Yapı Sektörünün Haber Portalı

Deprem ve Kısırdöngü

Ustüne kat kat binalar oturttuğumuz bu topraklar sık sık silkeleniyor. O bayıldığımız saten boyalı duvarlar üstümüze üstümüze gelirken, evler için say

Deprem ve Kısırdöngü
Ustüne kat kat binalar oturttuğumuz bu topraklar sık sık silkeleniyor. O bayıldığımız saten boyalı duvarlar üstümüze üstümüze gelirken, evler için saydığımız kucak dolusu parayı düşünmeden soluğu sokakta alıyoruz. Hep aynı görüntüler; sıkış tepiş arabalarda sabahlayan insanlar, buğulu camlardan uykulu gözlerle kameralara bakıyor... Korkumuzun ömrü, sallantının her anını konuşa konuşa tükenip gidiyor. Tam unuttuk derken bir deprem oluyor ve her şey bir film şeridi gibi başa sarıyor; insanlar arkalarına bile bakmadan yeniden sokaklara doluşuyor. Bu defa içimizden birileri geçen seferki kadar şanslı olmuyor; moloz yığınları arasına karışıp gidiyor...
Enkaz altından çıkartılan cesetleri gördükçe yüreğimiz öfkeyle doluyor, hesap sormaya ve deprem gerçeğini unutmamaya ant içiyoruz.
Geçen her gün, öfkemizi ve acımamızı beraberinde götürürken, yıkıntılar arasından sağ çıkanları kendi gerçekleriyle yüzüstü bırakıyoruz. Ancak deprem, biz unutmak istesek de peşimizi bırakmıyor bir türlü. Bir kısırdöngüdür gidiyor bu ülkede.
Gösterdiğimiz bu tavır sadece depremlere özgü değil. Susurluk'ta, faili meçhul cinayetlerde, ilk anda gösterdiğimiz infialden şu günlere ne kaldı? Peki hemen her büyük depremin sanki bir soykırım yaptığı bu ülkede, insanları bu denli atalet içinde bırakan olgu nedir? Ataletimizin en önemli kaynağı kanımca, toplum olarak bu sisteme ait enstrümanların neredeyse tamamına karşı güvenimizi yitirmiş olmamızdır. Bu güvensizliğin kaynağı olabilecek sayısız örnek yaşadık. En önemlisi, müteahhitleri, belediyeleri, yasaları, adliyeleriyle üstünü "enkazlarla" örttüğümüz 17 Ağustos... Deprem riski düşünülmeksizin yapılmış bir imar mevzuatı ve çalıp çırparak yapılan binalar binlerce kişiyi ölüme götürürken, sorumluluğu apaçık ortada olan yetkililere ve müteahhitlere açılan davalar ya zaman aşımına uğradı ya da verilen cezalar, ortaya çıkan tablonun karşısında komik kaldı. Üstüne üstlük deprem, yaptıkları binalarla binlerce kişinin ölümüne neden olan müteahhitler için yeni iş fırsatları da yarattı. İçlerinden bazıları, haklarındaki davalara rağmen deprem bölgesindeki kalıcı konutların ihalelerini alırken, dönemin Bayındırlık Bakanı "Bu firmaları ihaleye sokmamanın yollarını aradık, ama bulamadık. Çünkü haklarında kesinleşmiş bir mahkeme hükmü yok" gerekçesinin arkasına sığındı.

Mezar evler üretiliyor
Devlet, son yıllarda mevzuata çeki düzen veredursun, geçenlerde Yapı Denetim Kuruluşları Birliği Derneği Başkan Yardımcısı, içimizi biraz olsun rahatlatan bu değişimlerin sözde kaldığını açıkladı; "Denetim işlemiyor, mezar evler üretiliyor". Ulusal Deprem Konseyi Başkanı da farklı konuşmadı; "...bazı denetim şirketlerinin müteahhitlerle anlaşarak daha ucuza, sözüm ona denetim yapıyormuş gibi denetim yaptıklarına dair şikayetler var." (28.10.2006, Milliyet) Bu açıklamalar gazetelerde haber olarak geçip gitti. Hiç kimseden ses yok. 17 Ağustos'tan sonra söylenen "unutmamayacağız, hesap soracağız" gibi laflar yine havada kaldı. Bu tepkisizlik, insanlarımızın, tıpkı verdikleri sözlere olduğu gibi, yaşamlarına da sahip çıkamadıklarına bir örnek daha oluşturdu.
Açıklamalar gösteriyor ki, müteahhitlerimizden sonra, yapı denetim firmalarımız da "işi" öğrenmiş; bu ülkede kötü binalar inşa ederek adam öldürmenin caydırıcı bir cezası yok. Öyle ya, 17 Ağustos'tan sonra açılan davalarda, hata yapan müteahhitle, çalıp çırpan müteahhitlerin eylemleri aynı bakış açısıyla değerlendirildi ve suçların hepsi "tedbirsizlik ve dikkatsizlikle" işlenen suçların kapsamına sokuldu. Bu suçların kanundaki karşılığı "2 yılla 5 yıl" arasında hapisti. Onlar bile doğru düzgün uygulanmadı; cezalar ya paraya çevrildi ya da ertelendi. Oysa bu eylemlerin büyük kımı, kasten adam öldürme suçunun bütün unsurlarını taşıyordu. Yasaları yapanların ve bu yasaları uygulayanların, kendilerine şu soruyu sormaları lazım; bu eylemler "kasten adam öldürme" olarak değerlendirilseydi, şimdi sözü edilen müteahhitler yine aynı binaları yaparlar mıydı?

Bu davalardan alınan sonuçların neredeyse tamamı hem yaşam hakkının korunamaması, hem de adil ve makul sürede yargılanmama nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde tartışılabilecek nitelikteydi. Ne yazık ki tamamına yakını, mağdurların sabrı, enerjisi ve inancı tükendiği için takipsiz kaldı.


Yeni "17 Ağustoslar"
Bugün ortaya atılan iddialar yeni "17 Ağustosların" habercisidir. Bu nedenle son derece ciddiye alınması ve bir an önce soruşturulması gerekir. Hiç kimse faillerin, büyük bir depremde binaların çökebileceğini öngörmediklerini söyleyemez. Sonucu öngörmelerine rağmen eylemlerini yapmaktan çekinmeyen bu kişiler, kasten adam öldürmeye teşebbüsten yargılanmalı. İddia edilen suçun manevi unsuru, olası kasıttır. Burada söz konusu eylem müteahhidin hesap hatası yapması değil, az ve kötü malzeme kullanmasıdır. Yapı denetim firmaları da işlenen suçun ortakları olarak aynı şekilde sorumludur. Eylemler taksirli bir suç olarak değerlendirilemeyeceği için oluşan suça teşebbüs mümkündür. Başka bir deyişle, savcıların harekete geçmek için öngörülen sonucun meydana gelmesini beklemelerine gerek yoktur. Büyük bir deprem olur da sağ kalırsak eğer, peşine düşeceğimiz faillerin cezai sorumluluğu şimdiden başlamıştır. Ancak ne bina sahiplerinin, ne de savcıların kılı kıpırdamıyor hâlâ.

Bu suskunluğu fazla da yadırgamamak lazım. İnsan kimle uğraşacağını şaşırır bu sistemde, kötü binalar yapan müteahhitle mi, bu binaları denetleyen yapı denetçileriyle mi, kötü yasalarla fırsatçılara zemin hazırlayan devletle mi? Elimizi hangi taşın altına soksak bir çapanoğlu çıkıyor... En önemli sorun da şu; 17 Ağustos'un faillerine verdiği gülünç cezalarla dokunulmazlık sağlayan bu hukuk sistemi, kısırdöngüyü kırabilecek mi?

Sistemin bütün halkaları bir değer buhranı içindeyken, bireysel mücadeleyi göze almak kadar, ondan motive edici sonuçlar beklemek de zor. İnsanımız, bütün sistemle tek başına uğraşmakla, enkaz altında kalmak arasında pek bir fark göremiyor anlayacağınız. Yine de sistemi değişime zorlamak, onu bu haliyle kabullenmekten daha güç olmamalı diye düşünmeye çalışmalıyız. En iyi başlangıcı, oturduğumuz binaları deprem testinden geçirterek, çıkan sonuç olumsuzsa sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunarak ve bir an önce tazminat davası açarak yapabiliriz. Bu kısırdöngüyü kırmak için şimdi adım atmazsak toplumumuz, bir kez daha kendi celladı olacaktır çünkü.

MELTEM NİZAMOĞLU ÖZTÜRK: Hukukçu, (eski ceza hakimi)

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.