Kentleşme ve mimarlıkta “kimlik” kavramını “dar” değil, “geniş” anlamda ele almakta çok büyük yarar vardır. Başka bir deyişle, “kimlik” kavramı nüfus kâğıdı boyutuna indirilmemelidir. Aksi takdirde, eski mimarlık tarihçilerinin -ki bu tarihçilerin büyük bir bölümü sanat tarihçisiydi-, mimarlık tarihini, yapıların tasviriyle eşdeş gördükleri gibi kimlik kavramı, yetersiz bir biçimde salt fiziksel verilerle sınırlı kalabilir.
Bu nedenle “bu alanlarlarda kimlik” çözümlemelerini daha geniş bir perspektifle gerçekleştirmek ve hattâ kent veya yapıyla ilgili bir “kimlik” değerlendirmesinde bulunan kişinin o yapı veya kentle olan ilişkisinin ne olduğunun da ortaya konması gerekir. Salt fiziksel görüntülerin simgeleriyle kimliğin belirlenmesinin yeterli olamayacağı varsayımından hareketle, mimarlık veya kent bilimiyle ilgili toplumsal ve ekonomik verilerin sonucunda oluşan “kimlik” kavramı çokboyutlu olup, kişisel yaptırımlarla bir kente veya bir mimarlık eylemine kazandırılacak bir “şey” değildir. Ancak, fiziksel olanla tinsel olanın bir bütünlük içinde ele alınmasıyla gerçek bir “kimlik”ten söz etmek olasıdır. Ancak böyle bir kimlik oluşumunun da nesnelliği tartışılır.
Tarihsel süreç içinde, bir yöreye, bir kente veya bir mimarlık ürününe bir kimlik kazandırma çabasına rastlamak olanaklıdır. Ancak bu çabaların uzun ömürlü bir sonuç verdiği söylenemez. Eklektik (seçmeci) bir yaklaşımın sonucunda “nüfus kâğıdına veya kimlik kartına” benzer boyutta mimarlık uç ürünleri ortaya çıkmıştır. Örneğin, Cumhuriyet tarihimizin hemen öncesinde başlayan Birinci Ulusal Mimarlık akımı veya 1940-1950’li yıllarda egemen olan İkinci Ulusal Mimarlık çalışmaları seçmeciliğin sonuçlarıdır.
Kuşkusuz “kimliğin”, çeşitli alt sistemlerin bir bütünlük içinde biraraya gelmesi sonucu ortaya çıktığı kabul edilirse, ortaya çıkan “şey”in tanımlanması doğal olarak bir alt sisteme bağlı olarak yapılamaz. O “şey” alt sistemlerin karşılıklı dinamik ilişkileri içinde oluşmuştur. Bu ilişkiler içinde bir alt sistemin öne çıkması söz konusu olabilir, ancak bu öne çıkma sistemin, başka deyişle o kentin gerçek kimliğini yeterince nesnel tanımlayamaz. Bu alt sistem bir renktir, bir malzemedir, insanların giysileridir, trafiktir, binaların mimari usluplarıdır, gökdelenlerdir, gürültüdür, sokak köşelerinde veya avlularındaki müziktir, sokak ilanlarıdır...
Kuşkusuz bu alt sistemleri saymakla bitiremeyiz. Ancak, kentle ilgili bir değerlendirme yapıldığında, yukarıda dile getirilen alt sistemlerden değerlendiriciyi en fazla etkileyenin veya etkileyenlerin öne çıktığı da bir gerçektir. Başka bir deyişle, değerlendiricinin zihninde kentle veya tek yapıyla ilgili olarak oluşan bir veya birden fazla imaj söz konusudur. Dolayısıyla, kentle ilgili bir kimlik değerlendirmesi yapıldığında öznenin, yani değerlendiricinin kenti alımlarken, onun için hangi alt sistemin öne çıktığı önem kazanmaktadır. Başka bir deyişle, kent kimliğiyle ilgili yargı, öznenin kentsel değerleri öznel olarak değerlendirmesi sonucunda verilmektedir.
Öznenin değer sistemi sonucunda kentle ilgili ortaya çıkan “kimlik” tanımı görüldüğü gibi nesnel değil, özneldir. Böyle bir kabulden hareket edildiğinde “kimlik” sorunu özne ile nesne arasındaki bir alımlama olgusunun sonucudur. Öznenin bir kenti kendi değer sistemine göre alımlaması ve buna bağlı yargılaması nedeniyle bütün özneler için bu değerlemenin geçerli olamayacağı doğaldır.
Günümüzde sık sık dile getirilen konulardan biri de bir kente bir yerleşim bölgesine veya tek bir yapıya kimlik kazandırmaktır. Acaba, bir kente tek bir kimlik kazandırmak olanaklı mıdır veya doğru mudur? Veya, bir kente, hele bu kent çağların birikimleriyle oluşmuş bir kent ise, ona yeni bir vizyon kazandırma çabası içinde, yeni bir “kimlik” kazandırmadan söz edilebilir mi? Kentleşmenin dinamik bir süreç olduğu kesinken, acaba bir kente çeşitli nedenlerle yeni “yapay” kimlikler kazandırmak ne kadar doğrudur?
Bütün bu sorulara yanıt vermek gerekir. Kanımca, “kimlik” yapay olarak bir kente kazandırılacak bir olgu değildir. Mevcut verilerin oluşturduğu bir kimliğin nesnel olarak çözümlenmesi yapılmadan, mevcut bütün ekonomik sosyal, psikolojik, kültürel alt sistemler incelenmeden, bir kente veya onun bir bölgesine kimlik önerilerinde bulunmak, orada yaşayanlara yapılacak en büyük saygısızlık olur. Kentin kimliği doğal olarak o kentte yaşayanların yarattığı bir olgudur. Bu olgu içinde yerel yönetimlerin görevinin de toplumsal değerlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmadan öteye gitmemelidir. Toplumsal değerlerin ortaya çıkartılması, yaşatılması, kültürel süreklilik gibi sorunların sağlıklı bir “kimlik” oluşturmada önemli rol oynacağı doğaldır. Dolayısıyla, “kimlik” sorunu kompleks ve çokboyutlu bir olgudur ve doğal bir süreç içinde belirginleşir. Tek yapı düzeyinde de “kimlik” olgusu çevre gereksinmelerinin çeşitliliği, yeni yapı teknolojileri, çevre koşulları ve yeni işlevlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Osmanlı veya Selçuklu mimari üsluplarını kullanarak, bir yerleşim bölgesine “kimlik” kazandırmak yanlıştır. Var olan eski kültür yapılarını aynen korumak ise, yukarıda sözü edilen “toplumsal değerleri” ortaya çıkarmaktır. Ancak, salt bu görevin yerine getirilmesiyle de kentsel kimliğin oluşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Ayrıca yeni bir yapıda, yöredeki egemen fiziksel görünüm özelliklerinden yararlanarak cephe düzenlemelerine gitmek de, genelde bir “kimlik” arayışı olarak değerlendirilse de, gerçek bir “kimlik” olgusundan söz edilemez. Bir yöreye kimlik kazandırmak o yöreye salt fiziksel birliktelik sağlamakla eşdeş değildir. Yeni kullanım modelleri, işlevler, tipolojiler, teknolojiler yörenin kimlik kazanmasına neden olan unsurlardır. Taklit etmeden, talep ve kaynakları doğru kullanarak inşa etmek kentleri planlamak “kimlikli” fiziksel mekânları yaratmanın en doğru yoludur.
Her şeyin değiştiği gibi, kentlerimiz de, mimarlığımız da değişecek ve yeni “kimliklere” sahip olacaklardır. Doğru yaklaşım, yeni “kimliklerin” doğru oluşmasını sağlamaktır. Kuşkusuz, yeni kimliğin oluşması için eski değerlerin yok edilmesi akla gelmemelidir. Eski değerleri koruyarak yeni “kimlik”leri oluşturmak, kültürel sürekliliğin bir gereği olmalıdır. Aksini düşünmek, yani eskiyi yıkarak yeni bir “kimlik” arayışı içinde olmak barbarlıkla, vandalizmle eşdeştir. Eskiyi koruyarak yeni “kimlikler” oluşturmak gelişmişliğin aydınlanmanın bir sonucudur.
Sonuç olarak denebilir ki, “kimlik” bir kentin veya mimarlık ürününün tek bir alt sisteme bağlı özelliği değil, çokboyutlu ve çeşitli alt sistemlerin bileşkesi olan bir olgudur. Yerel yönetimlerin “kimlik” kazandırma çabası olabilir, ancak bir kentin kimliğini oluşturma o kenti yaşayanların doğrudan veya dolaylı maddi ve (manevi) tinsel katkılarıyla gerçekleşebilir. Genellikle, kenti veya mimarlık ürününü yaşayanın zihninde oluşanlar kentle veya mimari ürünle ilgili imaj olup, “kimlik”le her zaman eşdeş değildir.
İmajın oluşumunda genelde fiziksel verilerin ağırlıklı olması kentin kimliğinin tanımı için yeterli olmayabilir. Kent veya mimarlık ürünüyle ilgili olarak nesnel bir “kimlik”ten söz etmenin çok zor olduğu, ancak belki intersubjektif (öznelerarası) bir “kimlik” olgusundan söz etmenin daha doğru olacağı kabul edilmelidir. Ayrıca, özellikle bir kentin “kimlik” yönünden değerlendirilmesinde, çoğu kez birden fazla “kimliğin” dile getirilebileceği de bilimsel bir gerçektir.
KAYNAKLAR
• Şentürer, A.; “Mimarlıkta, Estetikte, Tasarımda, Eğitimde Eleştirel Yaklaşım”, Yapı Yayın-106, İstanbul, 2004.
• Güvenç, B.; “Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/1549, Ankara, 1994.
• Sözen, I.Y.; “Kimliğimiz Açısından Kültür Mirasının Önemi, “Çağdaş Kültürümüz, Olgular-Sorunlar”, Cem Yayınevi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Yay.: 2, S.445-454, İstanbul, 1991.
• Sayın, Ş.; “Kültür Kimliği Sorunu”, Çağdaş Kültürümüz, Olgular-Sorunlar, Cem Yayınevi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Yay.: 2, S.17-24, İstanbul, 1991.
• Tapan, M.; “Mimarlıkta Değerlendirme”,
İTÜ Vakfı Yay., İstanbul, 2004.
Yapı, 284
Bu nedenle “bu alanlarlarda kimlik” çözümlemelerini daha geniş bir perspektifle gerçekleştirmek ve hattâ kent veya yapıyla ilgili bir “kimlik” değerlendirmesinde bulunan kişinin o yapı veya kentle olan ilişkisinin ne olduğunun da ortaya konması gerekir. Salt fiziksel görüntülerin simgeleriyle kimliğin belirlenmesinin yeterli olamayacağı varsayımından hareketle, mimarlık veya kent bilimiyle ilgili toplumsal ve ekonomik verilerin sonucunda oluşan “kimlik” kavramı çokboyutlu olup, kişisel yaptırımlarla bir kente veya bir mimarlık eylemine kazandırılacak bir “şey” değildir. Ancak, fiziksel olanla tinsel olanın bir bütünlük içinde ele alınmasıyla gerçek bir “kimlik”ten söz etmek olasıdır. Ancak böyle bir kimlik oluşumunun da nesnelliği tartışılır.
Tarihsel süreç içinde, bir yöreye, bir kente veya bir mimarlık ürününe bir kimlik kazandırma çabasına rastlamak olanaklıdır. Ancak bu çabaların uzun ömürlü bir sonuç verdiği söylenemez. Eklektik (seçmeci) bir yaklaşımın sonucunda “nüfus kâğıdına veya kimlik kartına” benzer boyutta mimarlık uç ürünleri ortaya çıkmıştır. Örneğin, Cumhuriyet tarihimizin hemen öncesinde başlayan Birinci Ulusal Mimarlık akımı veya 1940-1950’li yıllarda egemen olan İkinci Ulusal Mimarlık çalışmaları seçmeciliğin sonuçlarıdır.
Kuşkusuz “kimliğin”, çeşitli alt sistemlerin bir bütünlük içinde biraraya gelmesi sonucu ortaya çıktığı kabul edilirse, ortaya çıkan “şey”in tanımlanması doğal olarak bir alt sisteme bağlı olarak yapılamaz. O “şey” alt sistemlerin karşılıklı dinamik ilişkileri içinde oluşmuştur. Bu ilişkiler içinde bir alt sistemin öne çıkması söz konusu olabilir, ancak bu öne çıkma sistemin, başka deyişle o kentin gerçek kimliğini yeterince nesnel tanımlayamaz. Bu alt sistem bir renktir, bir malzemedir, insanların giysileridir, trafiktir, binaların mimari usluplarıdır, gökdelenlerdir, gürültüdür, sokak köşelerinde veya avlularındaki müziktir, sokak ilanlarıdır...
Kuşkusuz bu alt sistemleri saymakla bitiremeyiz. Ancak, kentle ilgili bir değerlendirme yapıldığında, yukarıda dile getirilen alt sistemlerden değerlendiriciyi en fazla etkileyenin veya etkileyenlerin öne çıktığı da bir gerçektir. Başka bir deyişle, değerlendiricinin zihninde kentle veya tek yapıyla ilgili olarak oluşan bir veya birden fazla imaj söz konusudur. Dolayısıyla, kentle ilgili bir kimlik değerlendirmesi yapıldığında öznenin, yani değerlendiricinin kenti alımlarken, onun için hangi alt sistemin öne çıktığı önem kazanmaktadır. Başka bir deyişle, kent kimliğiyle ilgili yargı, öznenin kentsel değerleri öznel olarak değerlendirmesi sonucunda verilmektedir.
Öznenin değer sistemi sonucunda kentle ilgili ortaya çıkan “kimlik” tanımı görüldüğü gibi nesnel değil, özneldir. Böyle bir kabulden hareket edildiğinde “kimlik” sorunu özne ile nesne arasındaki bir alımlama olgusunun sonucudur. Öznenin bir kenti kendi değer sistemine göre alımlaması ve buna bağlı yargılaması nedeniyle bütün özneler için bu değerlemenin geçerli olamayacağı doğaldır.
Günümüzde sık sık dile getirilen konulardan biri de bir kente bir yerleşim bölgesine veya tek bir yapıya kimlik kazandırmaktır. Acaba, bir kente tek bir kimlik kazandırmak olanaklı mıdır veya doğru mudur? Veya, bir kente, hele bu kent çağların birikimleriyle oluşmuş bir kent ise, ona yeni bir vizyon kazandırma çabası içinde, yeni bir “kimlik” kazandırmadan söz edilebilir mi? Kentleşmenin dinamik bir süreç olduğu kesinken, acaba bir kente çeşitli nedenlerle yeni “yapay” kimlikler kazandırmak ne kadar doğrudur?
Bütün bu sorulara yanıt vermek gerekir. Kanımca, “kimlik” yapay olarak bir kente kazandırılacak bir olgu değildir. Mevcut verilerin oluşturduğu bir kimliğin nesnel olarak çözümlenmesi yapılmadan, mevcut bütün ekonomik sosyal, psikolojik, kültürel alt sistemler incelenmeden, bir kente veya onun bir bölgesine kimlik önerilerinde bulunmak, orada yaşayanlara yapılacak en büyük saygısızlık olur. Kentin kimliği doğal olarak o kentte yaşayanların yarattığı bir olgudur. Bu olgu içinde yerel yönetimlerin görevinin de toplumsal değerlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmadan öteye gitmemelidir. Toplumsal değerlerin ortaya çıkartılması, yaşatılması, kültürel süreklilik gibi sorunların sağlıklı bir “kimlik” oluşturmada önemli rol oynacağı doğaldır. Dolayısıyla, “kimlik” sorunu kompleks ve çokboyutlu bir olgudur ve doğal bir süreç içinde belirginleşir. Tek yapı düzeyinde de “kimlik” olgusu çevre gereksinmelerinin çeşitliliği, yeni yapı teknolojileri, çevre koşulları ve yeni işlevlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar.
Osmanlı veya Selçuklu mimari üsluplarını kullanarak, bir yerleşim bölgesine “kimlik” kazandırmak yanlıştır. Var olan eski kültür yapılarını aynen korumak ise, yukarıda sözü edilen “toplumsal değerleri” ortaya çıkarmaktır. Ancak, salt bu görevin yerine getirilmesiyle de kentsel kimliğin oluşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Ayrıca yeni bir yapıda, yöredeki egemen fiziksel görünüm özelliklerinden yararlanarak cephe düzenlemelerine gitmek de, genelde bir “kimlik” arayışı olarak değerlendirilse de, gerçek bir “kimlik” olgusundan söz edilemez. Bir yöreye kimlik kazandırmak o yöreye salt fiziksel birliktelik sağlamakla eşdeş değildir. Yeni kullanım modelleri, işlevler, tipolojiler, teknolojiler yörenin kimlik kazanmasına neden olan unsurlardır. Taklit etmeden, talep ve kaynakları doğru kullanarak inşa etmek kentleri planlamak “kimlikli” fiziksel mekânları yaratmanın en doğru yoludur.
Her şeyin değiştiği gibi, kentlerimiz de, mimarlığımız da değişecek ve yeni “kimliklere” sahip olacaklardır. Doğru yaklaşım, yeni “kimliklerin” doğru oluşmasını sağlamaktır. Kuşkusuz, yeni kimliğin oluşması için eski değerlerin yok edilmesi akla gelmemelidir. Eski değerleri koruyarak yeni “kimlik”leri oluşturmak, kültürel sürekliliğin bir gereği olmalıdır. Aksini düşünmek, yani eskiyi yıkarak yeni bir “kimlik” arayışı içinde olmak barbarlıkla, vandalizmle eşdeştir. Eskiyi koruyarak yeni “kimlikler” oluşturmak gelişmişliğin aydınlanmanın bir sonucudur.
Sonuç olarak denebilir ki, “kimlik” bir kentin veya mimarlık ürününün tek bir alt sisteme bağlı özelliği değil, çokboyutlu ve çeşitli alt sistemlerin bileşkesi olan bir olgudur. Yerel yönetimlerin “kimlik” kazandırma çabası olabilir, ancak bir kentin kimliğini oluşturma o kenti yaşayanların doğrudan veya dolaylı maddi ve (manevi) tinsel katkılarıyla gerçekleşebilir. Genellikle, kenti veya mimarlık ürününü yaşayanın zihninde oluşanlar kentle veya mimari ürünle ilgili imaj olup, “kimlik”le her zaman eşdeş değildir.
İmajın oluşumunda genelde fiziksel verilerin ağırlıklı olması kentin kimliğinin tanımı için yeterli olmayabilir. Kent veya mimarlık ürünüyle ilgili olarak nesnel bir “kimlik”ten söz etmenin çok zor olduğu, ancak belki intersubjektif (öznelerarası) bir “kimlik” olgusundan söz etmenin daha doğru olacağı kabul edilmelidir. Ayrıca, özellikle bir kentin “kimlik” yönünden değerlendirilmesinde, çoğu kez birden fazla “kimliğin” dile getirilebileceği de bilimsel bir gerçektir.
KAYNAKLAR
• Şentürer, A.; “Mimarlıkta, Estetikte, Tasarımda, Eğitimde Eleştirel Yaklaşım”, Yapı Yayın-106, İstanbul, 2004.
• Güvenç, B.; “Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları/1549, Ankara, 1994.
• Sözen, I.Y.; “Kimliğimiz Açısından Kültür Mirasının Önemi, “Çağdaş Kültürümüz, Olgular-Sorunlar”, Cem Yayınevi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Yay.: 2, S.445-454, İstanbul, 1991.
• Sayın, Ş.; “Kültür Kimliği Sorunu”, Çağdaş Kültürümüz, Olgular-Sorunlar, Cem Yayınevi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Yay.: 2, S.17-24, İstanbul, 1991.
• Tapan, M.; “Mimarlıkta Değerlendirme”,
İTÜ Vakfı Yay., İstanbul, 2004.
Yapı, 284

0 Yorum
Yorum Yap