oynuyorlar. Fakat, süre uzatmaya kaçış enerji tedarikçilerinin yeni nükleer yatırımlara karşı temel şüpheci yaklaşımlarını değiştirmiyor. Bunun yerine, teknik açıdan geri kalmış, eski reaktörlerle mümkün olduğu kadar uzun sürede para kazanılmaya çalışılıyor.
Uzatılan işletme süreleri aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla 'atom çağının gerçek sonunu' geciktiriyor. Bununla atom santrallarının durdurulmalarını ve sökülmelerini kastediyoruz. Onların sökülmeleri de maliyetlerin yeniden dramatik bir şekilde artmasına neden olacaktır. Eni isimli enerji grubunun Başkan Yardımcısı Leonardo Maugeri, Newsweek dergisine şunları söyledi: "Bir nükleer santralı kapatmak, aşağı yukarı yeni bir tanesini kurmakla eşdeğerdir; bu nedenle, işleticiler dünya çapında durdurmaları ertelemeye çalışmaktadırlar."
Uluslararası Enerji Ajansı(IEA) da endişeli: "Bu muazzam inşaatların yıkılması da öngörülmeyen sorunları beraberinde getirebilir. Durum, İlk reaktörlerin inşası sırasındakine benzemektedir".
Altın çağ beklentisi boşuna
Arada geçen zamanda, dünya çapında varolan reaktörlerin ortalama yaşı artmaktadır. Bunlardan 79 tanesi 30 yıldan fazladır üretim şebekesinde. Çalışan reaktörleri aynı sayıda tutmak için bile önümüzdeki 10 yıllarda santral inşaatında önemli artış olması gerekir. Görünüşte ise böyle bir gelişme yok. İleriye yönelik öngörülerde ise Uluslararası Atom Enerjisi Kuruluşunun (IAEO) sesi gittikçe daha az çıkıyor. Şimdiye kadar hep atom enerjisinin altın çağının gelmekte olduğunu görmek istediler ama gerçekler beklentilerinin sadece temenniden ibaret olduğunu ortaya çıkardı. Sihirli yıl 2000'e kadar şu andaki şebekedeki gerçek miktarın 12 katı olan 4 bin 500 gigavatın devrede olması gerekiyordu. Güncel öngörüler ise daha az heyecan verici. 2004'teki yıllık raporlarında alışılmadık bir özeleştiri ile şunlar yazıyordu: "Atom enerjisinin geleceği ekonomik rekabet, yönetim, nükleer atıkların depolanması ile güvenliğin iyileştirilmesine ve kontrolsüz yayılma riskinin azaltılabilmesine bağlıdır."
Bu arada, Hindistan veya Çin'de kurulması düşünülen her yeni atom santralı sevinçle karşılanıyor ve yeni bir 'Nükleer Rönesans' ilan ediliyor. Ama istatistiklere göz atınca gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Rönesansın en önemli öğesi olan yeni reaktörlerin inşası ortada yok. Nükleer santralların toplam sayısı 80'li yılların sonundan beri durağan, inşası süren santrallar ise azalmakta: 1990'da tüm dünyada 83 reaktör inşa halindeydi, 1998'de bu sayı 36'ya düştü, günümüzde ise sadece 25.
Federal Alman Çevre, Doğa Koruma ve Reaktör Güvenliği Bakanlığı'nın yayımladığı 'Tschernobyl-Magazin zur Atompolitik' dergisinin Mart 2006 sayısından, Tuğrul Ortaç tarafından çevrildi.
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap