Belediye seçimleri öncesinde vaatler yine havada uçuşuyor. Kentsel dönüşüm
kapsamında, kent emekçilerinin yaşadıkları yerlerden sürgün projelerine karşı
çıkan yok neredeyse. Oysa merkezi yönetim kadar belediyeler de bu süreçte etkili
bir araç. Kentlerdeki rantı, yerleşimleri, arazi bağlarını belirleyen, artık güç
ilişkileri. Sermaye gücünü etkin bir biçimde kullanıyor. Emekçi sınıflar ise
sürekli kaybediyor, yerlerinden oluyor.
Küresel ölçekte tasarım yapan mimarlık ofisinin yeni kentli zenginler için
tasarladığı bir kapalı site projesi kentin en nadide yerlerine, büyük inşaat
sermayesi eliyle dikilebiliyor. Ofisle, politik elit arasındaki kayırmacı ilişki
ne SİT alanı dinliyor, ne doğa harikası. Kurulan site, çok uluslu emlak-yatırım
şirketleri tarafından da küresel emlak pazarında alıcılara sunuluyor. Devlet,
yerel ve küresel sermaye arasında yeni kentsel arazi bağları kuruluyor. O
arazide daha önce yerleşmiş orta sınıf, gece kondu mahallesindeki tüm ilişkiler
çözülüyor. Kentsel topraklardaki mülkiyet ilişkileri yeniden düzenleniyor.
Emekçi sınıflar ve sermayedarlar mekansal olarak ayrıştırılıyor. Mekansal
dışlanma hızla yaygınlaşıyor.
Ulusal ve uluslar arası sermaye tarafından yönlendirilen bu süreçte, modern
kent planlama kurumu kamusal işlevini kaybediyor. Geçmişteki gibi mekanda
yumuşak ve planlı bir ayrışma yok artık. Sert biçimde bariyerlerle kentli
zenginler ve yoksullar ayrıştırılıyor.
Ne Paris ne de İstanbul tesadüf değil
Mekansal bütünlük parçalanarak oluşturulan yeni arazi bağları, kentsel
dönüşüm güç kullanarak sağlanıyor. Tüm dünyada kentlerde sınıfsal çatışma ve
gerilimin yükselmesi bekleniyor. Gerilim artıkça kent yönetimleri
otoriterleşiyor. Gecekondu yıkımlardaki şiddet görüntüleri ve bazı eylemlerdeki
şiddet uygulamaları gelecekteki saldırıların birer provaları olarak öne çıkıyor.
Bu yöndeki gelişmelerin örneklerini, 2004 yılında Paris’teki eyleme yönelik
saldırı, 2008 1 Mayısı’nda İstanbul ve Berlin’deki saldırılar oluşturuyor.
Sadece şiddet değil, aynı zamanda bazı sınıfları güvence altına alacak,
“kapalı refah adacıkları” oluşturuluyor. Diğer yandan, emekçi sınıfları kontrol
altına alacak uygulamalar hayata geçiriliyor. “Sosyal çöküntü alanı” diye tarif
ettikleri semtlerde yaşayan emekçileri yenileme projeleriyle sürüyorlar. Nereye,
polis kontrollü, toplu konut alanlarına...
Kentli alt ve orta sınıflar giderek kaybettikleri kentsel haklar karşısında
isyan etmesinler, kolektif direniş ve eylem örgütlemesinler diye “ortak mit ve
düşman” etrafında maniple ediliyorlar. Ortak mit “güvenlik”, ortak düşman kente
çalışmaya gelen yoksul “yabancılar”.
Seçimlere etkili bir örnek
Londra’da 2000-2008 yılları arasında iki dönem belediye başkanı olan
Ken Livingstone, 2005 Temmuz’da Londra’da meydana gelen
bombalama eyleminden sonra yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Bu yıl insanlık
tarihinde ilk defa kentlerde yaşayan insan sayısı kırları aşmıştır. Londra
büyümeye devam ediyor ve ben bu korkunç eylemin planlayıcılarına şunu
söylüyorum: “Önümüzdeki haftayı izle” Bu eylemde ölenlerimizin cenaze
törenlerini yapacağız ve yasımızı tutacağız ama göreceksin aynı günlerde yeni
insanlar bu kente gelecekler. Burayı kendi yuvaları yapmak ve Londralı olmak
üzere. Çünkü bu onların kendileri olma özgürlüğüdür.
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Londra’nın 2012
Olimpiyatlarını kazanması üzerine, Livingstone, yaptığı ikinci
konuşmada, sadece Londralılara değil dünyaya seslenerek şöyle diyordu; “Bugün
dünyaya özellikle bir şey söylemek istiyorum. Bu saldırı (bombalama) güce ve
güçlüye karşı yapılmış bir terörist saldırı değildir, Başkanlara yada
Başbakanlara yönelik de değildir. Bu saldırı Londra’nın, siyah ve beyaz ırktan,
Müslüman Hristiyan, Hindu yada Yahudilere, genç ve yaşlı sıradan emekçi
sınıflarını hedef almıştır. Biz amacın ne olduğunu biliyoruz. Gelecek günlerde
hava alanlarımıza, limanlarımıza, tren garlarımıza bakın, bu alçak saldırıdan
sonra da, bu ülkeye Britanya dışında dünyanın her yanından kendi geleceklerini
kurmak, rüyalarını gerçekleştirmek üzerine gelen insanları göreceksiniz”.
Ken Livingstone, 1981’de Londra Büyük Şehir Konseyi’nin başkanıydı ve
Neoliberalizmin en güçlü politik uygulayıcılarından biri olan İngiliz Başbakanı
Thatcher tarafından 1986’da görevinden alındı. Bu yıllar İngiltere’de
uluslararası sermayenin genişletilmiş yeniden üretimin bir parçası olarak
kentsel alanlardan yatırım yapmaya başladığı ve kentsel dönüşümün başladığı
yıllardır. Livingstone’un Belediye Başkanı olarak 2000 yılında geri dönmesi ve
2004 yılında İşçi Partisi’nden aday gösterilmemesine rağmen bağımsız aday olarak
ikinci kez seçilmesi, 1980’lerden 2000’lere kadar kentsel dönüşüm sürecinde
kaybeden sınıfların oylarıyla gerçekleşti.
İktisat dergisinin son sayısında, kentsel dönüşümün ekonomi politiğini ele
alan yazısında Hatice Kurtuluş, “Kapitalizmin yeni-liberal evresinde kentsel
dönüşümün politik ekonomisini kavramak için daha iyi bir örnek olabilir mi?”
diye soruyor. Hemen şu soruyu ilave ediyoruz: “İşçilerin, emekçilerin, kent
yoksullarının karar mekanizmalarında etkili olmaları, yerel seçimlerdeki kendi
adayları etrafında oluşturdukları güçten geçmiyor mu?” Güç yoksa sürgün
kaçınılmaz...
[Sayfa]
Kentsel dönüşüm, siyaset ve dışlanma
İktisat dergisi son sayısını “kentsel dönüşüm”e ayırmış. Kentsel dönüşüm
kavramı bugünlerde yerel yöneticiler tarafından sık sık kullanılan kavramlardan
biri. Bu kullanım biçimi ile sanki yeni bir uygulamadan söz ediliyor. “Oysa bu
kavramın, özellikle de bugünkü kullanım biçimiyle, yeni bir yönetim veya
planlama biçimi ile bir ilişkisi yok. Yalnızca yatırımcılara engel teşkil eden
mülkiyet problemini kamu gücünü kullanarak amaçlarına göre çözmeyi, daha kolay
iş görmelerini sağlıyor. Buna bir de ayrıcalık yaratacak bir biçimde imar
kısıtlamalarının kaldırılmasını, özel yasalarla mevzuatta boşluklar
yaratılmasını eklerseniz, kentsel dönüşüm kavramının daraltılmış bir katılım ile
gelişen siyasal iradeye işaret ettiği görülüyor” diyor yazısında Korhan Gümüş.
Kentsel dönüşüm sürecinde ayrıca dışlayıcı bir dil de inşa ediliyor.
Başbakanın; “gecekondular, kentleri kuşatan bir urdur” ve TOKİ Başkanının da
“Türkiye’de terör, uyuşturucu, psikolojik olumsuzluklar, devlete çarpık bakma,
eğitimsizlik ve sağlık problemlerinin temelinde gecekondu bölgelerinin
bulunduğu; ve bu mahallelerin esrar, eroin, kadın ticareti yapan yanlış
insanların mekanları olduğu yönündeki ifadeleri bu eğilimin akla gelen ilk
örnekleridir. Şükrü Aslan yazısında çarpıcı örneklerle anlatıyor dışlayıcı dil
gelişimini.
Dergide, Gümüş’ün kentsel dönüşümün siyasetle ilişkisini, Aslan’ın
dışlayıcı dili ortaya koyduğu yazılarının yanı sıra konunun bir çok boyutunu
ortaya koyan yazılar bulunuyor: Dönüşümün ekonomi politiğinden TOKİ örneğine,
Şifa Mahallesi’ndeki yıkıma karşı direnişten kentsel dönüşümün hukuksal
boyutlarına uzanan...
0 Yorum
Yorum Yap