Müşterisine de çalışanına da farklı görme biçimleri dayatmaktadır bu anlamda. Aynı durum başka bir şekilde de yorumlanmalıdır. Kendi doğasını saklamaktan çok, gözlemcinin algılama modeli üzerinde bir baskı kurmaktadır.
Adını funda oteli koy
Aklından gelip geçen bir yazın
Ve akşam güneşlerinde orda burda
Bir deniz kıyısında, eski bir yıkıntıda
İnce ince gezinen turuncu adamların.
(...)
Çünkü sevdikçe beni sen kendini tanıdın. [Adını Funda Oteli Koy, Edip Cansever]
Yalnızlığın, kalabalık içinde yalnızlığın simgesi konumundadır Funda Oteli. Aynı şekilde, dış dünya bu simgeselliğin işaretleri halindedir. Her nesnenin görünüşü, birer belirti olarak anlamlandırılmaktadır. Otel, simgesel etkisini, görsel bağlantılar üzerinden çevresine yayar şiirde.
Ergülen'in şiirinde, dışarısı ile ev karşılaştırmasına rastlanır doğrudan. Ek olarak, ev ile anılar arasındaki bağlantı bir kez daha kurulur. Ev kalıcılıktır. Terk etmenin, yeniden başlamanın, karşıtıdır. Yolculuğun devingen imgeselliğin tersidir. Otelse, başka şiirlerde karşılaştığı haliyle açıkça bir yabancılık hissini somutlar. Bu yabancılık hissi ise, mekanla ilişkilendilirmiş bir bellek sorunu olarak karşımıza çıkar.
evimi bir sokakla aldattım, üstümde
(...)
ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım
ruhumun bir otelde ilk kalışı bu
aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada/ birbirimizi ilk
görüşümüz, başka veda yok,
üstümdeki yabancıyla uyumalıyım
(...)
kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden
(...)
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım [Kuzguncuk Oteli, Haydar Ergülen]
Durdurulmuş bir görüntüdür otelin ki. Kendine dönüktür. Geliş gidişlerin yarattığı hareketlik de bir monotonluk içindedir. Bir gün diğerinin aynıdır. Odaların içleri ise, zaten dondurulmuş birer kare gibidirler. Oysa zaman otele sürekli başka içerikler bırakır. Otelin gözlemciye sunduğu görüntüler ise zaman-dışıdır. Bu sunumun altında yatan zaman ise Necip Fazıl'ın dizelerinde bulur ifadesini. Şiirde, evin noktasal ve sabit görselliği ile otellerin çizgisel ve hızla akan görselliği arasındaki ayrımı bir kez daha ortaya çıkar.
Atılan elbiseler, boğazlanmış bir adam,
Kırık masalarında, kırık masalarında.
Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır,
İzbe sofralarında, izbe sofralarında.
(...)
Kulak verin ki, zaman, tahtayı kemiriyor,
Tavan aralarında, tavan aralarında.
Sonuç itibariyle otel kendini gösterme teknikleri ile yolcunun görme biçimleri arasında bir çakışma söz konusudur. Otel, kendini ne kadar yaşanılan ana bağlıyorsa, yolcu da konaklama mekanında bu şimdiki zamanının ötesine geçmeye o kadar isteksizdir. İmgelerin gelip geçiciliği, zaten yolculuğun temalarından biri konumundadır. Bu anlamda yolculuk, modern Türkiye şiirinde ele alındığı bağlamıyla, bir yere gitmekten çok, gitmek üzerine kuruludur. Varılan yerin kendi görünümünden, çok, giden kişinin içsel dünyası önemlidir. Yer'in geçmişi değil, yolcunun ardında bıraktığı izlerin peşinde sürükleniştir söz konusu olan. Otel de bu izleri, yaşamın monotonluğu içinde yapılan bu kaçamağın ruhuna uygun biçimde ortaya dökmez. Ancak bu kaçamağa zemin hazırlamak için ona uygun bir görsellikle donanır. Edebiyatın ele aldığı yolculuk teması, bu anlamıyla gündelik yaşam ve toplumsal normlardan bir kaçışı ifade etmektedir. Bu kavrayış ise görme tekniklerini bu süre zarfında başkalaştırması ile temsil edilmektedir.
Bu bir yüzleşmedir. Yolculuğun ve otelin görselliği, yolcunun sırtındaki yükleri almak içindir. Kendi içine doldurduklarını görmesi için, dışarıyı kapamaktır biraz. Bu sisin içinde insanın görebileceklerinden biri kendisidir de.
Ve sisin içinde ne mi vardır?
Sis.
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap