Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) tarif
ettiği şekillerde olsun, tarif etmediği şekillerde olsun tüm dünya ülkelerinin
yıllardır çeşitli yollarla milli sanayilerini korumak amaçlı çok sayıda koruma
tedbiri uygulanmaktadır. Seksenli yıllardan itibaren dünya ticaretinin serbest
ticaret ilkesini benimsemesiyle beraber "Ticarette savunma araçları" da haksız
rekabetin önlenmesi amacına yönelik olarak artan biçimde kullanılır
olmuştur.
Milli sanayiyi destekleme amacındaki yatırım, üretim destekleri, ihracat
sübvansiyonları ve yerli mal kullanmayı özendirici türde destekler gündeme
getirilirken ithalatta haksız rekabetin önlenmesi anlamında kotalar, ithal
lisansları, yüksek gümrük vergileri, anti-damping, anti-sübvansiyon gibi
enstrümanlarla milli sanayiyi korumak hedeflenmiştir.
Korumacılık ilkesi, ülkemizde 24 Ocak 1980 kararlarıyla beraber ithal ikameci
yapıdan serbest ticaret anlayışına geçilmesi sonrasında ihracatta olsun,
ithalatta olsun türlü şekillerde ve çeşitlerde gündemimize
girmiştir.
Amaç milli sanayiyi
korumak
Her ne kadar "adil ticaret ortamının sağlanması" türünden söylemlerle haklı
bir çerçeveye oturtulmaya çalışılsa da korumacılık tedbirlerinin ana hedefinin
pratikte ithalatı engellemek olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Küreselleşen
ticaret yapısı doksanlı yılların ikinci yarısından sonra uluslararası ticareti
daha da vahim bir hale getirmeye başlayıp rekabet daha da zorlaşınca DTÖ'nün
tarif ve kabul ettiği şekillerin dışına çıkılmaya başlanmıştır. Bu olumsuz
gelişmeler özellikle Çin'in dünya ticaretine adil olmayan yollarla girmesiyle
renk değiştirmiş ve o zamana kadar uygulanan bildik yasal yolların yanı sıra
"tarife dışı engeller" adını verdiğimiz yasal olmayan yaptırımlarla dengeler
bozulmuştur.
Ancak, 2006 yılı sonrasında kotaların kaldırılması, rekabet anlamında yeni
yollar araştırılmasını gerektirmiş ve birçok ülke ekonomik gücü ve becerisi
oranında tarife dışılığı azdırmış, birçok ülke bir taraftan DTÖ'nün tarif ettiği
yasal yolları kullanırken diğer taraftan da malların ülkeler arasında serbest
dolaşımını engellemeye dayalı çok sayı ve çeşitteki kural ve şartları içeren
yapıdaki tarife dışı engelleri kullanmakta sakınca
görmemişlerdir.
Tarife dışı
engeller
Tarife dışı engeller, o ülkedeki dış ticaret mevzuatından tutun, çevre, fikri
ve sınai haklara, referans fiyat uygulamasından ithal ürünleri için uzak
yerlerde oluşturulan ve ihtisas gümrükleri adı verilen özel gümrükler, sağlık,
çevre, güvenlik, taşımacılık standartlarından ürünlerin detaylarındaki katkı
maddeleri ve yan ürünlere, milliyetçilik, ulusalcılık faktörlerinin egemen
olduğu politik tercihlerden işadamları vizeleri, ihraç mallarını taşıyan kamyon
ve gemilere kota konulmasına kadar geniş bir alanda ticareti engelleyici
yollarla uygulanma imkânı bulmuştur.
Bu olumsuz gelişmeler ikili anlaşmalar olarak nitelendirdiğimiz serbest
ticaret anlaşmalarını (STA) önemli hale getirmiş ve birçok ülke ekonomik gücü
nispetinde diğer ülkelerle STA'lar yapmaya başlamışlardır. STA'lar anlaşmayı
yapan iki ülke arasında karşılıklı dış ticareti düzenleyici ve dengeleyici,
uygulamaları belli kurallara bağlayıcı özelliği ile tarife dışı engeller
karşısında bir savunma mekanizması olarak görülmeye başlanmıştır. STA'nın bu
noktada en büyük özelliği korumacılık kalkanını DTÖ'nün kuralları dahilinde
yapılmasını hükümlere bağlaması ve taraflar arasında ortaya çıkabilecek
anlaşmazlıklar için "Ortak Komite" gibi danışma/uzlaşma platformu tesis
etmesidir.
Son yaşanan küresel kriz "korumacılık" anlayışını "zorun oyunu bozduğu"
noktada bir kere daha gündeme getirmiştir. DTÖ gerek Doha'da ve
gerekse son yapılan Hong Kong zirvesinde konunun tartışılmış olmasına rağmen
belli bir anlaşma sağlanamamış ve özellikle ekonomileri gelişmemiş ülkeler
gelişmiş ekonomilerin sübvansiyonları karşısında isyan eder noktaya
gelmişlerdir.
Yaşanmakta olan son küresel krizin ortasında özellikle Amerika'da başlayan ve
destek paketlerinde de yer alan "Amerikan Malı Kullanın" (Buy America)
maddesiyle uygulanacak "Koruma Kalkanı" az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri
ziyadesiyle rahatsız etmiş durumdadır.
Son Davos toplantısında da gündeme gelen ve Davos sonrasında Roma'da toplanan
G-7 ülkelerinin maliye ve ekonomi bakanlarının "korumacılıktan kaçınalım"
kararlarının inandırıcılığı ve takibi bu ülkelerin şu an küresel krizi bütün
olumsuz yansımalarıyla yaşıyor olmaları nedeniyle hayli zor olup bu kararın
DTÖ'nün gündemine tekrar gelmesi sonrasında hayli gürültü koparması
beklenmektedir.
Nisan ayı başında Londra'da G-20 ülkeleri toplanacaklar ve en önemli gündem
maddesi yine korumacılık olacak. Bu toplantıda da G-7'ler benzeri bir karar
çıkması bekleniyor. Görünen o ki bu toplantı sonrasında DTÖ'nün de az gelişmiş
ve gelişmekte olan ülkelerin de "acaba" kuşkuları giderilemeyecek.
Türkiye rahatsız
Konuya Türkiye açısından baktığımızda hayli rahatsızlık duyulacağı aşikâr.
1996 yılı başında uygulamaya giren Gümrük Birliği anlaşması (GB) o tarihten bu
yana AB'nin imzaladığı her STA sonrasında Türkiye'yi hayli rahatsız eder bir
yapı oluşturuyor. Zira daha önce de defalarca yazdığım gibi AB ile STA imzalayan
ülkeler Türkiye ile de STA imzalamaya yanaşmayabiliyorlar ve GB mevcut yapısıyla
ile Türkiye'nin aleyhine çalışıyor. AB ve STA anlaşması yaptığı ülkeler
yaptıkları anlaşmalarıyla karşılıklı bir korunma kalkanı kurarlarken AB ile
anlaşma yapan ülkelerin malları Türkiye de serbest dolaşıma giriyorlar ama Türk
malları o ülkelerde aynı serbestiye sahip olamıyorlar. Türkiye her ne kadar
korumacılık anlamında kendi tedbirlerini etkin biçimde uyguluyor olsa da
Meksika, Cezayir gibi ülkeler bir taraftan Türkiye ile STA imzalamak
istemezlerken bir taraftan da "Genelleştirilmiş Tercihler Sistemi"nin verdiği
imkânla sıfır ya da düşük gümrük vergilerinden yararlanmaya devam eden AB'nin
STA ortakları olmaları nedeniyle iç pazarının korunmasında en temel işleve sahip
gümrük vergilerinin etkisiz bırakılması karşısında Türkiye eli kolu bağlı bir
şekilde sadece yakınmakla kalıyor.
Bu yapının dışında kalan gelişmiş ülkelerin de giderek korunmacılık kalkanı
arkasına sığınmaları Türkiye'nin elini daha da zayıflatıyor, rahatsızlığını daha
da artırıyor. Bu sorunun giderilmesinin tek yolu GB anlaşmasını son 13 yıldaki
değişen şartlarda AB ile yeniden masaya oturarak çözmek olsa da Ankara bu konuda
anlaşılmaz bir şekilde ilgisiz kalıyor.
0 Yorum
Yorum Yap