Deniz Kültürü Derneği ve Vira
Dergisi’nin gerçekleştirdiği 2. Uluslararası Deniz Kültürü
Festivali sırasında, İstanbul’da yaşayan deniz görmemiş çocukların,
teknelerle Boğaz’da gezdirileceği haberini aldık. İstanbul’da yaşayıp da deniz
kenarından dahi geçmemiş olan üç bin çocuk, üç gün boyunca tekne turuna çıkacak
ve denizle tanışma fırsatı bulacaktı. Biz de bu turların ilkine katılmak için
yola koyulduk. Çocukların şansına, hava kapalıydı. Öğlen birde gerçekleşen ilk
tur sırasında da yağmur çiselemeye, deniz dalgalanmaya başladı. Motorun dalgalar
üzerinde sallandığını gören çocuklar arasında telaşlananlar oldu, “anne ben
binmeyeceğim” diye ağlayanlar da. İskelede beklediğimiz sırada, birçok kanal da
orada, çekim yapıyordu. Sonra her biri sırayla aynı çocukla röportaj yapmaya
başladı. Anladık ki, çocukların arasında hiç deniz görmemiş olan bir tek o.
10-11 yaşında gözüken erkek çocuğu aynı soruyu defalarca yanıtladı; “sen hiç
deniz görmedin mi?”, “evet, görmedim”.
Hava soğuktu, çocukların üzerlerinde ceketleri yoktu, ancak yine de motorun
üst kısmındaki açık alana çıktılar, biz de peşlerinden gittik. Önce kanalların
röportaj yaptıkları çocuğun yanına yanaştık. Aslında çocuğa aynı soruyu bir daha
sormak istemiyorduk, durumdan onun kadar biz de rahatsızdık. Adının Hakan
Büyükdağ olduğunu, Kıraç İlköğretim Okulu’nda 7. sınıfta okuduğunu ve Kıraç’ta
oturduğunu öğrendik. Yaşı tahmin ettiğimizden daha büyüktü. Evet, daha önce hiç
deniz görmemişti. Hem zaten sadece bir yıl olmuştu İstanbul’a geleli. Hemen
sorduk biz de, “ne hissediyorsun şu an, hoşuna gitti mi yoksa korkuyor musun?”,
“sevdim” diye cevap verdi, ama bizimle konuşurken sırtı hâlâ denize dönüktü, bu
durumu yaşadığı tedirginliğe bağlayıp, bir iki soru daha sorup onu rahat
bıraktık. Erzurum’dan geldiğini anlattı, dört kardeşi olduğunu, babasının
serbest meslekle uğraştığını, annesinin ev kadını olduğunu... Cevaplarken
rahatsızdı, kendisini başkalaştırdığımızı düşünmesini istemesek de öyle
hissettiği ortadaydı. Neyse ki yanında duran arkadaşı Hakan’ın aksine çok
rahattı, 12 yaşındaki Gaffur Güneş “Ben de Erzurum’dan geldim, ama bizim altı
yıl oldu” diyerek lafa karıştı. Daha önce birkaç defa deniz gördüğünü söyleyen
Gaffur’a “sizi neye göre seçip buraya çağırdılar?” diye sorduk, “çalışkanları
seçtiler” diye cevap verdi. Deniz ve çalışkanlık! Anlaması zordu…
Sohbetimize içerde, “bizi de çekin” diye poz veren kız öğrencilerle devam
ettik. Kıraç İlköğretim Okulu’nda 6-F’de okuyan Sinoplu Hanife Yağız, iki
yaşından beri İstanbul’da yaşadıklarını, daha önce deniz gördüğünü hatta vapura
bile bindiğini söylerken, söze “Ohooo, ben başka denizleri bile gördüm” diyerek
Funda Özkan da katıldı. O Bulgaristan göçmeniydi. Ailesinden bahsetti, annesinin
Ülker’de babasının da bir benzin İstasyonu’nda çalıştığını söyledi. Arka
koltuktan bizi dinleyen Gökan Özer Funda’nın babasının mesleğini duyunca gülerek
“vay! siz zenginsiniz o zaman!” yorumunu yaptı. Gökan’ın babası da Plast Herine
Fabrikası’nda çalışıyormuş, uzun yıllar önce Ardahan’dan gelmişler, ara sıra
gidip geliyorlarmış hâlâ. Ardahan’ın İstanbul’dan daha güzel olduğunu düşünen
Gökhan, neden bu şekilde düşündüğünü “buralar araba dolu” diye özetledi.
Sevdagül Ağabulak ve Ebru Mengütay’la konuşmaya başladık. Babası Çapa Tıp
Fakültesi’nde hasta bakıcı olan Sevdagül, ailesiyle Çilingoz diye bir yere
yüzmeye gittiğini anlatırken, Ebru Mengütay pek yüzmeye gidemediğinden yakındı.
Motor Ortaköy’ü geçmek üzereydi, çocuklar kafelere, insanlara, rengârenk
sandallara, lüks yatlara bakmak için camlara yanaştılar. Biz de öyle. Arkamdan
Funda’nın seslendiğini duydum “Abla, bu deniz bitmez mi ya”? “Daha çok var” diye
yanıtladım. Gülüştük.
Vapurda iki grup çocuk vardı, üniformalı olanların hepsi Kıraç İlköğretim
Okulu’ndandı, üniformasız olanlar ise Ayazağa İçgörü Rehabilitasyon Merkezi’nden
özürlü öğrencilerdi. Öğretmenleri Özgül Dereli çocuklar aileleri onları
götürmediği sürece deniz görmediklerini söyledi, kimi işitme, kimi zekâ
engelliydi. İşitme engellilerden 17 yaşındaki Abdurrahman Korkut, Mehmet Rıfat
Evyap Endüstri Meslek lisesi’nde okuyordu. Çok da çalışkandı. Denizi istediği
zaman göremediğinden yakınan Abdurrahman’ın işitme engelli olduğunu anlamak
mümkün değildi, çok net ve düzgün konuşuyordu. Deniz görmenin ve böyle bir
gezinin kendilerine ne kadar iyi geldiğini anlatırken belli ki mutluydu...
Çocukların ilgilerini en çok yalılar çekti, hemen dışarı üşüştüler. Her bir
ağızdan ayrı ses çıkıyordu: “Uf be eve bak!”, “millet amma zengin ya!” ,”Baksana
gemi de var evin önünde”, “ben olsam bu evde otururdum”, “ben bu evde, bak bu
daha güzel”! Yalılara el sallayan çocukların aralarından ikisi bize döndü; “bizi
de çekin ya, şöyle manzaraya karşı”… “Tamam” dedik, çektik. Birinin adı Cebrail
İnce, diğerininse Fırat Çiftçi’ydi. Yaşlarını sorunca “abla 13’üz de, 14
sayılır, sen 14 yaz ya” dediler. Fırat Ağrılı, Cebrail ise Erzurumluydu. İkisi
de yaklaşık bir yıldır İstanbul’daydı. “Nasıl, alışabildiniz mi?” diye sorunca,
Fırat ilk geldiklerinde oturduğu semtte, çok ayrımcılığa uğradığını, bu yüzden
moral bozukluğu yaşadığını anlattı. “Bize yabancı gözüyle baktılar” dedi, “başka
yerden geldiğiniz için mi?” diye sorunca “herhalde ondandır” diye yanıtladı:
“Şimdi arkadaşlarım var, alışmaya başladım, arkadaş edinince her şey daha kolay
oluyor”... O çok az deniz görmüştü, Fırat da öyle, ama hiç bu kadar
gezmemişlerdi.
Çocuklarla vedalaşırken, söylemeden duramadım: Denizle iç içe bir şehirde
denizden uzak yaşama durumu sadece size mahsus değil. Denizde bir gezinti,
bazılarımız için zaman, bazılarımız içinse para gerektiriyor. Anlaşılan bir tek
balıkçılar ve yalılarda oturanlar bu denizin, Boğaz’ın keyfini
çıkarıyor...
0 Yorum
Yorum Yap