İstanbul üzerine konuşan, tartışan çok. Binlerce yıllık
mirası hızla gelişen iletişim teknolojileri sayesinde dünya çapında da görünür
oldu. Ekonomik kriz şartları nasıl değiştirir bilinmez ama önümüzdeki iki üç yıl
içinde şimdi olduğundan çok daha fazla alan kültür ve sanatla uğraşan insanların
hizmetine açılacak. Ancak bu kadar hızlı bir dalganın ardında Mimar
Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melih
Görgün’ün dediği gibi “ölü balıklar” kalmaması
gerekiyor.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Kent
ve Sanat” Forumu, yurtiçi ve yurtdışından birçok kültür sanat aktörünü
bir araya getirdi. Melih Görgün toplantının fikirsel anlamda
ortaya çıkışını, “Kent içi dinamiklerinden yola çıkarak, kent tasarımını,
sanatını ve kültür politikalarını nasıl ele alabiliriz diye düşündük” sözleriyle
özetliyor. Forum çoğunlukla genç sanatçılara ve sanatçı adaylarına yönelik.
Çünkü demin bahsettiğimiz ölü balıklar arasında yer alma ihtimali en yüksek
olanlar belki de onlar. Görgün’e göre bu sorun ele alındığında ortaya çıkan
gerçek ciddi strateji ve politika eksiklikleri. İstanbul gibi devasa bir
kültürel hazinenin ortasında kaybolup gitmek de fazlasıyla kolay. Kent ve Sanat
Forumu, bu ve bağlantılı yapısal eksiklikleri gidermek için yaratılmış bir
platform. Görgün’e göre konuşulanların bir etki yaratması için ortaya çıkan
raporların bir yayın haline getirilmesi gerekiyor. Forum özelinde var olan
kalıcılık ve sürdürülebilirlikle ilgili durum, İstanbul’daki kültür sanat
alanında da geçerli. Görgün şu sözlerle devam ediyor; “İstanbul’da mutlaka
sanatın pratiğinden iyi bir planlamayla yararlanmak gerekiyor.”
Kültür rantı
“İstanbul zaten iki bin yıllık bir kültür mirasının merkezi, dışarıya açılmak
için herhangi bir imaja ihtiyacı yok.”
Thomas Sevcik’in sözlerinden alıntı yaparak konuşmaya
başlıyor Avrupa Kültür Derneği Başkanı Mahir Namur ve devam
ediyor; “İstanbul’un tasarıma da, kültür politikalarına da ihtiyacı var, ama
öncelikli olarak üzerinde durulması gereken konu kentlilik bilinci ve kentliye
hizmet edilmesi. Politikacılar bu kelimeleri alıp kullanıyorlar ve bir şey
yapmadıkları halde kendilerini bir şey yapıyormuş gibi gösteriyorlar.”
Kent ve sanat kelimeleri yan yana geldiğinde konunun dönüp dolaşıp politikaya
gelmeyeceğini sanıyorsanız çok iyi niyetlisiniz demektir. Namur, kültür
politikalarının çok tartışılır olmasını, talebe bağlıyor; bu talebi de kültür
üzerinden oluşturulan ranta. “Çağdaş sanatı bu tip çıkarları destekleyen değil,
toplumu yücelten ve insanları birbirine yakınlaştıran bir araç olarak
kullanmalıyız” diyor. Bu noktada İstanbul 2010 için bir paragraf açmak zorunlu.
“Avrupa Kültür Başkenti Ajansı İstanbul 2010’u katılımcı bir proje olarak vaat
ettiler. Kent dinamikleri içinde yer alan aktörleri bu işin içine dahil etmeleri
gerekiyordu, ama ne yazık ki bu konuda gerçek bir çaba göstermediler.”
Kentteki en eski sanat kurumlarından Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’yle organik bir bağ oluşturulmaması da Mahir Namur’u rahatsız
etmiş. Son olarak işin ticari boyutuna değiniyor. “Ben banka galerilerini veya
buna benzer ticari oluşumları hiç suçlamıyorum. Onlar zaten belli bir zümre
yaratıp onun üzerinden rant elde etmek için var olan yapılar. Ancak her
endüstride olan bir rekabet kurulunun kültür sanat alanında da olması lazım.
İstanbul 2010 için sivil toplum oluşumları ve özel girişimler aynı şartlarda
davet ediliyor. Bu kültür akışındaki aksaklıkla ilgili bir sorun. Devlet, özel
sektör ve sivil toplum, kültür politikalarının doğru işlemesi için bir denge
içinde olmalı” diyor.
0 Yorum
Yorum Yap