Yapı Sektörünün Haber Portalı

Deprem, Sel, Felaket ve Devlet

“Büyük İstanbul depremi”ni haber veren araştırmalar, ‘ulusal’ ve uluslararası alanda bilimsel yetkesi kabul edilen kişi ve kurumların imzasını taşıyor. Ortak ‘kanaat’, 250 yıla yakın süredir biriken yeraltı gazlarının etkisi altındaki fay hatlarının kırılma zamanının, “çok yakında” denilebilecek bir sürece girdiği şeklindedir.

Deprem, Sel, Felaket ve Devlet
Jeologlar ve genel olarak yerbilimciler, “büyük İstanbul depremi” ve “yol açacağı büyük kayıplar” üzerine açıklamaları sürdürüyorlar. “Beklenen büyük deprem”e ilişkin araştırmalar üzerinden sürdürülen bilimsel tartışmalara spekülatif olanları da eşlik ediyor. Bu tartışmalara katılan İstanbul Belediyesi yetkilileri ise, olası depremin yol açacağı yıkım ve ölüm üzerine tahmini ve sözde bilimsel bilgileri içeren “daha somut” bir açıklama ile ‘kamuoyu önüne çıktı’lar.

“Büyük İstanbul depremi”ni haber veren araştırmalar, ‘ulusal’ ve uluslararası alanda bilimsel yetkesi kabul edilen kişi ve kurumların imzasını taşıyor. Ortak ‘kanaat’, 250 yıla yakın süredir biriken yeraltı gazlarının etkisi altındaki fay hatlarının kırılma zamanının, “çok yakında” denilebilecek bir sürece girdiği şeklindedir. Araştırmacı kurumlarla uzmanların açıklamalarına devlet ve hükümet yetkilileriyle ilgili devlet kurumlarının dikkate alınabilir bir itirazı da yoktur.

Peki, “geliyorum” ve “geldiğimde de çok büyük yıkımlara yol açacağım” diye vaveyla ile haber veren bu büyük “doğa felaketi” karşısında, devlet ve hükümet başta olmak üzere düzen kurumlarının zarar ve kayıpları aza indirmeyi hedefleyen çabaları gerekmez mi? O devlet ve hükümet ki, sözcüleri aracıyla gücü, olanakları ve “ulusal çıkarlara bağlılığı” üzerine gürültülü ve kesintisiz propaganda yürütmekte en küçük bir sakınca görmemektedir.

O devlet ve hükümet ki, iktisadi, siyasal ve sosyal alandaki hak yoksunluğu ve baskılara, hak gaspları ve saldırılara eleştiriyi dahi “Türklüğe hakaret” saymakta ve örneğin “Türk hop oturup hop kalktı” sözcüklerini kullananların üzerine silahlı polis birliklerini, savcı ve yargıçları sürmekte sakınca görmeyecek kadar “ulusal gurura düşkün”dür; baklava çalan küçük çocukları on–on iki yıl cezalandıracak kadar mülke sadıktır!

Bu hassasiyet ve bağlılık, İstanbul gibi bir büyük kentin beklenen büyük yıkıma karşı korunması için önlemler almayı; olanakları ve onlar yetmiyorsa yenilerini yaratarak on beş milyonun şahsında tüm ülke insanlarını etkileyecek bu felaketin etkilerini en aza indirmek için çalışmayı gerektirmiyor mu?

Ortadaki sonuçlar ve sürdürülen vurdumduymazlık, “ulusal varlık ve kaynaklara bağlılık” üzerine iddianın ikiyüzlülükten ibaret olduğunu göstermektedir. Modern kentleşmenin gerektirdiği yapılaşma için herhangi bir çaba göstermeyen, topraktan kopuş, issizlik, yoksullaşma ve siyasal baskının yol açtığı nüfus akışına karşı polis ve jandarma baskısı dışında bir “seçenek” görmeyen egemen anlayış, olan ve olacak “doğal felaketler”in büyük sosyal felaketlere dönüşmesinin sorumluluğunu taşımaktadır.

Başbakan’ın, son günlerde yaşanan sel baskınının yol açtığı kayıpları “doğal felaket geldi mi alır götürür, abartmayın” sözlerinde ifadesini bulan anlayış, sadece hakim burjuvazinin halk kitlelerini “takdir-i İlahi” yaklaşımıyla aldatma alışkanlığının değil; egemen sınıf adına sözcülerinin emekçilerin başına gelecek yıkım ve felaketler karşısındaki umursamazlığının da göstergesidir.

Burjuva hükümeti ve devletinin İstanbul depremi gibi, beklendiği bizzat kendi sözcülerince ve bilim insanlarınca ilan edilmiş bir büyük felaket karşısında daha sorumlu bir tutum alması için işçileri, emekçileri, kentin yoksullarını düşünmesi, onlardan yana bir tutum içinde olması gerekmiyor. “Ulus”una ve ülkesine karşı sorumluluk taşıyanlar, eğer ellerinin altında tüm ülke kaynaklarının yönetimi duruyorsa, olağan ve olması gereken durumda bu kaynakları yıkımın etkilerini aza indirmek için seferber ederler.

Faize, savaş ve saldırı silahlarına harcadıkları on milyarlarca doların hiç değilse bir kısmını bu amaçla, ve kentin yıkılmaya hazır kamu işyerleri, okulları, hastaneleri ve kişilere ait konutlarının tahliyesi ve yerine deprem etkilerini hesaba katmış yeni teknolojiyle donatılmış olanlarının yapılması için kullanırlar. Böylesi bir anlayışla hareket edildiğinde de kış ortasında ya da üzerlerine seller gibi yağmurlar boşanırken insanlar sokağa atılmaz ve onlara sağlıklı konutlar hazırlanarak gereksinmeleri karşılanır.

“İnsanlık”, depremleri, nehirlerin taşmasını ve denizlerin yükselmesini engelleyecek bilgi birikimi ve teknolojiye, belki de hiçbir zaman tamamıyla sahip olamayacak. Ancak bu doğa olaylarının etkilerinin mümkün en düşük düzeye indirilmesi için olanak ve araçlar vardır. Nehirler –ve küçük dereler- ıslah edilebilmekte, toprak kaymaları-heyelanlar alınan önlemlerle önlenebilmekte, depreme dayanıklı konutların yapılmasıyla insan ve kaynak kaybı azaltılmaktadır. Hiçbir modern devlet bu önlemlerin alınmasını ‘sıradan emekçi’den, ‘kendi halindeki vatandaş’tan bekleme hakkına sahip değildir.

Burjuva devleti ve hükümeti ise, görevini vatandaşların başı üzerinde kılıç tutmak ve ‘vatandaş’ın ne kadar konuşup ne kadar yiyeceğini kılıç zoruyla tayin etmek olarak belirlemiştir. Devlet gücü “yabancı emperyalizm”e hizmet gücü olarak kullanılırken, “gelmekte olan” İstanbul yıkımı karşısındaki sorumsuz bekleyişin suçu da vatandaşa fatura edilmektedir.

A. Cihan SOYLU

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.