İklim değişimleri çoktandır herkesin derdi. Buna
çevrenin, doğanın, havanın, toprağın, suyun durdurulamayan kirlenmesi de
eklendiğinde insan yaşamına olduğu gibi yerküredeki canlıların tümü ve gelecek
nesiller için de büyük tehdit oluşturuyor.
Bütün bu kötü gidişin tek sorumlusu ise ne yazık ki, insanın kendisinden
başkası değil. Başta büyük devletler olmak üzere, bireyler dahil sorumlulukta
herkesin payı var. Kyoto alarm vereli yıllar oldu. Hâlâ onu, şirketlerinin
rekabet gücüne zarar vereceği kaygısıyla kabul etmeyen, imzalamayan ya da
onaylamakta ayak sürüyen ülkelerin sayıları az değil.
Kyoto Protokolü’ne imza koyup onaylayan ülkelerin söz konusu
küresel afete karşı etkin bir biçimde savaştıklarını söylemek zor. Çoğu ülke,
ülkemiz de dahil olmak üzere, işi bir ucundan tutarak geçiştirmeye bakıyor.
Çünkü bu afetle savaş ucuz değil. Ciddi yatırımlar, toplumların çevre konusunda
eğitilmesi önde gelen gereksinimler arasında. Dahası ulusal planda olduğu gibi
küresel planda da irade gerekiyor. Silahlanmaya, savaşa milyarlarca dolar
harcamakta tereddüt etmeyenler, getirisi uzun zamanlara uzanan çevrenin
korunmasına yönelik yatırımlar söz konusu olduğunda yan çiziyorlar.
Otuz kırk yıl önce birbirlerinden neredeyse bıçak gibi ayrılan mevsimlerin
yerinde bugün yeller esiyor. O kadar ki, Vivaldi bugünlerde
yaşasaydı ünlü ‘Dört Mevsim’ini zor yazardı. Mevsimler
çoktandır birbirine karışmış. Dört mevsimden söz eden kimseye de rastlanmıyor.
Yaz ortasında görülmemiş şeyler oluyor. Kenya’ya kar yağıyor. Ormanlar sıcaktan,
toprak kuraklıktan yanıyor. Kutuplardaki bin yıllık buz dağları eriyip yok
oluyor. Doğanın suyu, havası, akarsuları, toprakları gölleriyle kirletilmesi,
orman kıyımları aralıksız sürüyor. Bilim adamlarının son araştırmaları
denizlerin, okyanusların bile iklimsel değişimlerin ve genel kirlenmenin tehdidi
altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını ortaya koyuyor. Alarm
veriyor.
İklim değişimlerinin ve atmosferin ısınmasının önde gelen nedenleri artık
kimse için sır değil. Sera etkisi yaratan karbon salınımının bunun başta gelen
sorumlusu olduğu biliniyor. Gelin görün ki karbon salınımında en ön sırada yer
alan ABD ve W. Bush yönetimi, sera etkili
salınmaların azaltılması için kılını kıpırdatmaya niyetli görünmüyor.
[Sayfa]
Binlerce araştırmacı, teknisyen ve uzmanı temsil eden sekiz bilimsel örgüt
geçen ağustos sonlarında, Bush yönetiminden umudu kestikleri için gelecekteki
başkana, yönetime ve Kongre’ye iklimsel ısınmanın neden olduğu aşırı
meteorolojik olgulara karşı korunmada alınması gereken politikaları uygulamaya
koyması için çağrıda bulunmuştur. Katrina, İke gibi her yıl ortalığı birbirine
katan kasırgaların önceden saptanması için gerekli yeni uydular ve daha güçlü
bilgisayar sistemleri için gerekli 9 milyar dolarlık kaynak talep etmişlerdir.
Irak savaşına 3 bin milyar dolar harcamakta tereddüt etmeyen Bush yönetimi,
kasırga afetinin zararlarının en aza indirilmesi için gerekli 9 milyar doları
esirgemesi bir yana, çok daha büyük bir küresel afetin baş sorumlusu karbon
salınımının azaltılmasına şaşı bakıyor.
Son günlerde yayımlanan bir başka bilimsel rapor, çevre kirlenmesinin
okyanuslar dahil tüm denizler ve kıyıları düpedüz yok olmanın eşiğine
getirdiğini ortaya koymaktadır. ABD Virginia Deniz Enstitüsü’nden Robert
Diaz’la İsveç’in Goetheburg Üniversitesi’nden Rutger
Rosenberg’in geçen 15 Ağustos 08’de Science dergisinde
yayımladıkları araştırmaya göre 1960 yılından bu yana denizlerdeki ‘ölü
bölgeler’ her on yılda 1 katı artmaktadır. Dünyada bugün 400 deniz kıyısı
bölgesinde toplam 245 bin kilometre kare, yani Yeni Zelanda büyüklüğündeki bir
alanı ‘ölümün’ eşiğine getirmiş bulunmaktadır.
Ciddi Le Monde gazetesi ‘Ölmekte Olan
Denizler’ başlığıyla yayımladığı başyazıda şu çarpıcı görüşleri dile
getirmektedir: “Çöl sözcüğü, asla denizle değil, toprakla ilgilidir. Ne var ki,
okyanuslar insanların kusurlu davranışları yüzünden ‘sıvı çöllere’ dönüşmenin
tehdidi altındadır. Deniz canlılarının yok oluşunun en belirgin etkenlerinden
biri aşırı avlanmadır. Ama yaşam için son derecede tehlikeli ve sinsi gelişme
deniz suyunu oksijensiz bırakan ve yok eden ‘L’Eutrophisation’ olgusudur.” Bu
olgu başlangıçta yosunların sıra dışı yayılmasıyla ortaya çıkmakta, sonuçta
deniz suyunun oksijenini yok ederek, deyim yerindeyse, denizleri öldürmektedir.
Bu tehlikeli gelişmenin önde gelen nedenlerini Le Monde şöyle sıralıyor:
“Okyanuslara, denizlerin soluğunu kesen söz konusu ‘boğulmanın’ kaynağında bir
kez daha yine insan yer almaktadır. Kirletilmiş sular, akarsulara boca edilen
sanayi atıkları, kıyılardaki turizm baskısı, özellikle de tarımda kullanılan
kimyasallar...” (Le Monde, 16.08.08)
Konunun uzmanlarına göre denizlerin çöle dönüşmesinde baş sorumlu, iklimsel
değişimleri tetikleyen sera etkili gaz salınımlarının yanında tarımda kullanılan
kimyasallar.. dereler, akarsulara sorumsuzca boca edilen zararlı atıklardır.
Denizlerimizin çöle dönüşmesini istemiyorsak, öncelikle ve acil olarak
kıyılarımızın, akarsularımızın pervasızca kirletilmesini, tarımda kimyasal
gübrelerin aşırı kullanılmasını önlememiz gerekmektedir. Bu da, sadece
kıyılarımıza ‘mavi bayrak’ dikmekle olmaz. Devletin artık savsaklamadan işe
ciddi olarak el atması, gerekli caydırıcı yasaları çıkarması, kapsamlı bir
‘kirlenme envanteri’ hazırlayarak, etkin denetim ağının
kurulması ve doğanın kirletilmesinin ‘ağır suçlar’ kapsamına
alınmasıyla gerçekleşebilir.
0 Yorum
Yorum Yap