Sayın Başkan, baylar, bayanlar, ekselansları, dostlar, bu öğle sonrası,
konuşmamın çoğu zaman olduğundan daha uzun sürmeyeceğini taahhüt ederim.
Öncelikle, Brezilya, Çin, Hindistan ve Bolivya delegasyonlarınca ifade edilen
bir önceki konunun bir parçası olarak, benim de ifade etmekten memnuniyet
duyacağım bir yorumda bulunmama izin verin. Biz söz istemek için oradaydık fakat
bu mümkün olmadı. Bolivya temsilcisi ifade etti, selamım elbette, Yoldaş Başkan
Evo Morales’e, o kim mi, Bolivya Cumhuriyeti Devlet Başkanı.
Öteki şeylerin yanı sıra, temsilci şunları da söyledi, işte şuracığa not
ettim, sunulan metnin demokratik olmadığını, herkesi içine dahil etmediğini
söyledi. Güç bela varıp, tam yerimize oturmuştuk ki, bir önceki oturum
başkanının sesini duyduk, bir belgenin vaki olduğunu söyledi bakan, oysa bundan
kimsenin haberi yok. Görmek istedim fakat henüz elime geçmedi, öyle zannederim
ki, bu çok gizli belgeyi kimseler bilmiyor. Şimdi, Bolivyalı yoldaşın dediği
gibi, bu kesinlikle demokratik değil, katılımcı değil. Şimdi, baylar ve
bayanlar, dünyanın gerçeği de bu değil mi zaten? Demokratik bir dünyada mı
yaşıyoruz? Küresel sistem herkesi içine dahil ediyor mu? Bugünkü küresel
sistemden demokratik olmasını, herkesi kapsamasını bekleyebilir miyiz? Bu
gezegende emperyalist bir diktatörlüğü yaşıyoruz ve buradan onu reddetmeye devam
ediyoruz. Kahrolsun emperyalist diktatörlük! Ve yaşasın bu gezegenin halkları,
demokrasi ve eşitlik!
Ve burada gördüğümüz şunun bir yansımasıdır: Dışlanmanın. Kendilerini
bizlerden, biz güneyli, üçüncü dünyalı, azgelişmiş ülkelerden üstün gören bir
grup ülke var veya biz, ezilmiş ülkeler, aziz dostum Eduardo Galeano’nun dediği
gibi, sanki üstümüzden tarihin katarı geçmiş gibiyiz.
Bütün bunların
ışığında, dünyada demokrasinin yokluğu hiç de şaşırtıcı değil ve biz burada
küresel emperyalist diktatörlüğün güçlü delilleriyle bir kez daha karşılaştık.
Demin burada iki genç şöyle bir ayağa dikildi ya, neyse ki kolluk kuvvetleri
hoşgörülüydü, yine de bazıları gençleri itip kakıyor ve onlar sağ ile işbirliği
yapıyorlar. Dışarıda pek çok insan var, biliyor musunuz? Onlar elbette bu salona
ayak uyduracak gibi değiller, onlar çok kalabalık. Gazetelerde kimi
tutuklamalar, şiddetli protestolar olduğunu okudum, orada Kopenhag
sokaklarındaki ve o çoğu gencecik insanlara selam ediyorum.
Elbette bu genç
insanlar dünyanın geleceğiyle, zannederim bizim olduğumuzdan, çok daha fazla
alakalı. Bizlerin -buradaki çoğumuzun- güneş ardımızdan vuruyor ve güneş onların
yüzünde ışıldıyor ve onlar çok endişeleniyorlar.
Öyle denebilir ki Sayın Başkan, Marx’tan alıntılayacak olursak, Kopenhag’ın
üstünde bir hayalet dolaşıyor, hey koca Karl Marx, bir hayalet Kopenhag
caddelerini arşınlıyor ve öyle zannediyorum ki, usulca bu odaya da süzülüyor,
aramızda geziniyor, duvarların içinden, altımızdan, üstümüzden, bu hayalet
kimsenin bahsetmek istemeyeceği korkunç bir hayalet: Kapitalizm bu hayaletin ta
kendisi, hiç kimse ondan bahsetmeyi istemiyor.
Kapitalizm, işte halklar orada
gürlüyor, duy onları.
Caddelere yazılmış kimi sloganlar okudum, zannederim ki
o gençlere ait, oradaki o genç kadına ait, bazılarını gençliğimde işitmiştim,
iki tanesini not ettim. Diğerlerinin arasından kulağınıza çarpabilir, iki güçlü
slogan.
İlki: İklimi değiştirme, sistemi değiştir.
Bu sloganı hepimiz için
dikkate almalıyız. İklimi değil, sistemi değiştirelim! Ve sonuç olarak, gezegeni
korumaya başlayacağız. Kapitalizm hayatı yok eden yıkıcı bir kalkınma modeli; o
insan neslini kati bir sonla tehdit ediyor.
Ve öteki slogan, bizi düşünmeye
davet ediyor. Dünyayı silkeleyen ve etkisini hâlâ daha sürdüren, zengin kuzey
ülkelerinin bankerler ve büyük bankalara nasıl yardım ettiğini gördüğümüz
bankacılık kriziyle hayli uyum içinde bu slogan. Sadece ABD tek başına, şu anda
meblağı tam söyleyemiyorum fakat astronomik bir miktar ödedi bankaları kurtarmak
için. Caddelerde şunlar yazıyordu: İklim bir banka olsaydı çoktan
kurtarılmıştı.
Bu sözün doğru olduğunu düşünüyorum. İklim o büyük kapitalist
bankalardan biri olsaydı, zengin hükümetler onu kurtaracaktı.
Zannederim
Obama henüz teşrif etmedi. Nobel Barış Ödülü’nü, 30 bin askeri Afganistan’a,
daha fazla masumu öldürmeye göndermesiyle neredeyse aynı gün aldı ve şimdi
burada Nobel Barış Ödülü’yle dikilecek, Birleşik Devletler’in başkanı.
Oysa
Birleşik Devletler para imal eden bir makineye sahip, dolar imal eden, bir de
kurtaran, ne ala, onlar bankaları ve kapitalist sistemi kurtardıklarına
inanıyorlar. Bu daha önceden yapmak istediğim bir yan yorumdur. Ellerimizi
Brezilya, Hindistan, Bolivya, Çin ve onların Venezuela ile Bolivarcı İttifak’ın
kati sürette desteklediği enteresan duruşları için kaldırıyoruz. Fakat, hey,
onlar konuşmamıza izin vermediler, dakikaları saymayın öyleyse sayın
Başkan.
Bakın, orada, Fransız yazar Hervé Kempf ile tanışma mutluluğunu
yaşadım. Bu kitabı tavsiye ederim. İspanyolca’da mevcut. Fransızca ve
İngilizce’si de var, How the Rich are Destroying the Planet. (Zenginler Gezegeni
Nasıl Mahvediyor). İşte bu İsa’nın bahsettiği şeydir: Bir devenin iğne
deliğinden geçmesi, zengin bir adamın cennetin krallığına girmesinden daha
kolaydır. İşte İsa böyle demiştir.
Zenginler bu gezegeni mahvediyor. Bunu
mahvettiklerinde bir yenisine gidebileceklerini mi düşünüyorlar? Başka bir
gezegene gitme planları mı var? Şimdiye dek galaksinin sınırları içinde öyle bir
gezegene rastlanmadı.
Bu kitap elime yeni geçti, Ignacio Ramonet verdi bunu
bana, kendisi de bu salonda bir yerlerde olmalı. Önsözü bitirirken ki şu ifade
çok önemli, Kempf şunları söylüyor, okuyorum:
“Muktedirleri birkaç basamak
aşağı indirmezsek ve eşitsizlikle mücadele etmek istemezsek, küresel maddi
tüketimi azaltamayız. Bilinçlenme sürecinde şu çok faydalı ekoloji ilkesine
sahip olmak gerekiyor, ‘küresel düşün, yerel hareket et,’ bu cümleye içinde
bulunduğumuz durumun gerektirdiği şu ilkeyi eklemeliyiz: “Az tüket ve daha iyi
paylaş.”
Zannederim Fransız yazar Hervé Kempf bize iyi bir tavsiyede
bulunuyor. O zaman, Sayın Başkan, iklim değişikliği şüphesiz bu yüzyılın en
yıkıcı çevre problemidir. Seller, kuraklıklar, şiddetli fırtınalar, kasırgalar,
eriyen buzullar, yükselen denizler, okyanusların asitlenmesi ve sıcaklık
dalgaları, tüm bunlar dört bir yanımızdan saldıran küresel krizin etkisini daha
da keskinleştiriyor.
Günümüzde insan faaliyetleri sürdürülebilirlik eşiğini
aştı, gezegendeki hayatı tehdit ediyor ve üstelik bu durumu gayet derin
eşitsizlikler içinde karşılıyoruz. Bir hatırlatmada bulunmak istiyorum: en
zengin 500 milyon kişi, 500 milyon, bu yalnızca yüzde yedidir, yüzde yedi, dünya
nüfusunun yüzde yedisi. Bu yüzde yedidir bu işin sorumlusu, bu en zengin 500
milyon kişi zehirli gaz salınımının yüzde 50’sinden sorumludur, en yoksul yüzde
50’nin sorumluluğu ise yalnızca yüzde yedidir.
Öyleyse Birleşik Devletler ile
Çin’i aynı düzeye koyma tuhaflığı beni düşündürüyor. Birleşik devletler ancak
yakında 300 milyona ulaşacak. Çin ise hemen hemen ABD nüfusunun beş katı.
Birleşik Devletler günde 20 milyon varil petrol tüketiyor, Çin ise günde 5-6
milyon varile anca ulaşıyor, bu durumda ABD ve Çin’den aynı şeyi
isteyemezsiniz.
Tartışılacak hususlar var, biz devlet ve hükümet başkanları
umut verici şekilde oturabiliyor ve gerçekleri tartışabiliyoruz, bu hususlar
hakkındaki gerçekleri. Öyleyse, Sayın Başkan, gezegendeki eko-sistemin yüzde
60’I zarar görmüş durumda, yerkabuğunun yüzde 20’si çökmüş, bizler ormanların
elden gidişinin, arazilerin dönüşümünün, çölleşmenin, tatlı su kaynaklarının
kötüye gidişinin, denizlerdeki kaynakların aşırıya biçimde sömürülmesinin, hava
kirliliğinin ve bio-çeşitliliğin yok oluşunun umarsız şahitleriyiz.
Toprağın
aşırı kullanımı, kendisini yenileyebilmesi için gereken kapasitenin yüzde 30’unu
geçti. Gezegen teknisyenlerin kendi kendisini düzene sokabilme yetisi dedikleri
özelliğini yitiriyor; gezegen bu özelliğini yitiriyor. Her geçen gün daha fazla
işlem görmüş atık piyasaya sürülüyor.
Gezegenimizdeki türlerin hayatta
kalması gereği insanlığın vicdanına vurulan bir balyoz darbesidir. Tüm
aciliyetine rağmen, Kyoto Protokolü çatısı altında ikinci bir taahhüt için
yapılan müzakereler iki yılı buldu ve biz bu görüşmelere hiçbir gerçek ve
anlamlı uzlaşmaya varılmaksızın katılıyoruz.
Ve gerçekten de, bazılarının
adlandırdığı gibi, göklerden inen metni, Venezuela ve ALBA (Alternativa
Bolivariana para los pueblos de Nuestra América) ülkeleri, Bolivarcı İttifak
kabul etmeyecektir, o zaman da söylediğimiz gibi Kyoto Protokolü ve Konvansiyonu
çatısı altında çalışan grupların kaleminden çıkmayan hiçbir metni kabul
etmeyeceğiz. Bu metinler üzerinde yıllarca yoğun olarak çalışılmış meşru
metinlerdir.
Şu son birkaç saat içinde, inanıyorum ki uyumadınız artı yemek
yemediniz, uyumadınız. Sizin de dediğiniz gibi, torbadan yeni bir belge çekmek
bana pek mantıklı görünmüyor.
Bilimsel olarak kanıtlanmış zehirli gaz
emilimini azaltma ve uzun dönemli bir işbirliğini öngören bir anlaşmaya varma
gerekliliği açıktır ki, bugün şu anda, açıkça başarısızlığa uğradı.
Şimdilik.
Bunun sebebi nedir? Ne olduğundan herhangi bir şüphe
duymuyoruz.
Sebep gezegenin en güçlü milletlerinin sorumsuz tavırları ve
siyasi bir iradeden yoksun oluşlarıdır. Hiç kimse kendisini kırılmış
hissetmesin, büyük José Gervasio Artigas’ anımsıyorum, şöyle derdi: “Doğruya ne
gücenirim ne de ondan korku duyarım.” Ne var ki gerçekte sebep, herkesin
derdi olan ve yalnızca hep birlikte çözebileceğimiz bir probleme dair sorumsuz
tavırlar, döneklikler, dışlayıcılık ve elitist yönetim tarzlarıdır.
En zengin
ülkelerin, en büyük tüketicilerin siyasi muhafazakârlığı ve bencilliği,
fakirlere, açlara, hastalık ve doğal felaketlere karşı en savunmasız olanlara
duyarsızdır ve onlarla dayanışma içine girmeyi düşünmemektedir. Sayın Başkan,
Konvansiyon’da içerilen ilkelere kayıtsız şartsız saygıya dayanan,
katılımcıların çalışmalara katkı miktarına, ekonomik, finansal ve teknolojik
yeterliliklerine göre belirlenen, mutlak anlamda eşitsiz ilişkiler içinde olan
tüm taraflara uygulanabilen yeni ve tek bir anlaşma gereklidir.
Gelişmiş
ülkeler kendi zehirli gaz emilimlerini azaltmak ve fakir ülkelere iklim
değişikliğinin yıkıcı etkileriyle baş edebilmeleri için finansal ve teknolojik
yardımda bulunmalarını varsayan bağlayıcı, açık ve somut taahhütler altına
girmelidir. Bu anlamda ada devletleri ve en geri konumdaki ülkelerin benzersiz
durumları tam anlamıyla tanınmalıdır.
Sayın Başkan, iklim değişikliği bugün
insanlığın önündeki yegâne problem değildir. Diğer musibetler ve dört bir
yanımızı kuşatan haksızlıklar, zengin ve fakir ülkeler arasındaki aralık gitgide
büyümeye devam ediyor. Bütün o milenyum hedeflerine rağmen, Monterrey finansal
zirvesin, hatta Senegal Devlet Başkanı’nın burada belirttiği gibi bütün o
zirveler büyük bir gerçeği açığa çıkarmıştır, vaatler, gerçekleşmeyen vaatler
söz konusudur ve dünya ölüm yürüyüşüne devam etmektedir.
Dünyadaki en zengin
500 kişinin geliri en yoksul 416 milyonun gelirinden fazladır. 2.8 milyar yoksul
günde 2 doların altında bir gelirle yaşıyor, dünya nüfusunun yüzde 40’ını
oluşturan bu insanlar dünyadaki toplam gelirin sadece yüzde 5’ine
sahipler.
Günümüzde her yıl 9.2 milyon çocuk beş yaşına ulaşmadan hayatını
kaybediyor ve bu ölümlerin yüzde 99.9’u fakir ülkelerde meydana
geliyor.
Canlı doğum başına bebek ölüm oranı binde 47 ne var ki bu ölümlerin
yalnızca yüzde 5’i zengin ülkelerde meydana geliyor. Gezegende ortalama yaşam
beklentisi 67 yıl iken, zengin ülkelerde 79 yıla ulaşıyor oysa fakir milletlerin
ki yalnızca 40 yıl.
İçme suyuna ulaşamayan 1.1 milyar insan var, sağlık
hizmetlerinden faydalanamayanların sayısı 2.6 milyar, 800 milyon kişi okuma
yazma bilmiyor ve 1.02 milyar aç insan var, işte küresel senaryo.
Şimdi
sebep, sebebi ne bunun?
Sebepleri konuşalım, sorumluluktan kaçınmadan, bu
problemin derinliklerine inmekten kaçınmadan. Sebep, şüphesiz ki, tüm bu feci
panoramaya geri dönüyorum, sermayenin yıkıcı metabolizması ve onun somutlaşmış
kalıbıdır: Kapitalizm.
Elimde, bir alıntı var, büyük özgürlük teologu, bir
Brezilyalı, bizim Amerikamızdan birisi olarak bildiğimiz Leonardo Boff’tan.
Leonardo Boff bu hususta şunları söylüyor:
“Sebep ne? Ah, sebep mutluluğu
maddi birikim ve sonsuz ilerlemede arama hayali, yeryüzünün tüm kaynaklarını
bilim ve teknolojiyi kullanarak sınırsızca sömürebilecekleri hayali.”
Boff
burada Charles Darwin’den örnek veriyor, onun “doğal ayıklanma”sından, en güçlü
olanın hayatta kalmasından. Fakat biz biliyoruz ki en güçlü, en zayıfın külleri
üzerinde hayatta kalır.
Jean Jacques Rousseau, ki kendisini daima
hatırlamalıyız, der ki, güçlü ve zayıf arasında, özgürlük eziyet görür. İşte bu
yüzden ki İmparatorluk özgürlükten dem vurur; onunki eziyet etme özgürlüğüdür,
istila etme, öldürme, yok etme ve sömürme özgürlüğü. İşte onların özgürlüğü.
Rousseau şu kurtarıcı ifadeyi ekler sözlerine: “Yasalardır tek özgür
kılan.”
Buradan kesinlikle kusursuz bir belgenin ortaya çıkmamasını uman
ülkeler var çünkü onlar bir yasa istemiyorlar, bir standart istemiyorlar, çünkü
bu normların yokluğu onların sömürme özgürlüğüne izin veriyor, onların o ezici
özgürlüğüne.
Burada ve caddelerde gayret sarfetmeli, baskı uygulamalıyız, bir
taahhüt ortaya konması için, en güçlü ülkelerin sorumlu kılınacağı bir belge
için.
Pekâlâ, Sayın Başkan, Leonardo Boff şunu sorar… Siz Boff’la tanıştınız
mı? Leonardo’nun buraya gelip gelmediğini bilmiyorum, onunla yakınlarda
Paraguay’da tanıştım, onun kitaplarını daima okurduk. Bu sonlu dünya sonsuz bir
projeyi destekleyebilir mi? Kapitalizmin savı, sonsuz bir kalkınma, yıkıcı bir
gidişat, hadi, yüzleşelim onunla.
Boff ardından bize Kopenhag’dan ne
umabileceğimizi sorar. En azından şu basit itirafta bulunalım: Bu şekilde devam
edemeyiz. Ve basit bir önerme: Gidişatı değiştirelim. Bunu yapalım fakat bir
çıkar ummaksızın, yalansız, ikili gündemler oluşturmaksızın, göklerden inen
belgeler olmaksızın, açıkça ortaya konan gerçeklerle yapalım.
Ne kadar daha,
Venezuela’dan soruyoruz Sayın Başkan, baylar ve bayanlar, bu adaletsizliklere ve
eşitsizliklere ne kadar daha izin vereceğiz? Bu uluslararası ekonomik düzeni ve
bu hükmünü süren piyasa mekanizmasına ne kadar daha hoşgörü göstereceğiz? Tüm
insanlığı kırıp geçiren HIV/AIDS gibi salgın hastalıklara ne kadar daha
katlanacağız? Açlığa, hatta kendi çocuklarını bile doyuramayan insanların
durumuna ne kadar daha katlanacağız? Milyonlarca çocuğun tedavi edilebilir
hastalıklar yüzünden ölümüne ne kadar daha katlanacağız. Muktedirlerin diğer
insanların kaynaklarını ele geçirmesi uğruna silahlı çatışmalarda milyonlarca
masumun hayatını yitirmesine ne kadar daha katlanacağız?
Çatışma ve savaşlar
dursun. Biz bu dünyanın insanları imparatorluklardan, dünyaya hâkim olmak için,
bizi sömürmek için çabalayanlardan bunu istiyoruz. Emperyalist askeri
harekâtlara ve askeri darbelere son. Daha adil ve eşitlikçi bir ekonomik ve
sosyal düzen kuralım, yoksulluğun kökünü kazıyalım, yüksek emilim düzeylerine
son verelim, çevrenin tahribatını durduralım, iklim değişikliğinin getireceği
büyük felaketten kaçınalım, o soylu, herkesin daha özgür ve bir arada yaşayacağı
dünya hedefinde bütünleşelim.
Sayın Başkan, yaklaşık iki yüzyıl önce,
evrensel bir Venezuellalı, ulusların kurtarıcısı ve bilinç taşıyıcısı olan biri,
gelecek nesillere şu irade yüklü özdeyişi bırakmıştı: “Doğa bize karşı
geliyorsa, onunla savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim.” Bu kişi Simon
Bolivar’dı. Kurtarıcı (Liberator).
Bolivarcı Venezuela’dan, yaklaşık on yıl
önce böyle bir günde, evet kesin olarak on yıl önce, tarihimizin en büyük iklim
felaketini yaşadığımız Venezuela’dan (ki Vargas trajedisi olarak anılır),
devrimi, tüm insanlar için adaleti sağlamaya yönelmiş Venezuela’dan, bu adaleti
sağlamanın tek mümkününün sosyalizm yolu olduğunu söylüyoruz!
Sosyalizm,
Marx’ın bahsettiği diğer hayalet, burada da geziniyor, o daha ziyade bir
karşı-hayalet. Sosyalizm, işte istikamet budur, işte gezegeni kurtuluşa
götürecek yol budur, bundan kuşku duymuyorum. Kapitalizm cehenneme açılan,
dünyayı yıkıma götüren yoldur. Biz bunu Venezuela’dan haykırıyoruz, ABD
İmparatorluğunun sosyalizmi tehdit ettiği Venezuela’dan.
ALBA’yı meydana
getiren ülkelerden, Bolivarcı İttifak’tan sesleniyoruz, tüm ruhumuzla
gezegendeki çoğu insanın adına bu çağrıyı yapmak isiyoruz, hükümetlere ve dünya
halklarına Simon Bolivar’ın, Kurtarıcı’nın sözlerini şöyle yorumlayarak
seslenmek istiyoruz: Kapitalizmin yıkıcı doğası bize karşı geliyorsa, onunla
savaşalım ve önümüzde boyun eğdirelim, insanlığın yok oluşunu aylak aylak
beklemeyelim.
Tarih bizi birlik olmaya ve dövüşmeye çağırıyor.
Kapitalizm
direnecek olursa, ona karşı bir savaşa girmek, insanlığa kurtuluş yolunu açmak
zorundayız. Karar bize kalmış, İsa’nın, Muhammed’in, eşitliğin, aşkın, adaletin,
insanlığın ve en derin hümanizmin bayrağını yükseltme kararı. Bunu yapmazsak,
doğanın en mucizevî yaratısı, insanlık yok olacaktır, o yok olacaktır.
Bu
gezegenin yaşı milyarlarca yıl ve milyarlarca yıl biz, insan nesli olmaksızın
var oldu. Var olmak için bize ihtiyacı yok örneğin. Şimdi, o olmaksızın bizler
de varlığımızı sürdüremeyiz ve bizler Evo’nun dediği gibi, Güney Amerika’daki
yerli kardeşlerimizin dediği gibi, Pachamama’yı mahvetmekteyiz. (Pachamama, And
yerlilerinin hürmet ettiği bir tanrıçadır)
Sonuç olarak, Sayın Başkan,
sözlerime son verirken, Fidel Castro’ya kulak verelim: “Bir tür nesli tükenme
tehlikesiyle karşı karşıyadır ki o; İnsanlıktır.”
Rosa Luxemburg’un dediği
gibi: “Ya Sosyalizm ya Barbarlık.”
İsa’ya, Mesih’e kulak verelim: “Ne mutlu
yoksul olanlara! Çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.”
Sayın Başkan, baylar
ve bayanlar, bu dünyayı insanlığın mezarına dönüştürmeme gücüne sahibiz. Bu
dünyayı bir cennete çevirelim, yaşamın, barışın cennetine, barış ve tüm
insanların kardeşliği için, tüm insan nesli için.
Sayın Başkan, baylar ve
bayanlar, çok teşekkür ederim, şimdi yemeğin tadını çıkarabilirsiniz.
Çeviren: Bahadır Nurol
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap