28 Şubat 1997 postmodern darbesinin 12. yıldönümünü
üzüntülü, kızgın ve eleştirel bir bakış açısı içinde yaşadığımız geçen hafta
Radikal İki’de çıkan, “Hükmetmek mi, yönetmek mi?” başlıklı
yazımda, askeri darbelerin ya da müdahalelerin ve siyasete siyaset dışı
(yargının açtığı parti kapatma davaları gibi) müdahalelerin, toplumu yönetmek
değil topluma hükmetmek amacını güttüğünü, bu nedenle de, hem ahlaki ve
demokratik hukuk normları temelinde, hem de siyasi olarak reddedilmesi
gerektiğini önermiştim.
Yazımda, yönetmek ve liderlik yerine hükmetmek ve egemenlik kurmak isteğinin
tek parti dönemlerinde de (1930’lar CHP tek parti dönemi, Demokrat Parti’nin son
dönemleri ve bir gerçeklik değil ama olasılık ya da risk olarak bugünkü AKP
çoğunluk hükümeti gibi) ortaya çıkabileceğini vurguluyordum. Aynı zamanda da,
bugünün Türkiye’sinde artık hükmetmek ve egemenlik kurmak temelinde hareket eden
yönetim zihniyetinden vazgeçmenin bir gereklilik olduğunu; yönetmek ve liderliğe
dönük bir yönetim zihniyetini başta devlet aktörleri olmak üzere, siyasi
partilerin içselleştirmesine dönük toplumsal taleplerin de giderek
yaygınlaştığını ve güçlendiğini öneriyordum.
Yönetmek ve liderlik için toplumsal talep
Hükmetmek değil yönetmek ve liderlik için güçlü taleplerin yapıldığı
alanların ve aktörlerin başında kentler ve kent yönetimleri geliyor. Türkiye 29
Mart 2009’da yerel seçimlerini yapacak. Seçimler giderek siyasetin ana gündem
maddesi oluyor. Bu seçimler bir kere daha ortaya çıkarıyor ki, kentlerimiz artık
hükmedilme, üzerinde egemenlik konulma, kendisine sadece oy verecek bir müşteri
olarak yaklaşılma ve boş vaatler istemiyorlar. Aksine, hangi il ya da hangi
ölçekte yönetim birimi olursa olsun, kentlerde hep talep edilen ve oy verme
eğilimini belirleyecek olan olgu ve ölçüt, hangi partinin “gerek işsizlik,
yoksulluk, ekonomik istikrar gerekse de daha sağlıklı, düzenli, güvenli ve etkin
bir kent yaşamı için vizyon temelli ve inandırıcı bir söylem ve programa sahip
olduğu” olacak. Kentler, kendi sorunlarına çözümü amaçlayan, bu çözüm için
politika ve program üreten, yönetim anlayışında karar alma süreçlerine katılım
ve rızayı önplana çıkartan başkan adaylarına ve siyasi partilere oy
verecekler.
Kentler hükmetmeyi değil yönetimi, egemen olmayı değil liderliği tercih
ediyor.
Kentlerin başkan adaylarından ve siyasi partilerden talep ettikleri yönetim
ve liderlik tercihin, çok anlaşılır ve rasyonel bir tercih. Çünkü kentler,
1980’lerden başlayarak, özellikle 1990’lardan bugüne Türkiye’nin içinden geçtiği
değişim ve dönüşüm sürecinin yaşandığı ana mekânların başında geliyor ve bu
süreçte kendileri de çok ciddi bir dönüşüm yaşadı/yaşıyorlar. Bu süreç
Türkiye’nin küreselleşme sürecidir. Bu süreç, AB ile tam üyelik müzakerelerinin
başlanmasıyla ivme kazanan Türkiye’nin Avrupa dönüşümü sürecidir. Bu süreç,
Türkiye’de siyasi alanda merkez sağ ve merkez solun zayıflamasına, hatta bu
alanda bulunan önemli partilerin (ANAP gibi) bugün yok olma sorunuyla
karşılaştığı bir süreçtir. Ve bu süreç, 1994 yerel seçimlerinden başlayarak,
giderek güçlenen ve 2002’den bugüne çoğunluk hükümetiyle Türkiye’nin yönetimini
üstlenen AKP’yi yaratmış bir süreçtir.
Türkiye’nin içinden geçtiği değişim ve dönüşüm sürecinin içerdiği boyutları
çoklaştırabiliriz. Ama önemli olan ve asıl altını çizmek istediğim nokta şu:
Türkiye’nin değişim dönüşüm sürecinin yaşandığı, yaygınlaştığı ve derinleştiği
en önemli ölçek ya da mekân kenttir. Kent, Türkiye’nin küreselleşme sürecinin,
Avrupa dönüşüm sürecinin, yani sermaye ile mekânın, girişim ile mekânın, insan
haklarıyla mekânın, estetik ile mekânın ilişkiye girdiği ve müzakere edildiği
ana alandır. Aynı zamanda, kent, 1990’lardan bugüne bir partinin Türkiye’yi
yönetmek iddiasının gerçekçi ve inandırıcı olması için birinci değerlendirme
ölçütüdür. Yerel seçimleri kazanmak, ilk önce Refah Partisi, şimdi AKP örneğinde
olduğu gibi, genel seçimlerde başarılı olmanın ve Türkiye’yi yönetme iddiasının
gerçekleşmesinin önkoşulu oldu. Güçlü AKP hükümeti gerçeğini, AKP’nin yerel
yönetimlerdeki gücünden soyutlayarak anlamak ve açıklamak mümkün değildir.
Kent nasıl anlaşılmalı?
Kent, Türkiye’yi anlamanın ve yönetmenin ana mekânı olma yolunda giderek
önemini artıran bir toplumsal ve fiziki mekândır. Türkiye’nin değişimini ve
dönüşümünü anlamak, İstanbul’u, İzmir’i, Kayseri’yi, Eskişehir’i, Diyarbakır’ı,
Gaziantep’i, Çorum’u, Adıyaman’ı ve daha bir sürü kentimizi ve bu kentlerimizin
yaşadığı değişimi, dönüşümü anlamadan mümkün değildir. Tüm bu kentlerimiz,
sermaye ile mekânın kesişme ve müzakere alanlarıdır; tüm bu kentlerimiz sadece
yerel değil, küreselleşen ve AB süreci bağlamında bölgeselleşen mekânlardır.
Diğer bir deyişle kent, yerel-ulusal-bölgesel-küresel etkileşim ağlarının
kesiştiği sosyal ve fiziki bir mekândır.
Bu bağlamda da, kent artık sadece belediye, yerel yönetim, yerel ölçeğe
indirgenemeyecek karmaşık ve çokboyutlu yapıya sahiptir. Bugün kent dediğimiz
zaman, sadece (a) belediye değil, aynı zamanda da, (b) sanayi ve ticaret
odaları, (c) genç işadamı ve kadın girişimcilik dernekleri, (d) sivil toplum,
(e) üniversite ve (f) yerel medya gibi farklı ekonomik, sivil ve eğitim
aktörlerini içeren çokaktörlü bir mekân yönetiminden bahsediyoruz. Bu yönetim
sadece yerel değil, ulusal-bölgesel-küresel ağlar ve kurumlar ile etkileşim
içinde hareket ediyor. Bugün Türkiye’de, özellikle Anadolu’da, Kayseri,
Eskişehir, Konya, Çorum vb. tüm başarılı olmuş kentlerde, kent yönetiminin tüm
bu aktörlerin işbirliğini ve beraber hareketini içerdiğini görüyoruz, ki bu
hareket sadece yerel değil, ağırlıklı olarak bölgesel ve küresel. Aynı şekilde,
bu kentlerin dönüşümünün içerdiği sorunlar, riskler ve belirsizliklerin de,
ancak önerdiğim bu yeni kent anlayışı içinde anlaşılabileceğini düşünüyorum.
AKP, CHP, MHP, DTP
29 Mart yerel seçimlerinde siyasi partilerin alacağı başarı, bu partilerin
kentlerin dönüşen yapıları içinde dile getirdikleri yönetim ve liderlik
taleplerine nasıl, hangi vizyon ve program temelinde yanıt verdiklerine ve bu
yanıtların inandırıcılık derecesine bağlı olacaktır. Bu seçimlerde başarılı
olmuş bir AKP’yi, 2011 genel seçimlerinde de sandıkta yenmek çok zor olacak. 29
Mart seçimleri bu nedenle AKP için, hem siyasi güç, siyasi meşruiyet ve siyasi
temsil temelinde bir “referandum” niteliğindedir hem de 2011 için çok önemli bir
başarı ölçütü ya da kıstası niteliğindedir. 29 Mart yerel seçimlerinde başarılı
olmuş bir CHP ya da MHP, 2011 için kendilerine daha güven duyacak ve kazanmaya
dayalı bir hazırlama sürecine girme olanağını elde edecekler. MHP’nin ideoloji
partisi olmadan kitle partisi olmaya doğru eğilimi hızlanacak, CHP’nin AKP’yi
sandıkta yenme şansı doğacak. Eğer bu partiler yerel seçimlerde başarısız
olurlarsa, o zaman da, parti içi iktidar mücadelelerine ve değişim taleplerine
sahne olacaklar. Örneğin, AKP’ye karşı İstanbul, Ankara’da başarı elde edememiş
ve bu başarısızlığı İzmir’de ve Ankara Çankaya semti vb. “kilit mekânlar”da
yaşamış ya da bu yerlerde ciddi olarak zorlanmış bir CHP, 29 Mart sonrası çok
ciddi iktidar ve değişim hareketliliğine sahne olacak. Ulusal değil bölgesel
ölçekte güçlü olan DTP, seçimlerde AKP’ye kaybederse, sadece yerel yönetim
alanında değil, Kürt sorununun tartışılma ve müzakere edilme sürecinde de güç
kaybeder. Ama DTP, AKP’ye karşı başta Diyarbakır olmak üzere, Güney ve Doğu
Anadolu’da güçlü olduğu diğer kentleri kazanırsa, o zaman da, DTP hem Kürt
sorununda önemli ve belirleyici aktör olma konumunu sürdürür hem de kimlik
alanına, hizmet alanını da belirleyici bir çalışma alanı olarak gören bir tarzda
kendini yenileme fırsatına sahip olur.
Bu nedenle, 29 Mart, siyasi partiler için farklı nedenlerle çok önemli bir
dönüm noktası oluşturacak, bundan şüphemiz olmasın. Ama, altını çizmem
gerekirse, seçim sonuçlarını belirleyen temel ölçüt, “kentlerin dönüşen yapıları
içinde karşı karşıya kaldıkları sorunlara ve süreçlere hangi partinin hangi
yönetim anlayışı içinde yaklaştığı” olacaktır; yönetmek mi, hükmetmek mi?
E. Fuat Keyman / Koç Üniversitesi
0 Yorum
Yorum Yap