Bu sütunlarda Avrupa’nın büyük müzelerine de değineceğiz. Malum, bu müzelerde
beşer tarihinin en mühim eserleri muhafaza edilir. Ve unutmayalım ki bu büyük
müzelerin her birinde vatanımızın her bir dönemine ait seçkin eserler
bulunur.
Louvre müzeleri Fransa krallarının 12’nci asırdan beri
kullandıkları şatolarıdır. Paris’te Seine Nehri’nin sağ
yakasında yer alır. Köken itibariyle “lupara / kurt” kelimesinden gelir. V.
Charles’dan beri (1338-1380) Fransa krallarının resmi ikametgahıdır. Özellikle
16’ncı asır sonunda IV. Henry’nin genişlettiği ve bugünkü halini verdiği
biliniyor.
Hiç şüphe yok ki Fransız Rönesans’ı Batı medeniyetinin
önemli bir kompartımanıdır. Fransa bilhassa plastik sanatlar, dokuma, resim,
kuyumculuk, gümüşçülük, el yazması ve mobilyada kendi ürettiği eserler dışında
hele İtalya’nın bütün zenginliklerini satın almaya başladı. Leonardo da
Vinci Fransa için çalışmıştır ve “Mona Lisa” bu
nedenle Louvre’da bulunur.
[Sayfa]
En sistematik yağma
Fransa kralları zaman zaman, bilhassa Aydınlanma devri dediğimiz 18’inci
asırda, bu müthiş zenginliği araştırmacılara açtıkları gibi halka açmanın
yollarını da düşünmemiş değillerdir. Özellikle hayata geçirilemeyen birkaç proje
vardır; Count d’Angiviller’inki gibi. 1768’de Marquis de Marigny, Aydınlanma
döneminin ansiklopedisyen ve filozoflarını bu konuda projeler sunmaya teşvik
etmişti. Ama galiba bu zenginliklerin halka açılmasını en radikal biçimde
Diderot’nun “Ansiklopedi”sindeki “museum” maddesi haykırır.
İhtilal Fransa’sının daha 1791 yılında yaptığı en büyük işlerin başında
Louvre Sarayı’nın zenginliklerini “museum de la republique” olarak düzenlemesi
gelir. Kraliyet koleksiyonları milli koleksiyon haline dönüşmüştür. 1803’te
Musee Napoleon adını alsa da bu statü değişmez. Louvre’un ilk büyük direktörü
Vivant Denon da bu zamanda ortaya çıkar.
Napoleon’un İtalya seferlerinden başlayarak müzenin gittikçe daha da
zenginleştiği görülür. Hele daha imparator tacını giymeden General Bonaparte
iken Mısır’a yaptığı sefer bir yağmadır ama tarihin en sistematik
yağmasıdır.
Bonaparte’ın maiyetindeki yüzlerce ressam ve gravürcü Mısır’ın
bütün bitki ve böceklerini, henüz okunamayan hiyerogliflerini, eserlerini
kopyalamıştır. Bu zengin külliyat zamanın tahribatına uğrayan bazı eserler için
bugün en önemli arşivdir.
Mısır seferi sırasında Nil Deltası’ndaki El-Raşid -ya da Garplıların
deyimiyle Rosetta- adlı mevkide bir Fransız subay ve birliği ünlü Rosetta taşını
buldular. Üç dilde, yani eski Yunanca, onun tercümesi Helenik çağın Yunan harfli
Koptçası ve bu dilin en eski klasik hiyeroglifle yazılmış tercümesi; İskenderiye
ve Nil Deltası’nın kozmopolit halkına hitap ediyordu.
Birçok derin bilginin elinden geçen Rosetta taşı çözülemedi. Onu ancak 15
yaşından beri bir filoloji dehası olan Jean-François Champollion çözebildi ve
böylece eski Mısır bütün üstünlüğü ve hikmeti ile çağdaş dünyanın öğretmenliğine
başladı. Gerçi öğretmenin kaderi öğrencinin kapasitesiyle sınırlıdır.
Bugün
bu taş nerededir dersiniz? Ne Mısır müzelerinde ne de Louvre’da; fakat British
Museum’da. Yağmacılık ve hırsızlıktan kendini kurtaran yok.
[Sayfa]
Zenginliğin kaynağı
İran’ın Suşa’sı, Eski Mezopotamya’nın -çok tuhaftır ki kazıları asıl
İngilizler tarafından yapılan ve Asur krallık devrine ait kazılarda bulunan-
monumental kapılardan biri, genellikle Elgin mermerleri diye tanınan ve gene
British Museum’da bulunan Atina Parthenon tapınağının frizlerinin bir parçası ve
tabii uçsuz bucaksız bir Mısır koleksiyonu buradadır. Bunlar müzenin en ilginç
eserleridir. Ayrıca giriş merdivenlerinde iftiharla sergiledikleri Samotraki
(Semendirek) Adası’nın ünlü Nike heykeli, Milo Adası’ndan kaçırılan Afrodit
heykeli, Etrüsk ve Roma sanatının en ince eserleri de...
Tabii Memluklardan, Ortaçağ İran’ından, Baburiler Hindistan’ından
götürülenlerin küçük bir bölümü ile mesela İstanbul Sakıp Sabancı Müzesi’nde
muhteşem “İslam Sanatının Üç Başkenti: İstanbul, İsfahan Delhi” sergisi bile
açılmıştı; kaynağı Louvre’dur. Müzenin Rönesans ve Avrupa sanatına ait
zenginlikleri ile bu kıtada ancak Rusya’nın St. Petersburg şehrindeki Hermitage
müzesi yarışabilir.
Louvre’da Selçuklu ve Osmanlı eserleri de vardır. Parayla alınan veya Milo
Afrodit’i gibi “Sahibi yoktur” diye yağmalananlardan vazgeçtik, düpedüz
dolandırıcılık ve hırsızlıkla götürülenler de vardır.
Sultan II. Abdülhamid
devrinde dişcilik zanaatinden dolayı restoratörlüğe de bulaşan Albert Dorigny,
Osmanlı Asar-ı Atika idaresi tarafından Ayasofya avlusundaki II. Selim ve III.
Murad türbesi ile yanı başında
I. Mahmud devrine ait kütüphanenin çinilerini
restore etmekle resmen görevlendirilmişti; tabii iş ücret karşılığıydı ve açık
bir akit ile idarenin gözetimi altında yapılacaktı.
Dorigny çinilerin bir kısmını Paris’te tamir bahanesiyle götürdü. Güya
getirecekti, taklitlerini getirdi. Kimse farkına varmadı. Belki bir şaşkınlıktan
veya kasıttan. Osman Hamdi Bey yönetiminin önemli bir kusurudur. Asılları
Louvre’da ve teşhirde değil, teşhire taklitler konmuş. Hırsızlık malı ama geri
vermeye niyetleri hiç yok. Bu durumda mahkemeye gitmek kaçınılmaz ve New York
Metropolitan’daki gibi davadan vazgeçip anlaşarak malı kurtarmak hiç tavsiye
edilmeyen bir yol olmalı. Bu konuda artık içtihat yaratmak lazım.
Louvre Müzesi, Fransa’nın kendine ait olsun olmasın, muhteşem bir binadaki
koleksiyonlar bütünüdür. Müze idaresi tıpkı ABD, Batı Avrupa, İsrail ve Japonya
gibi eşyaların röprodüksiyonuna, muhteşem rehber kitapların hazırlanmasına
dikkat ediyor. Bu alışveriş müzenin zenginliğine önemli bir katkı sağlıyor ve
bakımını kolaylaştırıyor. Türkiye müzelerinin geçemediği bir safha... Bu alanda
bazı çabaların da maalesef çıkartılan kanunlarla engellendiği malum.
Louvre’u bir-iki günde değil ama üç günde gezerseniz beşeriyetin uzun tarihi
ve yaygın coğrafyası üzerinde bir fikir edinmemeniz mümkün değil. Avrupa’da bu
gibi müzelerin ziyaretiyle de insanın dünyası değişir. Tarih öğreniminin ve
eğitimin biraz böyle olması gerekiyor.
0 Yorum
Yorum Yap