- yapi.com.tr
- 31.08.2006
- GÜNDEM
- 2 okunma
Geleneksel Türk Trafoları
1930'larda Almanya mimarlık ve kültür ortamı açısından tam bir çelişkiler yumağı idi.
1930'larda Almanya mimarlık ve kültür ortamı açısından tam bir çelişkiler yumağı idi. Bir yanda hiç varolmamış bir efsanenin eserlerini ve o medeniyeti baştan yaratma çabası, bir yanda da romantik ulusalcılık söylemine dayalı folklorik (völkisch) bir halkçılık akımı destekleniyordu. Antisemitizm ile birleştirilen tüm bu söylemler, dünyayı bunaltan ekonomik ve siyasi buhran döneminde Alman halkı tarafından can simidi olarak görüldü. Nazi yönetimi, görselliği ve özellikle mimarlığı 15 yıl süre ile politik bir araç olarak kullandı. Şehirlerde ölçeği kaçmış, antik Yunan ve Roma mimarlığına özenen anıtsallık benimsenirken, kırsal yörelerde ortaçağ Almanyasının huzurlu ve özgür günlerine gönderme yapan doğa ile uyumlu konut mimarisi teşvik ediliyordu. Ancak hiçbir zaman tutarlı bir mimari politika varolamadı. Tek kaygı halkı bütünleştirecek ve kontrolü kolaylaştıracak milli kimliğin yaratılması idi.
Artık dünya totaliter rejimlerin, imparatorluk hayallerinin ve diktatörlerin varolamayacağı bir evreye girdi. Ancak politika artık daha belirsiz ve kaygan bir şekle büründü. Mimarlık da eskisi gibi politikanın bir aracı olarak kullanılmıyor artık. Yine de çevremizdeki yapısal değişimler biz farkında olmasak da bizim dünyaya bakışımızı değiştiriyor.
Trafoların önlenemez değişimi
İstanbul'un çeşitli yerlerinde son zamanlarda traji komik bir görüntüler belirdi. Bazı semtlerde elektrik trafo binalarına "Geleneksel Türk evi" makyajı yapılıyor. Yıllardır önünden geçip gittiğimiz bu basit yapıların görüntüleri bir kaç günde değişiverdi. Ahşap çıtalardan kafesli pencere görüntüleri yapıldı. Bu çıtaların arkasına pleksiglas levhalar yerleştirildi. Kiminde daha gerçekçi durması için dantelli perdeler bile kullanıldı. Cepheler taş dokusu şeklinde boyandı. Her bir pencerenin önüne de plastik çiçekleri olan saksılar yerleştirildi.
"Geleneksel Türk evi" deyiminin anlamsızlığı bir yana (ki bu deyimin çağrıştırdığı ilk görüntü ne Mardin, ne Muğla evidir; her zaman Safranbolu'ndaki evler akla gelir), bu görüntüyü endüstriyel bir yapıya giydirme zihniyeti iktidar kurumlarında artık patolojik hale gelmeye başlayan "kimlik" buhranının sonucundan başka bir şey değil. Aynı sıkıntının sonuçlarını vapur iskelelerinde de izliyoruz. Üzerinde cami alemi olan çinko çatılı "Geleneksel Türk mimarisi" izlerini taşıyan iskeleler boğazda yerlerini almaya başladı. Henüz plan aşamasında olan Bostancı ve diğer iskelelerin projelerini de (Belediyemiz her şeyi bizden gizli saklı yaptığı için), bu projeleri üreten müstesna mimar Erkan İnce'nin web sitesini kurcalayarak bulabilirsiniz. Tabii, bundan 20-30 yıl sonra, hangi iskelenin yapıldığı döneme ait özgün mimari bir eser olduğunu, hangisinin daha eski görünmesine rağmen daha yeni ama taklit olduğunu hatırlamak ve bu saçmalığı çocuğumuza açıklamak zorunda kalacak olan bizler, o an geldiğinde sayın Erkan İnce'yi de minnetle anacağız.
Bu kamusal yapıların her birinin ortak iddiası geleneksel olmak. "Geleneksel Türk" mimarlığından unsurlar içeren veya ona "gönderme yapan" geleneksel spor salonları, geleneksel okullar, geleneksel oteller, geleneksel adliye binaları, geleneksel hastaneler, geleneksel fabrikalar ve geleneksel tavuk çiftlikleri hayatımızın geçtiği mekânlar olacak.
Kimlikli eserler
Öte yandan "kimlikli eserler" üretme arzusu sadece yapı ölçeğinde kalmayacak gibi görünüyor. İstanbul Metropoliten Planlama Ofisi, Müze-Kent İstanbul projesi bir mahalleyi olduğu gibi geleneksel Türk mahallesine dönüştürmek için kolları sıvadı bile. Bu proje çerçevesinde, Süleymaniye çevresinde pek çok yapı istimlakla belediyenin eline geçecek, orada yaşayan halk da gözden uzak niteliksiz toplu konutlara yerleştirilecek. Yerlerine, Prof. Dr. Cengiz Eruzun yönetiminde bu çağda yaşadığını sanan mimarlar tarafından tasarlanan "geleneksel Türk evleri" yerleştirilip nezih bir Osmanlı mahallesi ortamı yaratılacak.
Kadrosunda olmayan sokaktaki simitçiye, mısırcıya üniforma giyidirip onu nezihleştiren, esnafının tabelalarını tek tip yapmak için zorlayan, Sulukule'deki, Süleymaniye'deki vatandaşlarını topluca gözden uzak bir yere kaldıran, sokaklarında "Türk graniti döşüyorum" diye reklam yapan zihniyet, İstanbul'u bir dünya kenti yapan farklılıkların ve çeşitliliklerin hepsini yerle bir ediyor. "Geleneksel Türk mimarisi" gibi bulanık bir başlığın arkasında, nezih insanların yaşadığı mutena semtlerin hayali var. Bu öyle bir hayal ki, tarih kitaplarının hepimize ta ilkokuldan beri zorla öğrettikleri muhteşem geçmişimizin tüm parıltılı kalıntılarından oluşuyor sadece. Gerçeklikten uzak bu efsanelerin dekorunu yaratmayı aklına koyan devlet kurumları da tüm bunların gerekçesini ya turizm ya da deprem olarak gösteriyor ki o da bir başka patlojik durum.
Zaha Hadid gibi çağımızın en öncü uluslararası kimliğe sahip mimarlarından birine koskoca bir kent parçasının tasarımını verdiği için böbürlenen belediye yöneticileri, yüzyıllar önce mevta olmuş Leonardo da Vinci'nin köprüsünün aynısını yapacağım diyebiliyor. Bir tarafta Dubaili şeyhlerin sıradan gökdelenini öve öve bitiremezken, öte yandan trafo binalarının hepsine Türk evi kıyafeti giydirebiliyor.
Şimdi, "Ne ilgisi var bunların Almanya'daki 1930 dönemi mimarlık ortamı ile" diyenler çıkabilir. Elbette ki birebir örtüşen hiçbir şey yok. Neyse ki, ne bir diktatör, ne totaliter bir rejim, ne ırkçılık, ne bir Dünya savaşı, ne de ekonomik buhran mevzubahis. Lakin, 1930'ların Almanyasında mimarlık, hiçbir zaman varolmamış bir destanı yaratmak ve milli bir kimliği dikte etmek için bir araç olarak kullanılmıştı. Trajik sonuçları malum.
Türkiye'de olan ise, hiçbir zaman aynı anda varolmamış tarihsel dönemlerin, hafızalarımıza kazınan en iyi kısımlarından cilalı bir kimlik üretme sevdasından başka bir şey değil. Korkunç olan şu ki, muhafazakârlık gibi masum bir maske ile saklanan bu tavır, hiçbir zaman bilinçli bir proje olarak kurgulanmış olmasa da, toplumsal olarak genel kabul gören ve itiraz edilmez bir tutum haline gelmeye başladı. Homojen ve hijyenik kimlik sevdasının ucube ürünleri bu ülkenin insanlarını değiştiriyor mu derseniz, bugüne dek binlercesi yapılan, Sinan döneminin taklit camileri, yeni yapılan taklit iskeleleri veya "Geleneksel Türk trafo"larını gördüğünüz halde neden buna şaşırmadığınızı ve kızmadığınızı bir düşünün.
Farklı olmaktan, yenilikten ve gelecekten korkan bir neslin geçmişe dönük hayali sinsice gerçekleşiyor. Öyle sinsi ki o neslin çocukları bile bunun farkında değil. Sonuçlarının daha trajik olmayacağını iddia edebilir misiniz?
ÖMER KANIPAK: Arkitera Mimarlık Merkezi
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap