‘Varoşları dolduran milyonlarca insanın karın
guruldamasını devrimin ayak sesi sanmıştık. Oysa o insanlar açtı …’
‘Kendini yönetmek kenti yönetmektir; kenti yönetmek ülkeyi yönetmektir’
sempatik ve fazlasıyla demokratik bir slogan olmasına rağmen yüzyılın bütün kafa
karışıklığına toslamakta ve iktidarın tuzağına her an düşecekmiş gibi
durmaktadır. ‘Demokrasi denilen şey, totaliter ve asla demokratik olamayacak bir
dünyanın önümüze sunduğu en tehlikeli tuzaktır. Aynı dünya, ondan çok önceleri
bize güven ve samimiyetin tehlikesini de öğretmişti.’ Çünkü sahici ve saf bir
demokrasi iktidara talip olmaz; iktidarı zorlar ve değiştirir. Geçen yüzyılın
devrim tarihi, iktidar istemini barındıran en meşru ve en insani hareketlerin
bile milyonlarca cinayetiyle dolup taşmıştır. Merkezi yönetim ile yerel yönetim
arası gerilimlerin tarihi ilk imparatorluk toplumlarına dayanmasına rağmen
özellikle 20. yy demokrasi tarihinin en önemli figürlerinden biri olmuştur.
Sisteme alternatif hareketlerin yönlendirdiği yerel yönetim pratikleri toplumsal
mücadelenin değirmenine su taşımakla kalmaz hareketin meşruluğunu, temsiliyet
gücünü ve kitleler nazarında sindirilme sürecini hızlandırır. Fakat aynı yerel
yönetimler, bir taraftan devletin işini kolaylaştırırken öbür taraftan devlet
aygıtının en büyük korkularından biri haline de gelebilir.
‘Parlamento uzaktır; ona erişmek zordur; fakat Hakkari Belediyesi Hakkari'nin
tam ortasındadır’ diyen bir seçmen gözüyle baktığımızda bile mutlak erk ve
mutlak iktidar prensibi üzerinden ilerleyen totaliter devletler ve onların
merkezi yönetim aygıtları, kendi muhalifleri tarafından iyi yönetilen her
belediye ve aktifleşmiş her kitle örgütünü devletin itibar kaybı olarak kabul
ederler. Çünkü ‘zulüm ve faşizm megolomandır.' 1970’ lerde Türkiye toplumu
tarihi boyunca ilk kez bu kadar ciddi bir yerel demokratik ve özerk siyaset
dinamiği geliştirmişken hemen ardından başlayan ve 12 Eylül kıyımına meşruluk
kazandıran büyük kitlesel katliamlar ve ardından şapkasını alıp kaçmakla ünlenen
Süleyman Demirel'in ‘Maraş’ı bırakın Fatsa’ya bakın’ demesi çok manidardır.
Ülkenin başbakanı ‘Diyarbakır, Batman ve Tunceli'yi istiyorum’ derken aslında
bilinçaltından şunu sayıklamaktaydı: ‘saydığım bu üç il kendini iyi yöneten
iller; bu benim yüce devletimin tartışmasız gücü ve kudretine ve benim megaloman
totaliterliğime zede düşürmektedir; tez elden yok edile!' ‘Maraş'ı bırakın;
Fatsa'ya bakın' diyen bir Başbakan ile halka hitap ederken Diyarbakır Belediyesi
için ‘bu pisliklerden kurtulun’ diyen başka bir Başbakanın benzer tepkileri bu
ülkede demokratik anlayışın ve farklıyı hazmetme kültürünün otuz yılda ne kadar
büyük bir aşama kaydettiğinin de resmidir. Legal Kürt siyasetinin iki önemli
aktörü olan Vedat Aydın ve Mehmet Sincar'ın katledilmesi şanlı devleti temsil
eden namlulardan çıkmış büyük mesajın işaret fişeğiydi: ‘Haddini bil! Hizaya
gel! Demokrasi bir yere kadar!’
Türkiye’de belediyeler özellikle 1980’lerden sonra kentsel üretimi arttıran
özerk kamu kurumları olmaktan çok sermayenin akışını yönlendiren ve sermayenin
büyütülmesine hizmet eden birer hizmet şirketi kimliğine bürünmüşlerdir.
Neo-liberal cinnetin birer taşeronu olmaya gönüllü aday olmuş, kendine yakın
sendika ve kitle örgütlerini besleyen, çalışanlarının ücretlerinden kısıp
dışarıdan mal ve hizmet satın alan ticari yapılara dönüşmüşlerdir. Öbür taraftan
kollektif tüketim mallarının pazarlandığı -Konya Büyükşehir Belediyesi hala
Konya il merkezinin ekmek piyasasına büyük oranda hükmetmektedir. Ankara
Büyükşehir Belediyesi Ankara dershaneciliğinde bir numaralı isimdir- şirketlere
dönüşen belediyeler, vurgunun, talanın, adam ve cemaat kayırmanın ve
kadrolaşmanın merkezleri haline gelmişlerdir. Kentsel gelişim projesi adı
altında gözünü aşırı toprak rantına dikmiş orta ve büyük sermaye gruplarının
rant arayışlarına hizmet eden bir kurum olmaktan öte kenti boydan boya ulusal ve
küresel sermayenin birer yatırım cennetine dönüştürmüşlerdir. Bir yazarın
deyimiyle ‘yarışmacı yerellik' ve ‘en iyi benim’ anlayışı iki mahalle bakkalının
daha fazla müşteri kapmak için bütün kurnazlıklarını sergiledikleri bir parodiye
dönüşmüştür.
Yerinden yönetim sistemi, eğer güçlü bir demokratik, eşitlikçi ve devrimci
tavırdan beslenmiyorsa tıpkı merkezi yönetimin teknokratik bakışına ve
bürokratik yapılanmasına benzer bir yapılanma inşa etmek zorunda kalır. Son
kertede merkezdeki yönetici elitlerle gelip aynı protokollerde devletin halksız
demokrasine dahil olmakla kalmaz, devletin en resmi yüzünün bir temsili olmaya
da mahkum olur. Merkezi yönetimin kuşatıcı ve çoğu kez tehditkar baskısına karşı
durabilecek en önemli direnç noktalarından biri kuşkusuz yerel yönetimlerdir.
Fakat halka rağmen demokrasi sayıklamasını hala terk etmeyen elitist bir merkezi
devlet aygıtı nasıl demokrasiyi halk kitlelerine fazla görmüşse elinden
geldiğince yerel yönetimlerin her demokratik ve özerk kalkışmasını
sınırlandırmaya da çalışacaktır. Bu durumda yerel yönetimler söz konusu
sınırlandırmayı aşacak, o sınırları zorlayacak ve yarattığı alternatif kentsel
politikasıyla yerel demokrasiyi hayata geçirecek bir katılım kültürü
oluşturmanın koşullarını yaratmak zorundadır. Bizler yerel yönetimleri gerçekten
anlamak istiyorsak yerel yönetimlerin devletten görece özerk olduklarını hatta
büyük oranda devletin bir parçası olduğunu kabul edip devlet aygıtının yerel
yönetime dair benimsediği yaklaşımı, devlet ile yerel arasındaki tarihsel
gerilimi ve yerel yönetimlere devlet tarafından biçilen misyonu fazlasıyla
kurcalamak zorundayız. Son yıllarda 50'ye yakın belediyenin bir araya gelmesiyle
şekillenen kent konseyi şeklinde örgütlenmiş Yerel Gündem 21 oluşumu, yerel ve
merkezi yönetimlere karşı gelişen kitlesel tepkinin emilip manipüle edildiği,
milyonlarca insanın asli ve birincil sorunları yerine yapay ve hatta gereksiz
sorunları gündemleştiren bir yapı olmanın ötesine geçmemiştir. Çünkü söz konusu
oluşum, puro içen ve viskiyi mideye boca eden bir sürü patronun hükmettiği, öbür
yandan demokratik ve katılımcı makyajı sağlamlaştırmak için beş tane emekçinin
konseyde sos olarak bulundurulduğu bir oluşumdur. İçinde halk yoktur; içinde
halk olmayan bir yerellik, halkın dışında herkesin halk adına konuşma yetkisine
sahip olduğu, muazzam döşenmiş ofislerde yapılan bol kahkahalı bir toplantı
demokrasisidir.
Döl yatağı neresi olursa olsun her siyaset, zamanla kök salmaya çalıştığı
yerin tarihsel, sosyolojik ve kültürel kodlarına göre şekillenir. ‘Bir şeylere
biçim vermeye çalışırken zamanla o şeyin biçimini alırız' şeklinde tuhaf bir
döngünün içinde dönüp duran bir Kürt legal siyaset geleneği önümüze çıkmaktadır
bu gün. Bugün koca parlamentoda tek başına dişe dokunur muhalefet yapan DTP, bir
yandan sistemin en hassas yerlerine vurup statükoyu zorlarken, sistemin kendini
sorgulamasını dayatırken -ki TİP pratiğinden beri Türkiye parlamentosu böylesine
sistemi zorlayan bir parti görmemiştir diyebiliriz aynı partinin merkezi
yönetimi ve onun yerel temsilleri gelmiş oldukları siyasal geleneklerden, biz
doğulu kavimlerde en iyi makyajın bile bir türlü gizleyemediği ve suratlarımızın
tam ortasında kara bir çıban gibi duran feodalliğimizden ve özellikle bir dönem
aynı devrim alanına yürüdüğümüz Türkiye Sol Hareketinden fazlasıyla
etkilenmiştir.
İnsan yaşadığı yere benzer tanımı eksiktir; çünkü insan bin yıl birlikte
yaşadığı her hangi bir toplumsallığa bırakın benzemeyi onunla ayırt edilemez
sürüyle özelliğe sahip olur. Hamaset, popülizm, hizipleşme, güçlü aşiretlere
dönem dönem yaslanma, lider kültüne sonsuz bağlılık, örgüt fetişizmi, ayrıcalık
isteği, bölgecilik, yerel şovenizm, kayırma ve kollama gibi benzeşik ama
alabildiğince negatif durumlar Ortadoğu'nun bin yıllardır süren toplumsal
geleneğinden kaynaklı ve bu gün en önemli zihinsel çarpıtma örnekleri olarak
önümüzde durmaktadır. Kürt coğrafyasının belli yerlerinde Bedelcilik Siyaseti
neredeyse Belediyecilik Siyasetinin üzerine çıkmıştır. ‘Ben daha çok bedel
ödedim en çok ben istiyorum tavrı’, köylü fırsatçılığı ile kentli lümpenliğin
birleşmesiyle oluşmuş bir infilak anıdır. Tıpkı aşiretsel bağlar gibi örgütsel
bağların da çelik halatlarla birbirine bağlandığı bir toprak parçasında yerinden
yönetim, öz yönetim, kendini yöneten kentler, dillendirmeleri insanların
entelektüel zihinlerinde uzak ama sıcak ihtimaller olarak görünmektedir.
Bu
ülkede dar vakitli siyasetle çok şey hal edilmeye çalışıldı; sonrasında kurucu
unsurların yüzlerine gözlerine bulaşan sistemin adına salahane demokrasisi dedi
şairler.. Demokrasinin bütün kültürel, ekonomik ve siyasal alt yapısı
hazırlanmadan demokratik cumhuriyetler ilan eden bu ülke hala ne tam olarak
cumhuriyettir ne da tam olarak demokratik. Her şeyden önce yurttaş bilincinin ve
demokratik yaşamın evrilen ve kendi mecrasında olgunlaşmaya çalışan tarihi ve
kültürel bir süreç olduğu unutuldu. Erken iktidar olma ve erken boşalma
hastalığı bu toplumun başına gelmiş en büyük hastalıklardır diyen şairin
muzipliğini bir tarafa bırakırsak, yarım kalmışlığın, kesintili süreçlerin,
müdahale ve manipülasyonun sancısını en iyi bilen toplumlardan biri Türkiye
toplumudur.
Türk'ün yüz yıldır çektiği sancının aynısı bu gün Kürd'ün de böğrünü
zorlamaktadır. Tepeden dayatmacı ve jakoben bir siyaset mi? Halk kitlelerinin
iradesine dayalı bir temsiliyet mi? Bu ikilem ve çelişki yerel yönetimlerin
demokrasiyi, katılımı, çoğulculuğu ve yerinden yönetimi iktidarların sevimlilik
efekti olmaktan çıkarıp bir yaşam tarzı haline getirebildiği gün bu topraklarda
yeniden yaratılabilir. Bu ne kadar uzak bir ihtimal gibi görünse bile. Tüm bu
olumsuzluklara rağmen Türkiye siyaset arenasının en güçlü, en kayda değer öznesi
yine Kürt demokratik ve siyasal muhalefetidir.
Siyasal bir temsil gücü olan yada kültürel bir kimliğin taşıyıcılığını yapan
bir yerel yönetimin sadece siyasal ve kültürel referanslarla kitleleri bir arada
tutabilmesinin belli zaman limitleri vardır. Kültür ve ideoloji toplumu
birbirine bağlayan bir zamktır; fakat zamkın eskiyip birleşen parçaları
ayrıştırdığını da çokça görmüşüzdür. Acılı ve kederli mahalleler, kentin
kenarına serpiştirilmiş ve devletin en soğuk suratını en iyi bilen, köyü
yakılmış, çocuğu vurulmuş, karın tokluğuna bile çalışabilecek bir iş bulamayan,
açlığını ve sefaletini hiç bir şekilde gizleyemeyen milyonların elbette ki
insani, demokratik ve siyasal beklentilerini taşıyabilecek basiretli siyasal bir
sözcünün varlığı şarttır. Fakat öbür tarafta bu insanların ciddi boyutlarda
eğitim, adaptasyon, ekonomik ve sosyal kurumsallaşmalara ihtiyacı vardır.
Oy depoları sayılan kenar mahalleler günün birinde belediyelere yürüyüp
‘benim siyasal ya da kültürel taleplerimin sözcüsü oldun kabul; fakat su
akmıyor, yollar çamur ve hiçbir gündelik yaşam pratiği olmayan binlerce okula
gitmeyen gencim sokakta tespih sallayıp sokak arşınlamakta.' dedikleri zaman
onlara cevap olabilecek bir yerel yönetimin alt yapısını şimdiden oluşturmak
siyasal taleplere cevap olmanın bile ötesine geçmiş bir önceliktir. Öbür yandan
sadece varoşa oynayan, varoş siyaseti üzerinde yoğunlaşan bir algılayış tarzı,
kent sakinlerini küstürmekle kalmaz, hareketin eşitlik ve demokratik anlayış
kültürünü yerle bir eder. Sadece yoksulların girebildiği ve kent sakinlerinin
diğer kısmına kapatılmış bir mekanda zamanla Amerikan türü bir getto faşizmi
türemeye başlar.
DTP belediyelerinin ‘kentimizi ve kendimizi yönetiyoruz’ şeklinde
sloganlaştırdığı yaklaşım demokratik katılım ilkesine kuşkusuz sağlam bir
göndermedir. Fakat söz konusu belediyelerin büyük bir çoğunluğunun ortak tüketim
ve üretim hizmetlerini halka sunma, şehir olanaklarının kamuya kazandırılması,
yoksul insanların barınma ve alt yapı sorunlarını çözme konusunda yeterince
başarılı olduğunu iddia edemeyiz. Yarışan belediyeler yerine kenti yaşanabilir
kılan ve demokratik kentler sloganı çok daha anlamlıdır. şeffaf belediyecilik,
kent konseyleri, demokratik kent platformları, sosyal katılımcı, çok kültürlü,
ucuz ve ulaşılabilir kent olanakları sunan, kaynak yaratan, mekansal ayrışmayı
değil, mekansal kaynaşmayı demokratik ve eşitlikçi bir ölçü olarak kabul eden,
herhangi bir yurttaşın tabelasına bile baktığında ‘patronların, ağaların ve
sadece yoksulların değil; şehrimizin belediyesi' diyebileceği yerel yönetimler,
bu ülkenin merkezi yönetimlerinin yani kudretli devletin yüz yıldır
başaramadığını ya da başarmak istemediğini başarabilir. Ülkeyi yaşanmaz kılan
merkezi yönetimleri utandırma adına bile olsa kenti yaşanır
kılabilirler.
0 Yorum
Yorum Yap