Son yıllarda Azerbaycan'ı görenlerin ortak gözlemi, ''Bakû betonlaşıyor...'' şeklinde. Azerilerin ''teze tikinti'' dedikleri yeni yapılar, tıpkı İstanbul ve diğer kentlerimizde yaygınlaşan örnekler gibi, ''kimlikli mimarlık'' yerine ''rant kütleleri'' şeklinde güzelim Bakû'ya ekleniyorlar...
Nitekim Azerbaycan'daki son seçimleri izleyen Cumhuriyet muhabiri ve ''Azeri'' kökenli Barış Doster diyor ki: ''Tarihi binaların yıkılıp yerine yüksek binaların yapıldığı, kültürel dokusunu hızla yitiren bir kent olmuş Bakû...'' (Cumhuriyet-03. Kasım.2005)
Oysa, bu kent için bestelenmiş sayısız şarkılardan birinde deniyor ki:
''Sen ana Hezerimin sahilinde,
Sen Bakû şöhretin var el dilinde;
Sen şeherler gözelisen Baki,
Ey cavan Bakû, mehriban Baki...''
Dostumuz Yalçın Bayer de şunları yazıyor: ''Bakû'da inşaat patlaması yaşanıyor. Gelişigüzel binalar Bakû'nun geleneksel dokusunu bozmaya başlamış...'' (Hürriyet-30 Ekim 2005)
O kadar ki 1999'da 150 bin ton olan çimento üretimi, bu yıl 1.3 milyon tona çıkmış.
En yükseği 'biz'den
Peki, UNESCO'nun 'Dünya Mirası' listesinde yer alan, hemen tamamı ''taş''tan yapılı sayısız tarihi binanın arasında onca çimentoyu ''kimler'' kullanıyor? İşin belki de en ''yürek burkan'' tarafı burası. Bakû'da zarif ve alımlı silüeti paramparça eden yapıların büyük çoğunluğu ne yazık ki Türk inşaat firmalarınca gerçekleştiriliyor.
Bunlardan biri, internette bakın nasıl övünüyor: ''Kayı İnşaat'ın Azerbaycan'da imza attığı en büyük proje, Bakû'daki en yüksek binadır...'' İstanbul'daki ''Dubai kuleleri''nden sonra moda olan ''en yükseğini yapma'' söylemine ne kadar benziyor!
O duygu yüklü Azeri şarkısındaki,
''Hoş etirli yaza benzer,
Yüz nağmeli saza benzer,
Gara gözlü gıza benzer,
Bizim Baki geceleri...''
bile duygusuz yeni inşaatlar yüzünden sanki artık yaşanmaz oluyor...
'İki devlet, bir millet'
Bunları okuyunca düşündüm... İki ülke arasındaki hemen tüm ilişkilerde söylenenlerin başında şu geliyor;
''Biz, iki devlet, bir milletiz...''
Son günlerin ''alt kimlik-üst kimlik'' arayışına da sanki ''yanıt'' olan bu söylem, geleceğe dönük ortak politikaların ''Türk'' ve ''Azeri'' ayrımı yapılmadan ''birlikte'' üretilmesi özlemini yansıtıyor. Bu ''kardeşliğin'' ortak sorumluluğu, öncelikle her iki tarafın ''olumlu'' yönlerini ''buluşturmak'' değil midir?
Örneğin Azerbaycan da halkının çoğunluğu Müslüman' olan laik bir ülke... Azeriler, kamusal ortamı ve toplumsal yaşamı ''bağnaz dincilik''in tutsağı kılmamak konusunda her yönüyle ''çağdaş'' bir kararlılık içindeler. Bizdeki şu ''içki yasakçısı'' siyasallaşmış İslamcı anlayışın ''ders alması'' gereken bir uygarlık düzeyini ''millet'' olarak sergiliyorlar.
Benzer şekilde ''türban'' diye bir gündemleri de yok; çünkü türban yok... Kendi ''milli'' kültürlerini müzikten dansa, tiyatrodan edebiyata kadar ''koruyarak'' geliştirebilen, ''kimlikli ve modern'' toplum olmanın örneğini gösteriyorlar.
Arabesk apartmanlaşma
Peki, aynı tutumlarını, kent ve imar kültüründe acaba neden sürdüremiyorlar? ''İçeri Şeher'' denen Suriçi'nde 12. yüzyıla ait görkemli Şirvanşahlar mimarisini ve en güzel Şehitler Hıyabanı'ndan (bulvarı) seyredilen, Hazar'la kucaklaşmış anıtsal kent peyzajını ''arabesk apartmanlaşma''ya neden kurban ediyorlar?
Bakû'nun, İçeri Şeher'deki yapılaşma tahribatı yüzünden UNESCO listesinden çıkartılarak ''risk altındaki miras'' sayılması gerektiği 2003 yılındaki bir raporla ilan edilmişti. İstanbul için de aynı durum 3 yıldır gündemde.
Bu ''benzerlik''te de etkili oldukları anlaşılan Türk yatırımcılar, her biri Baltık mimarisinin en güzel örneklerini oluşturan 19. yüzyıl yapılarıyla bezeli ve aynı güzelliğe sayısız heykelle daha da alımlı bir estetiğin kazandırıldığı bu ''kardeş kent'' te, hiç değilse Türkiye'deki davranışlarını terk etmeliler.
Hele iş görüşmelerine ''İki devlet, bir milletiz'' diyerek başlıyorlarsa...
Haberi sosyal medyada paylaşın.
0 Yorum
Yorum Yap