Yıllardır artan kamuoyu baskısı ve TBMM’de aylardır süren
tartışmalardan sonra, sonunda Türkiye Kyoto Protokolü’ne taraf oldu. Onay kararı
tam da Kopenhag’da yapılacak olan tarihi önemdeki Birleşmiş Milletler İklim
Görüşmeleri’nin ilk hazırlık toplantısından önce çıktı. Bugünkü haliyle
Türkiye’nin iklim değişikliğine neden olan salımları azaltmak gibi bir
yükümlülüğü yok. Protokole taraf olmadan önce ve sonra çıkan tartışmalar ise
Türkiye’nin bu rejime dahil olmasıyla 2012 sonrasında alması muhtemel olan
yükümlülüklerinin ekonomik sonuçlarının ne olacağı yönünde odaklandı.
Türkiye’nin 2012 sonrası yükümlülükleri Kopenhag toplantısında
kararlaştırılacak.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye iklimin korunması için yürütülen
uluslararası çabaya dahil olmakta sürekli geç kaldı. 1992 yılında yürürlüğe
giren Birleşmiş Milletler Çerçeve Sözleşmesi’ne dünyada en geç taraf olan
ülkelerden biri olan Türkiye, bu kez de Kyoto kadar önemli olan Kopenhag
toplantısından önce protokole taraf olarak Kyoto grubunda müzakerelere
katılabilme şansı elde etti.
Ancak protokole taraf olmanın Avrupa Birliği’ne yönelik yürütülen bir makyaj
çalışmasından daha öteye gitmesi gerekiyor. Maalesef Çevre ve Orman Bakanı
Veysel Eroğlu’nun Meclis konuşması bizleri şimdiden korkutmaya yetti. Zira,
Eroğlu’nun konuşması Türkiye’deki politikacıların Kyoto Protokolü’nü kabul
ederken, iklimi korurken alınacak tedbirlere hâlâ‚ zihinsel olarak ne kadar
karşı olduklarına dair acı paradoksu ortaya koyuyor.
Masum muyuz, suçlu muyuz
Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu, Kyoto Protokolü ile ilgili yaptığı açıklamada
Türkiye’nin iklim konusunda masum olduğunu iddia ediyor.
Öncelikle Türkiye’nin dünyanın en çok salım yapan ülkeler arasında bulunduğu
unutulmamalıdır. Sera gazı salımımızın baş sorumlusu yüzde 84’ü fosil yakıtlara
dayalı enerji politikamızdır. Türkiye kişi başına salımlarda dünya ortalamasının
biraz üstünde olmasına karşın ürettiği her birim, GSMH başına dünya
ortalamasının bir hayli üstünde karbondioksit salıyor. Bu da ekonominin ne
ölçüde petrol ve kömüre bağımlı olduğunu kanıtlıyor.
Karbon salımı 340 Mt/Ton civarında olan Türkiye Ek-1 ülkeleri (OECD ve geçiş
ekonomisi ülkeleri) arasında 1990 seviyesine göre salım artış hızı en yüksek
olan ülke. Böyle giderse 2020 yılında Avrupa’nın en çok salım yapan ikinci
ülkesi olacak. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı 2004 verilerine göre karbon
salımında dünya sıralamasında ise 23. sırada.
Santral yapımından vazgeçmeliyiz
Kyoto Protololü’ne geç de olsa taraf olan Türkiye, her şeyden önce karbon
salımının başlıca sebebi olan fosil yakıtlara dayalı enerji sistemini
değiştirmeli ve enerji verimliliği çözümlerine yatırım yapmalıdır. Kömürlü
termik santralların iyileştirilmesi yerine uzun vadede tamamen kapatılmaları
gerekmektedir. Türkiye’de yapılması planlanan 47 kömürlü termik santral,
Türkiye’nin toplam salımlarını yüzde 50 artırabilir.
Tüm dünya ekonomik krizden yeşil bir ekonomiye geçerek çıkmayı tartışırken
kömür gibi geri kalmış bir yakıtta diretmemiz ekonomik olarak da bizi geride
bırakacak. Eğer hükümet iklim değişikliği konusunda gerçek adımlar atmak
istiyorsa, yeni termik santral planlarını iptal etmeli, akıllı ve yenilenebilir
enerjiye yönelik hedefler koyarak istihdam ve ekonomik canlılık
yaratmalıdır.
Yine Bakan Veysel Eroğlu, “iklim değişikliği konusunda masumuz bu nedenle
sorumluluk almak zorunda değiliz” diyor. Bu söylemin altında yatan gerçek ise
henüz yenilenebilir enerjilere ve enerji verimliliğine geçecek kadar ekonomik
olarak güçlü değiliz. Öncelikle eski tip (örneğin kömür santrallarına, çimento
ve demir-çelik gibi enerji yoğun sanayi üretimine) kalkınma biçimine sıkı sıkıya
bağlı kalmalıyız anlayışıdır.
Ama termik santralları modernize edebilir ve nükleer santral yapabiliriz. Bu
söylemle ifade edilmek istenen; yenilenebilir enerjilerin veya enerji
tasarrufunun bize hiçbir faydası yok ama daha pahalı olan nükleer enerjinin var
olduğudur. Dünyada en çok iklim değişikliğine neden olan termik santralların
çevresel maliyetlerini de zaten masum halk ödüyor. İklim değişikliğinin
kuraklık, seller, hastalıklarda artış, ormanların yok olması ve tarımsal
kayıplar gibi maliyetlerini de nasıl olsa henüz kimse bizim politikalarımızla
ilişkilendirmediği için oylarımız sağlam. (Bu şu anda net bir tavrı olmayan tüm
partiler için geçerli)
Kyoto Protokolü’nün sona erip yeni taahhüt döneminin başlayacağı 2012’ye
kadar gerçek çözümler aranmaz, düşük karbon ekonomisi benimsenmez ve önlemler
alınmazsa Türkiye bir sonraki taahhüt döneminde çok zor durumda kalabilir. Zira
bugün Çin’den ABD’ye hemen hemen her ülkenin Kyoto Protokolü’nde öngörülen
tedbirlerden daha ciddi sorumluluklar alması beklenmektedir. İklim
değişikliğinden ciddi biçimde etkilenecek olan Türkiye’nin ise yeniden bir 10
yıl daha kaybetme lüksü yok.
Hükümetin samimiyet sınavı
Başbakan Erdoğan, 2007’de Birleşmiş Milletler toplantısında yaptığı konuşmada
iklim değişikliğinin dünyanın en büyük çevresel sorunu olduğunu vurgulamıştı. Bu
sorunun farkındaysak hem dünyaya neler yapabileceğimizi gösterebilir hem de
dünyayı da bu yönde çalışmaya çağırırken inandırıcı oluruz. Ancak önce zihinsel
sansürlerimizi kaldırmalı temiz bir enerji sistemine geçişin hem ekonomi hem de
toplum için daha hayırlı olduğunu kabul etmeliyiz.
AKP hükümeti ise bugüne kadar, iklim değişikliği ile mücadelede somut bir yol
haritası çizmiş ya da hedefler koymuş değil. Hesap kitap yapılmamış,
politikacılar ve bürokratlar da hiçbir veri olmadan rahatça istediğini
söyleyebiliyor.
Türkiye’nin bugün önündeki büyük ödev, Kopenhag toplantısına katılmadan önce
içinde yenilenebilir enerjilerin, enerji verimliliğinin bulunduğu bir yol
haritası çizmek ve eski tip fosil yakıt bağımlısı kalkınma modelinden
uzaklaşmaktır. Bu sayede Kopenhag’da sorumluluk alan ülkeler arasında olabilecek
olan Türkiye’nin diğer ülkelere de bu yönde baskı yapabilmesi
kolaylaşacaktır.
Hilal ATICI / Greenpeace İklim ve Enerji Kampanyası
Sorumlusu
0 Yorum
Yorum Yap