- yapi.com.tr
- 13.07.2010
- GÜNDEM
- 3 okunma
Beyoğlu Belediyesi İhlale Doymuyor
Avrupa Kültür Başkenti muhabbetine Akdeniz ülkesi olduğumuzu sonunda hatırladık, sokakta müziğe kimse dokunmuyor diye sevinirken, bilemiyorum özellikle mi yapılıyor ama Beyoğlu belediyesinin insan, yaya hakkı tanımaz tavrı her tür eğlenceyi burnumuzdan getirmeye devam ediyor. Sıradan günlerde belediyenin abididik gubidik taşıtlarının gürültü
Avrupa Kültür Başkenti muhabbetine sokakta müziğe kimse dokunmuyor
diye sevinirken, Beyoğlu Belediyesi'nin insan, yaya hakkı tanımaz tavrı her tür
eğlenceyi burnumuzdan getiriyor
Sene 2005. İstanbul’a yeni
taşınmışım. İş gereği Talimhane’deki otellerden birinde kalıyorum. Beyoğlu
Belediyesi İstiklal Caddesi’nin kaldırım taşlarını yenilemeye başlamış. Bir
taraftan da İstanbul’un Eylül sağanakları... Şehirden indim köye misali, her yer
ince çamur. Seke zıplaya her akşam İstiklal’deyiz. Üstümüzü başımızı kirletmeden
yemek yemeye çalışıyoruz. Otele her dönüşte ayakkabılar banyoya, yıka babam
yıka.
Aylar geçti, İstiklal’in kaldırımları bitti. Birkaç gün sonra ise
yeniden sökülmeye başlandı. Neymiş, Belediye beğenmemiş kullanılan taşları,
yenisi yapılacakmış. Haydiii, bu sefer aylarca yeni kaldırımlar sürdü. (Bu arada
birkaç ayda metrobüs gibi bir sistemi bitirebilen taşeronlar ne hikmetse
İstiklal’i bir türlü bitiremiyor.)
O zamanlar İstanbul’u pek bilmiyorum.
Ama İstiklal’de ne kadar çok turist olduğunu gördükçe bu ülkenin turizm
politikasızlığına tekrar tekrar lanet ediyorum. Şu dünyada gelir dağılımının
dengesizliğine uyduruk da olsa çare sayılabilecek geri kalmış/gelişmekte olan
ülkeler için çok önemli turizm geliri hep de böyle politikasızlıklar yüzünden
heba edilmez mi? Mısır’da da Tunus’ta da aynı hikâye... Gidenler
anlatıyor...
Zengin batılılar için otantik cennet sayılan İstanbul, tüm
kaosuna rağmen hâlâ milyon turist çekiyor her yıl. Atalarımızın yarattığı şansın
üzerine daha ne kadar yatabileceğiz Allah bilir.
Sene 2007. İstanbul’un
en hareketli gece hayatı, tüm renkleriyle İstiklal... Sohbet ederek mekâna doğru
yol almaya çalışıyorsunuz ki, zaaaaaarrtttt çöp kamyonu! Bıııg bıııg zabıta!
Öööveeeööövvv, polis! Vuuuuuvvvvvv, sokak süpürme kamyonu! Yaya yolunda
envai çeşit motorlu taşıt! Sohbet ne mümkün, gürültü kirliliğinden bir an önce
kurtulmak için ya durup kamyonun geçmesini bekliyorsunuz ya da koştur koştur
mekânın yolunu tutuyorsunuz. Kafamızın üzerinde geçen kepçeler de cabası...
İstiklal’de habire bina yıkılıyor ve ne hikmetse hafriyat, caddenin en boş
olduğu sabah saatlerinde değil de en yoğun olduğu gece saatlerinde toplanıyor!
Bazen şüphe ediyorum, bunu da turistlere otantik bir imaj çizmek için mi
yapıyorlar diye. Dünyanın kaç ülkesinde gecenin 10’unda kafanızın üzerinden
hafriyat dolu kepçe geçer ki? Çok heyecanlı! O kepçenin önünde durup çılgınlar
gibi flaş patlatan 20-30 kişilik Japon turist grubu görmüşlüğüm bile vardır.
Bu arada dönem dönem Ramazan’da içki yasağı gibi söylentiler de çıkıyor.
Tövbe yarabbim estafurullah! Demem o ki, geçtiğimiz Cumartesi Caz Festivali’nden
bir etkinliğinin Tünel civarında yapılacağını duyuyoruz. Kampüs kültürünü
damardan bir kez almış biri olarak sokakta müzik duydu mu çılgına dönen ben
hemen tüm ahaliye haber salıp kendimi İstiklal’e attım. Ortalık ana baba günü
tabii. Üç-beş tane sahne kurulmuş. Bu arada İstiklal’in her zamanki
Kızılderilileri, türkücüleri, Sovyet göçebeleri de işbaşında. Aynı anda o kadar
çeşit müziğe maruz kalmak biraz yorucu olsa da tam bir müzik panayırı havası
var. Ben zevkten dört köşeyim tabii...
Diğer yandan İstiklal, hiç
olmadığı kadar kozmopolit. Dünyanın dört bir yanından insan var. Vakti zamanında
Ağustos ayında bilimum festivallerin olduğu dönemde Londra’ya âşık olmuştum. Ama
3 Temmuz 2010 Cumartesi günü İstiklal, Londra’ya beş basardı. “Yarim İstanbul,
gel öpeyim, gerdanından” demeden edemedim.
Koyun sürüsü
misali
Birkaç grup dinledikten sonra Hıdivyal Palas’ta gizlenmiş
Mano Bistro’nun eşsiz boğaz manzarasında yemeğimizi yiyip buz gibi biraları
yudumladıktan sonra tekrar sokağa indik. İnmez olaydık! Ortalık Hıdırellez
şenliklerinin Eminönü sokak arasında yapıldığı zamanki kadar kalabalık. Gel gör
ki o şenliklerde olduğu gibi göbek atarak yürüyemiyorsun. Ortalık entel, snob,
ağır abi caz dinleyicisi kaynıyor. Tam kalabalığa alışıyoruz derken arkadan:
“Bııııııııg bıg!!!!!”
“Allah” dedim “noluyo!” Zabıta arabası! Ne alaka
yahu! Ne alaka! Hâlâ da çözebilmiş değilim. Saat gecenin 10’u. O saatte, üstelik
de o kalabalıkta ortalığa biri tezgah kursa hiçbir şey satamadan her şeyi ezilir
gider. Arabanın geçmesi için o noktadaki herkes beş dakika hareketsiz durdu,
birbirinin üstüne çıktı. Gözümün önünde dedemin koyunları canlandı. Yayladaki
ağıla sokmak için hayvanları sağdan soldan hızlı hızlı ürkütürlerdi ki
dağılmadan tek çıkış yolu olan ağıl kapısına yönelsinler. Yüzümüzde öyle melül
bi ifade! İlerleyen saatlerde aynı sahne birkaç kez daha yaşandı.
Saat
10.30’da ana sahneye Soul Stuff çıktı. Sahne, Gloria Jeans’in yanındaki sokağın
hemen dibine kurulmuş. Biz de tam o sokağın önündeyiz. Etrafta yüzlerce insan
var, adım atacak yer yok. Soul Stuff üçüncü şarkısını çaldı: “Düüüt! düt!” Hadi
bakalım, bu sefer ne? Koca ambulans! Alarmı açık değil. İçerde hasta yok diye
düşündük. Sonra birileri “Hasta var” dedi. Doğru mu bilemiyorum ama hasta
olsaydı o kadar sakin davranmazdı herhalde. Ambulansın İstiklal’den ara sokağa
dönmesi beş dakika filan sürdü. Hepimiz ezildik tabii, yine koyun sürüleri
misali.
Diyeceğim o ki, Avrupa Kültür Başkenti muhabbetine Akdeniz ülkesi
olduğumuzu sonunda hatırladık, sokakta müziğe kimse dokunmuyor diye sevinirken,
bilemiyorum özellikle mi yapılıyor ama Beyoğlu belediyesinin insan, yaya hakkı
tanımaz tavrı her tür eğlenceyi burnumuzdan getirmeye devam ediyor. Sıradan
günlerde belediyenin abididik gubidik taşıtlarının gürültü kirliliğine, her şeye
olduğu gibi alıştık diyelim... Bari şu festivallerde azıcık insan muamelesi
görsek. Hayır anlamadığım şu, madem insan muamelesi yapmayacaksın, ne demeye
sokakta eğlenceye izin veriyorsun?
İnsanların tepkisizliğinden
bahsetmiyorum bile. O sıkışmalar sırasında yüzlerdeki melul ifadeyle araca
bakışımızı unutamayacağım. Bir “meee”lemediğimiz kaldı. En basit haklarımızı
bile savunmaktan nasıl da aciziz ya da belki yorgunuz ve sadece birazcık huzur
istiyoruz. Ne zaman geldik bu hale? Nasıl? Ve daha ne kadar devam edecek
böyle?
Belki 12 Eylül’ü bağıra çağıra lanetleyen sokak müzisyenlerimiz ve
onları anlayıp seslerine ses katan dinleyicileri olduğunda? “Hey Başkan! Sokağa
in ve kalabalığa karış! Bize ne yaptığına bak!” diye haykıran müzisyenlerimizin
sayısı arttığında? Hepsi başka bahara.
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap