1951 yılında, Bina Bilgisi dersimizin hocası Ord. Prof. Emin Onat, Taşkışla’da Anıtkabir hakkında bir konferans vermişti. Mimarlık dünyasının eşiğinden içeriye yeni adım atmış olan biz öğrencileri için bu olay çok önemliydi. Henüz 20 yaşımdayken büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiş olduğum konuşmasından önemli bulduğum kısımları anlatmaya çalışacağım.
Hocamız, tepegöz denilen bir projeksiyon aletiyle beyaz perdeye yansıttığı resimler eşliğinde, Anıtkabir’in daha proje aşamasından başlayarak, binanın bitişine kadar olan serüvenini anlatıyordu. Nitekim 1952 yılında bizi Anıtkabir’e götürüp gezdirdiğinde inşaat bitmek üzereydi ve bir yıl sonra da Atatürk’ün aziz naaşı, Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir’e getirilmişti.
Yaşamım boyunca Anıtkabir’in adım adım oluşmasına tanık oldum. Evimiz Bahçelievler’de olduğu için çocukluğumda Rasattepe’ye komşu olan Abdi Paşa Çiftliği’nde sık sık geziler yapardık. O günlerde Rasattepe tümüyle çorak, ıssız bir yerdi ve tepesinde de bir Kızılay çadırı bulunuyordu.
Ailece İstanbul’a taşınıp İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne girince, ikinci sınıfta, çocukluğumdan beri “Anıtkabir Mimarı” olarak adını duyup, sevgi ve saygı duyduğum Emin Onat’ın öğrencisi olduğumda çok mutlu olmuştum.
Hocamız konuşmasında, öncelikle yarışmada birinci ödül verilen projesini anlattı (1. Aşama). Sonrasında önerilen değişiklikleri dikkate alarak oluşturulan projeyi açıkladı (2. Aşama). Nihayet, uygulanmış olan projeyi anlattı(3. Aşama). Bu yazıda vereceğim bilgiler yalnızca Mozole binasıyla ilgilidir; vaziyet planında v.d. yapılan değişikliklerden söz etmeyeceğim..
Anıtkabir konseptinin meydana gelmesi nasıl olmuştur ve hangi etmenlerin, düşüncelerin bir sonucudur?
Bu konuda Doğan Kuban şunları yazıyor: “... O’nun (Emin Onat’ın) Anadolu’ya sahip çıkma şeklindeki resmî ideoloji yönünde bir tasarımı gerçekleştirdiğini kanıtlar.” (1)
“... Emin Onat ve Orhan Arda, Anadolu’nun ürettiği mezar yapısı imgelerini yeniden değerlendirmişlerdir.” (2)
Anadolu’da üretilen mezar yapılarının başlangıç noktası olarak Karia kraliçesi Artemisia’nın M.Ö. 353 yılında, ölen kocası Maussollos için yaptırmış olduğu anıt-mezarın kabul edildiği anlaşılmaktadır. Zamanla değişerek “Mozole” şeklinde kullanılan Mausoleion, en başarılı anıtsal mezar olarak ün kazanmış ve dünyanın yedi harikasından birisi olarak tarihe geçmiştir.
Mozole, Kristian Jeppesen’in çalışmalarına göre Halikarnas, Bodrum’da, içlimanın kuzeybatısında, mimar Pytheos ve Satyros tarafından yapılmış ve büyük bir olasılıkla depremler sonucunda yıkılmıştı. Sonradan, yıkıntıdan alınan taşlar Bodrum kalesinin yapılmasında kullanılmıştır (3).
Mozole, gerek Batı Anadolu’da, gerekse Yunan yarımadasında kısmen değiştirilip geliştirilerek çok sayıda uygulama alanı buldu. Örneğin, M.Ö. 4. yüzyılda yapılmış olan Priene kentindeki, İyonik düzenin klasik bir modeli olan Athena mabedinin planı ile Anıtkabir’inki arasında yakın benzerlikler bulmak mümkün olabilir. Söz konusu yapıtın da mimarı, yine Halikarnas’taki Mozolenin mimarı olan Pytheos’tur.
Bu tipoloji içinde yer alan yapıtlar “Peripteral Mabet” olarak adlandırılıp, Antik Grek mimarlığının “Klasik Devri” olarak sınıflandırılmıştır.
İktinos, Kallikrates ve heykeltıraş Phidias tarafından M.Ö. 447-431 yıllarında tasarlanıp gerçekleştirilmiş olan Atina’daki Akropolis üzerindeki Parthenon mabedi en tanınmış yapıttır; dolayısıyla Anıtkabir de ona benzetilir.
Bu tür mimarideki genel form konsepti ise, dikdörtgen bir prizma olan ana kütlenin çevresini dıştan çevreleyen kolonlardan oluşan bir kompozisyondur (Peristyle). Bu kolonlar binayı daha anıtsal, daha ekili ve güzel göstermek için eklenmiş öğelerdir.
Tarih boyunca ve günümüzde de mimarlar bu yola başvurmuşlardır; özllikle totaliter rejimlerin diktatörleri; ister Nazi, ister faşist, isterse komünist olsunlar bunu benimsediler: Nazi diktatörü Adolf Hitler, “Yeni Alman Mimarisi” (1942) adlı yapıtında Klasisizmi temel alan mimarlığı savunarak Albert Speer’i bu türden mimarlık yapması için görevlendiriyor; İtalya’da faşist diktatör Benito Mussolini de benzer şekilde düşünerek Marcello Piacentini’yi öncü mimar olarak seçiyordu. Elbette, komünist bir diktatör olan Josef Stalin de, “Sosyalist Gerçekçilik” adı altında söz konusu mimari üslubu benimseyerek: “Halkın da sütunlara hakkı vardır.” (4) diyordu.
Tiranların, diktatörlerin sevip benimsedikleri “Klasik Üslup”un gramerinin özelliklerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz: merkeziyetçilik (centrality), eksenselcilik (axiality), simetri ve anıtsallık (monumentality).
Sigfreid Giedion, anıtsallığı “ebedi bir gereksinim” olarak belirterek, onu elde etmenin en kolay ve ucuz yolunun, binanın çevresine kolonlar perdesi koymak olduğunu; ancak böylece “sahte anıtsallık” (pseudomonumentality) elde edildiğini yazar (5).
Anıtkabir’de de “Klasik Üslup” gramerini görmekteyiz; zaten Emin Onat’ın da, konferansında özeklikle vurguladığı konu “Klasik bir eser olması; dolayısıyla geçici değil fakat kalıcı nitelik ve estetik değerlere sahip bulunmasıydı.”
Parthenon mabedi, Greklerin “bilgelik, akıl, öğrenme” tanrıçaları olan Athena’nın evidir; binanın naos salonunda Athena’nın 13 metre yüksekliğindeki altın ve fildişi kaplanmış heykeli bulunuyordu. Bu heykel, tavandan gelen doğal ışıkla aydınlatılmaktaydı ki, bu fikir, Anıtkabir’in birinci projesinde de kullanılmıştır:
Atatürk’ün lahdi, merasim-şeref salonunun tam ortasına yerleştirilmişti ve ziyaretçiler onun çevresinde 360 derece döndükten sonra binanın dışına çıkacaklardı.
Şeref salonu, Parthenon’da olduğu gibi kolonlarla çevrilmişti ve doğal ışığı da yine Parthenon’daki gibi tavandan alacaktı (Kolonlar üstünde yarım daire şeklindeki kemerler ve lahdin tavandan doğal ışık alışı iç perspektifte açıkça görülmektedir). Dikdörtgen planlı şeref salonunun dört tarafı da ikinci derecedeki işlevlerle çepeçevre sarılmıştır.
Projeyi tasarlayan mimarlar bu fikirleri Parthenon’dan mı almışlar, yoksa rastlantı sonucu bir benzerlik mi söz konusuydu?Sonradan projede neden önemli radikal değişiklikler ve revizyonlar yapılmıştı?
Emin Onat bunu şöyle açıkladı: “Aradan geçen bir seneyi mütecaviz bir zaman zarfında jüri heyetinin muhtelif tenkidlerini göz önünde tutarak hazırlanan ikinci proje kanatimce bir çok noktalardan eskiye nazaran daha olgun ve güzel bir hale gelmiştir. Atatürk için de, yapılacak eserde daha güzele doğru atılan bu adımdan dolayı kendimi daha müsterih hissediyorum.” (6)
İkinci aşamada, binanın dıştan görünüşü ve ifadesi ana fikir olarak aynı kalmış, fakat orta kısımdaki kütle çok yükseltilmiştir. İç mekân ise radikal bir şekilde, birinci projeden farklı olarak tasarlanmış: iç mekânın örtüsünde, “kolon-kiriş-döşeme” sisteminden vazgeçilmiş ve onun yerine Osmanlı Mimarlığında görülen “kemer-pandantif-kubbe-tonoz” strüktür elemanları kullanılarak plan örtülmüştür.
Mimarlar, Atatürk’ün benimsemediği Osmanlı Mimarlığı geleneğini O’nun kabrinde uygulama olanaklarını araştırdılar.
Örtünün strüktürel sistemindeki radikal değişiklikler yapılırken, planda da farklılıklar oluyordu: lahit, şeref salonunun ortasından alınıp kuzeydoğu duvarının yanına getirilerek salon boş bırakılıyor, içerideki kolonlar kaldırılıyor, doğal ışığın tavandan alınmasından vazgeçilerek yan duvarlardaki pencerelerden içeri alınıyordu.
Bu şekilde, dış kütle ilk projede olduğu gibi dikdörtgen prizmatik bir formda, fakat daha fazla yükseltilmiş olarak korunurken, iç mekan ise kemerler-pandantifler-kubbe ve tonozların birlikteliğiyle biçimleniyordu.
Sonuçta, iç mekân ile dış kütlenin özdeşliğinden uzak, garip bir durum ortaya çıkacaktı. Üstelik, bu geleneksel strüktür sistemi, yine geleneksel malzeme, işçilik ve konstrüktif sistemle yapılacaktı: doğal kesme taş, tuğla vd. ile!
Hocamız, bu projeden vazgeçmelerinin nedenini şöyle açıkladı: Böyle olursa, yapının inşa süresi çok uzayacak, maliyet çok artacak, bina aşırı derecede ağırlaşarak doldurma bir zemin olan tümülüs üzerine oturduğundan, özellikle depremlerde büyük risk oluşturacaktı.
Dolayısıyla bu Osmanlı tarzından da vazgeçildi ve yeniden başa dönülüp, planda gerekli değişikler yapılarak uygulanmış olan üçüncü projeye dönüldü. Bunun sonucu olarak da, yapının kolonlar üstündeki yüksek kütlesi de yok oldu.
Onat ve Arda’nın, ikinci kemer-kubbe örtüsü önerisinin, yarışmaya katılmış ve dereceye lâyık bulunmuş üç öneriden birisi olan Johannes Krüger’in iç mekân tasarımıyla olan benzerliği dikkat çekicidir.
Üçüncü aşamada, projenin çok arınmış, sadeleşmiş hali görülmektedir. İlk önerideki tavandan doğal ışığın alınmasına ve yan duvarların penceresiz-sağır duvarlar olmasına karşılık, ışık yan duvarlardaki pencerelerden alınarak tavandaki aydınlatma sisteminden vazgeçilmiş; lahit, salonun ortasından kaldırılarak kuzeydoğu duvarının önüne yerleştirilmiş; içerideki kemerli kolonlar yok edilmiş; şeref holünü çepeçevre saran ikincil işlevler kaldırılarak plan çok yalın bir şekle getirilmiştir (Amacım yapıtın oluşumundaki aşamaları objektif bir şekilde açıklamaktır; kişisel eleştiri ve değerlendirmeler yapmak gibi bir amacım yoktur.).
Böylece yapım süresi, betonarme kolon-kiriş-nervür sistemine geçilerek hızlandırılmış ve 1943 yılında başlanmış olan inşaat 10 Kasım 1953 günü bitirilerek, aralarında benim de olduğum kortej eşliğinde Atatürk’ün naaşı, geçici olarak bulunduğu Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak uzun bir yürüyüşten sonra Anıtkabir’e getirilmişti.
Anıtkabir yarışmasına da katılmış olan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister’in yarışma ve sonuçları konusunda görüşleri şöyle (7): “Uluslararası açılan yarışmada Atatürk Anıtı (Anıtkabir) için tasarladığım proje Almanya’dan çağrılan neoklasisist jüri üyeleri tarafından dikkate değer bulunmadı. Onlar sanki bir Alman kahramanının anıtını oluşturuyorlarmış gibi, o dönemde geçerli olan yeni Alman sanatını yansıtan bir projeye karar vererek, Türklerin mezar geleneği ve Atatürk’ün her türlü helenistik etkiye karşı olduğu konusunda hiçbir şey bilmediklerini gösterdiler. Benim tasarımımda Türklerin ilk dönemlerindeki türbe geleneğini yansıtan bir çözüme gidilmiştir. Bunun yanısıra, yapının yer alacağı zeminin çok kötü olması nedeniyle de, modern ve hafif bir konstrüksiyon olarak düşünülmüştü...
Ne yazık ki, bu hayalim gerçekleşmedi ve Atatürk için neo-klasik bir Anıtkabir yapıldı.” Hâlâ merak ettiğim bir konu var: projenin ilk hali olan ve Batı kökenli bir plan tipolojisi neden terk edilerek radikal bir değişiklikle Neo-Osmanlı bir arayışa yönelindi ve sonradan neden yeniden ilk projeye dönüldü? Elbette hocamıza böyle bir soru soramazdım!
Acaba devletin üst düzey yöneticileri projede “Türk-Osmanlı” karakteri mi olmasını istemişlerdi?
Fakat bütün konferans boyunca hocamızın biraz fazla ciddi; hattâ pek mutlu görünmeyen durgun hali dikkatimi çekmişti.
Acaba, temel konsept olarak; yenilikçi, özgün ve yaratıcılıktan yoksun olan; ve binlerce yıldanberi uygulanan bir arki-tip “anıt-mezar” yapısını gerçekleştirmiş olmanın ezikliğini mi hissediyordu?
O da düşüncelerini şöyle açıkladı (8):
“... Gönül isterdi ki, Türkün, Ata’sına yapacağı eser bu hudutsuz güzellerin en önünde bulunan olabilsin. Bu itibarla Orhan Arda ile yaptığım projenin, arzu edilenin yanında, çok geride kaldığına ben herkesten daha fazla kaniyim.”
Ayrıca şu hususu da belirtmekte yarar var: jüri projenin olumsuz yönlerini saptamış ve bunları düzeltmek için de Paul Bonatz, Sedad Hakkı Eldem ve Sırrı Sayarı’dan oluşan bir komite kurulmuştu. Bu komitenin projedeki temel tasarım ve ilkelerine ne derecede müdahale ettiği merak konusudur. Özellikle Onat’ın, Bonatz’a ne kadar bağlı olduğu bilinmektedir: Onat, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin hocalarını, kaptanları Bonatz olan bir futbol tamına benzetmiştir.
Acaba Onat’ın “Neo-Osmanlı” önerisini, Holzmeister’in, “Alman Batı-Neo-Klasisist” jüri üyesi olarak betimlediği Paul Bonatz mı karşı çıkarak reddetmişti?
Yaşamımın son kırk yılını Ankara’da geçirdim; evim Anıtkabir’e yakın sayılabilecek bir semtte; dolayısıyla Anıtkabir’i oldukça sık ziyaret etmek fırsatını buluyor ve her seferinde hüzünlenerek şöyle düşünüyorum: Atatürk gibi çağdaş, ilerici, özgün, eşsiz bir lidere; kökleri binlerce yıl derinlerde kalmış, formu zamanla standart bir tipoloji haline dönüşerek pek çok insan için mezar olarak yapılmış, durgun ve cansız ifadesiyle heyecan uyandırmayan bu yapı yakışır ve O’nun simgesi olabilir mi?
Dolayısıyla burada yapılacak yapıt, O’nun özgün karakteriyle özdeşleşen, O’nu ifade eden; özgün, eşsiz, ilginç ve dinamik bir yapıt olmalıydı.
Hiç şüphesiz, bunlar benim kişisel düşüncelerim; asla bir mimari eleştiri ve değerlendirme olarak kabul edilmemeli.
Aşağıdaki yapıların, düşünce ve duygularımı destekler nitelikte olduklarını görüyorum:
• Parthenon, Atina (M.Ö. 447-432)
• Mausoleum, Halikarnas (M.Ö. 355-350)
• Lincoln Anıtı, Washington
• Lenin Anıtı, Moskova
• Ho-Chi-Minh Anıtı, Vietnam
• Georgi Dimitroff Anıtı, Sofya
Daha pek çok örnek verilebilir. Hiç şüphesiz ki bu yapıtlar gerek büyüklük ve ölçek, gerekse malzeme, kolon sayıları, estetik değerleri, oranları, ayrıntıları vd. yönleriyle birbirlerinden farklıdır; fakat konsept bakımından aynı kategori içinde yer alırlar: Rasyonel-Geometrik, dikdörtgen prizmatik bir ana kütle ile çevresinde çepeçevre kolonlar!
Atatürk’ün yattığı yapıyı, sürekli olarak gökyüzü ile ilişki kuran; Ankara ve Türkiye gecelerini yapı içinden dışına doğru fışkıran güçlü ışık kaynaklarıyla aydınlatan canlı ve dinamik kristal bir “alev küresi” olarak hayal ederim; karanlıkları aydınlatan bir “Işık Adam”ın simgesi olarak!
KAYNAKLAR
1. Doğan Kuban; “Arredamento Dekorasyon,
s.107, No.1/1995.
2. Doğan Kuban; “Atatürk İçin Düşünmek”,
İTÜ Yayını, s.7, 1998.
3. Ekrem Akurgal; “Ancient Civilizations and Ruins of Turkey”, Mobil Oil Türk A.Ş., s.242, Ankara, 1970.
4. Kürşat Bumin; “Demokrasi Arayışında Kent”, Kent-Koop Yayını, No.58, s.62, 1986.
5. Sigfrid Giedion; “Architecture You and Me”, Harvard University Press, s.28-29, 1958.
6. Emin Onat; “Güzel Sanatlar”, No.5, s.121, Maarif Vekaleti Yayını, 1944.
7. Clemens Holzmeister; “Sürgün Yılları 1938-47”, YAPI, S. 235, s.59.
8. Emin Onat; a.g.e., s.120.
Hocamız, tepegöz denilen bir projeksiyon aletiyle beyaz perdeye yansıttığı resimler eşliğinde, Anıtkabir’in daha proje aşamasından başlayarak, binanın bitişine kadar olan serüvenini anlatıyordu. Nitekim 1952 yılında bizi Anıtkabir’e götürüp gezdirdiğinde inşaat bitmek üzereydi ve bir yıl sonra da Atatürk’ün aziz naaşı, Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir’e getirilmişti.
Yaşamım boyunca Anıtkabir’in adım adım oluşmasına tanık oldum. Evimiz Bahçelievler’de olduğu için çocukluğumda Rasattepe’ye komşu olan Abdi Paşa Çiftliği’nde sık sık geziler yapardık. O günlerde Rasattepe tümüyle çorak, ıssız bir yerdi ve tepesinde de bir Kızılay çadırı bulunuyordu.
Ailece İstanbul’a taşınıp İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne girince, ikinci sınıfta, çocukluğumdan beri “Anıtkabir Mimarı” olarak adını duyup, sevgi ve saygı duyduğum Emin Onat’ın öğrencisi olduğumda çok mutlu olmuştum.
Hocamız konuşmasında, öncelikle yarışmada birinci ödül verilen projesini anlattı (1. Aşama). Sonrasında önerilen değişiklikleri dikkate alarak oluşturulan projeyi açıkladı (2. Aşama). Nihayet, uygulanmış olan projeyi anlattı(3. Aşama). Bu yazıda vereceğim bilgiler yalnızca Mozole binasıyla ilgilidir; vaziyet planında v.d. yapılan değişikliklerden söz etmeyeceğim..
Anıtkabir konseptinin meydana gelmesi nasıl olmuştur ve hangi etmenlerin, düşüncelerin bir sonucudur?
Bu konuda Doğan Kuban şunları yazıyor: “... O’nun (Emin Onat’ın) Anadolu’ya sahip çıkma şeklindeki resmî ideoloji yönünde bir tasarımı gerçekleştirdiğini kanıtlar.” (1)
“... Emin Onat ve Orhan Arda, Anadolu’nun ürettiği mezar yapısı imgelerini yeniden değerlendirmişlerdir.” (2)
Anadolu’da üretilen mezar yapılarının başlangıç noktası olarak Karia kraliçesi Artemisia’nın M.Ö. 353 yılında, ölen kocası Maussollos için yaptırmış olduğu anıt-mezarın kabul edildiği anlaşılmaktadır. Zamanla değişerek “Mozole” şeklinde kullanılan Mausoleion, en başarılı anıtsal mezar olarak ün kazanmış ve dünyanın yedi harikasından birisi olarak tarihe geçmiştir.
Mozole, Kristian Jeppesen’in çalışmalarına göre Halikarnas, Bodrum’da, içlimanın kuzeybatısında, mimar Pytheos ve Satyros tarafından yapılmış ve büyük bir olasılıkla depremler sonucunda yıkılmıştı. Sonradan, yıkıntıdan alınan taşlar Bodrum kalesinin yapılmasında kullanılmıştır (3).
Mozole, gerek Batı Anadolu’da, gerekse Yunan yarımadasında kısmen değiştirilip geliştirilerek çok sayıda uygulama alanı buldu. Örneğin, M.Ö. 4. yüzyılda yapılmış olan Priene kentindeki, İyonik düzenin klasik bir modeli olan Athena mabedinin planı ile Anıtkabir’inki arasında yakın benzerlikler bulmak mümkün olabilir. Söz konusu yapıtın da mimarı, yine Halikarnas’taki Mozolenin mimarı olan Pytheos’tur.
Bu tipoloji içinde yer alan yapıtlar “Peripteral Mabet” olarak adlandırılıp, Antik Grek mimarlığının “Klasik Devri” olarak sınıflandırılmıştır.
İktinos, Kallikrates ve heykeltıraş Phidias tarafından M.Ö. 447-431 yıllarında tasarlanıp gerçekleştirilmiş olan Atina’daki Akropolis üzerindeki Parthenon mabedi en tanınmış yapıttır; dolayısıyla Anıtkabir de ona benzetilir.
Bu tür mimarideki genel form konsepti ise, dikdörtgen bir prizma olan ana kütlenin çevresini dıştan çevreleyen kolonlardan oluşan bir kompozisyondur (Peristyle). Bu kolonlar binayı daha anıtsal, daha ekili ve güzel göstermek için eklenmiş öğelerdir.
Tarih boyunca ve günümüzde de mimarlar bu yola başvurmuşlardır; özllikle totaliter rejimlerin diktatörleri; ister Nazi, ister faşist, isterse komünist olsunlar bunu benimsediler: Nazi diktatörü Adolf Hitler, “Yeni Alman Mimarisi” (1942) adlı yapıtında Klasisizmi temel alan mimarlığı savunarak Albert Speer’i bu türden mimarlık yapması için görevlendiriyor; İtalya’da faşist diktatör Benito Mussolini de benzer şekilde düşünerek Marcello Piacentini’yi öncü mimar olarak seçiyordu. Elbette, komünist bir diktatör olan Josef Stalin de, “Sosyalist Gerçekçilik” adı altında söz konusu mimari üslubu benimseyerek: “Halkın da sütunlara hakkı vardır.” (4) diyordu.
Tiranların, diktatörlerin sevip benimsedikleri “Klasik Üslup”un gramerinin özelliklerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz: merkeziyetçilik (centrality), eksenselcilik (axiality), simetri ve anıtsallık (monumentality).
Sigfreid Giedion, anıtsallığı “ebedi bir gereksinim” olarak belirterek, onu elde etmenin en kolay ve ucuz yolunun, binanın çevresine kolonlar perdesi koymak olduğunu; ancak böylece “sahte anıtsallık” (pseudomonumentality) elde edildiğini yazar (5).
Anıtkabir’de de “Klasik Üslup” gramerini görmekteyiz; zaten Emin Onat’ın da, konferansında özeklikle vurguladığı konu “Klasik bir eser olması; dolayısıyla geçici değil fakat kalıcı nitelik ve estetik değerlere sahip bulunmasıydı.”
Parthenon mabedi, Greklerin “bilgelik, akıl, öğrenme” tanrıçaları olan Athena’nın evidir; binanın naos salonunda Athena’nın 13 metre yüksekliğindeki altın ve fildişi kaplanmış heykeli bulunuyordu. Bu heykel, tavandan gelen doğal ışıkla aydınlatılmaktaydı ki, bu fikir, Anıtkabir’in birinci projesinde de kullanılmıştır:
Atatürk’ün lahdi, merasim-şeref salonunun tam ortasına yerleştirilmişti ve ziyaretçiler onun çevresinde 360 derece döndükten sonra binanın dışına çıkacaklardı.
Şeref salonu, Parthenon’da olduğu gibi kolonlarla çevrilmişti ve doğal ışığı da yine Parthenon’daki gibi tavandan alacaktı (Kolonlar üstünde yarım daire şeklindeki kemerler ve lahdin tavandan doğal ışık alışı iç perspektifte açıkça görülmektedir). Dikdörtgen planlı şeref salonunun dört tarafı da ikinci derecedeki işlevlerle çepeçevre sarılmıştır.
Projeyi tasarlayan mimarlar bu fikirleri Parthenon’dan mı almışlar, yoksa rastlantı sonucu bir benzerlik mi söz konusuydu?Sonradan projede neden önemli radikal değişiklikler ve revizyonlar yapılmıştı?
Emin Onat bunu şöyle açıkladı: “Aradan geçen bir seneyi mütecaviz bir zaman zarfında jüri heyetinin muhtelif tenkidlerini göz önünde tutarak hazırlanan ikinci proje kanatimce bir çok noktalardan eskiye nazaran daha olgun ve güzel bir hale gelmiştir. Atatürk için de, yapılacak eserde daha güzele doğru atılan bu adımdan dolayı kendimi daha müsterih hissediyorum.” (6)
İkinci aşamada, binanın dıştan görünüşü ve ifadesi ana fikir olarak aynı kalmış, fakat orta kısımdaki kütle çok yükseltilmiştir. İç mekân ise radikal bir şekilde, birinci projeden farklı olarak tasarlanmış: iç mekânın örtüsünde, “kolon-kiriş-döşeme” sisteminden vazgeçilmiş ve onun yerine Osmanlı Mimarlığında görülen “kemer-pandantif-kubbe-tonoz” strüktür elemanları kullanılarak plan örtülmüştür.
Mimarlar, Atatürk’ün benimsemediği Osmanlı Mimarlığı geleneğini O’nun kabrinde uygulama olanaklarını araştırdılar.
Örtünün strüktürel sistemindeki radikal değişiklikler yapılırken, planda da farklılıklar oluyordu: lahit, şeref salonunun ortasından alınıp kuzeydoğu duvarının yanına getirilerek salon boş bırakılıyor, içerideki kolonlar kaldırılıyor, doğal ışığın tavandan alınmasından vazgeçilerek yan duvarlardaki pencerelerden içeri alınıyordu.
Bu şekilde, dış kütle ilk projede olduğu gibi dikdörtgen prizmatik bir formda, fakat daha fazla yükseltilmiş olarak korunurken, iç mekan ise kemerler-pandantifler-kubbe ve tonozların birlikteliğiyle biçimleniyordu.
Sonuçta, iç mekân ile dış kütlenin özdeşliğinden uzak, garip bir durum ortaya çıkacaktı. Üstelik, bu geleneksel strüktür sistemi, yine geleneksel malzeme, işçilik ve konstrüktif sistemle yapılacaktı: doğal kesme taş, tuğla vd. ile!
Hocamız, bu projeden vazgeçmelerinin nedenini şöyle açıkladı: Böyle olursa, yapının inşa süresi çok uzayacak, maliyet çok artacak, bina aşırı derecede ağırlaşarak doldurma bir zemin olan tümülüs üzerine oturduğundan, özellikle depremlerde büyük risk oluşturacaktı.
Dolayısıyla bu Osmanlı tarzından da vazgeçildi ve yeniden başa dönülüp, planda gerekli değişikler yapılarak uygulanmış olan üçüncü projeye dönüldü. Bunun sonucu olarak da, yapının kolonlar üstündeki yüksek kütlesi de yok oldu.
Onat ve Arda’nın, ikinci kemer-kubbe örtüsü önerisinin, yarışmaya katılmış ve dereceye lâyık bulunmuş üç öneriden birisi olan Johannes Krüger’in iç mekân tasarımıyla olan benzerliği dikkat çekicidir.
Üçüncü aşamada, projenin çok arınmış, sadeleşmiş hali görülmektedir. İlk önerideki tavandan doğal ışığın alınmasına ve yan duvarların penceresiz-sağır duvarlar olmasına karşılık, ışık yan duvarlardaki pencerelerden alınarak tavandaki aydınlatma sisteminden vazgeçilmiş; lahit, salonun ortasından kaldırılarak kuzeydoğu duvarının önüne yerleştirilmiş; içerideki kemerli kolonlar yok edilmiş; şeref holünü çepeçevre saran ikincil işlevler kaldırılarak plan çok yalın bir şekle getirilmiştir (Amacım yapıtın oluşumundaki aşamaları objektif bir şekilde açıklamaktır; kişisel eleştiri ve değerlendirmeler yapmak gibi bir amacım yoktur.).
Böylece yapım süresi, betonarme kolon-kiriş-nervür sistemine geçilerek hızlandırılmış ve 1943 yılında başlanmış olan inşaat 10 Kasım 1953 günü bitirilerek, aralarında benim de olduğum kortej eşliğinde Atatürk’ün naaşı, geçici olarak bulunduğu Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak uzun bir yürüyüşten sonra Anıtkabir’e getirilmişti.
Anıtkabir yarışmasına da katılmış olan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister’in yarışma ve sonuçları konusunda görüşleri şöyle (7): “Uluslararası açılan yarışmada Atatürk Anıtı (Anıtkabir) için tasarladığım proje Almanya’dan çağrılan neoklasisist jüri üyeleri tarafından dikkate değer bulunmadı. Onlar sanki bir Alman kahramanının anıtını oluşturuyorlarmış gibi, o dönemde geçerli olan yeni Alman sanatını yansıtan bir projeye karar vererek, Türklerin mezar geleneği ve Atatürk’ün her türlü helenistik etkiye karşı olduğu konusunda hiçbir şey bilmediklerini gösterdiler. Benim tasarımımda Türklerin ilk dönemlerindeki türbe geleneğini yansıtan bir çözüme gidilmiştir. Bunun yanısıra, yapının yer alacağı zeminin çok kötü olması nedeniyle de, modern ve hafif bir konstrüksiyon olarak düşünülmüştü...
Ne yazık ki, bu hayalim gerçekleşmedi ve Atatürk için neo-klasik bir Anıtkabir yapıldı.” Hâlâ merak ettiğim bir konu var: projenin ilk hali olan ve Batı kökenli bir plan tipolojisi neden terk edilerek radikal bir değişiklikle Neo-Osmanlı bir arayışa yönelindi ve sonradan neden yeniden ilk projeye dönüldü? Elbette hocamıza böyle bir soru soramazdım!
Acaba devletin üst düzey yöneticileri projede “Türk-Osmanlı” karakteri mi olmasını istemişlerdi?
Fakat bütün konferans boyunca hocamızın biraz fazla ciddi; hattâ pek mutlu görünmeyen durgun hali dikkatimi çekmişti.
Acaba, temel konsept olarak; yenilikçi, özgün ve yaratıcılıktan yoksun olan; ve binlerce yıldanberi uygulanan bir arki-tip “anıt-mezar” yapısını gerçekleştirmiş olmanın ezikliğini mi hissediyordu?
O da düşüncelerini şöyle açıkladı (8):
“... Gönül isterdi ki, Türkün, Ata’sına yapacağı eser bu hudutsuz güzellerin en önünde bulunan olabilsin. Bu itibarla Orhan Arda ile yaptığım projenin, arzu edilenin yanında, çok geride kaldığına ben herkesten daha fazla kaniyim.”
Ayrıca şu hususu da belirtmekte yarar var: jüri projenin olumsuz yönlerini saptamış ve bunları düzeltmek için de Paul Bonatz, Sedad Hakkı Eldem ve Sırrı Sayarı’dan oluşan bir komite kurulmuştu. Bu komitenin projedeki temel tasarım ve ilkelerine ne derecede müdahale ettiği merak konusudur. Özellikle Onat’ın, Bonatz’a ne kadar bağlı olduğu bilinmektedir: Onat, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin hocalarını, kaptanları Bonatz olan bir futbol tamına benzetmiştir.
Acaba Onat’ın “Neo-Osmanlı” önerisini, Holzmeister’in, “Alman Batı-Neo-Klasisist” jüri üyesi olarak betimlediği Paul Bonatz mı karşı çıkarak reddetmişti?
Yaşamımın son kırk yılını Ankara’da geçirdim; evim Anıtkabir’e yakın sayılabilecek bir semtte; dolayısıyla Anıtkabir’i oldukça sık ziyaret etmek fırsatını buluyor ve her seferinde hüzünlenerek şöyle düşünüyorum: Atatürk gibi çağdaş, ilerici, özgün, eşsiz bir lidere; kökleri binlerce yıl derinlerde kalmış, formu zamanla standart bir tipoloji haline dönüşerek pek çok insan için mezar olarak yapılmış, durgun ve cansız ifadesiyle heyecan uyandırmayan bu yapı yakışır ve O’nun simgesi olabilir mi?
Dolayısıyla burada yapılacak yapıt, O’nun özgün karakteriyle özdeşleşen, O’nu ifade eden; özgün, eşsiz, ilginç ve dinamik bir yapıt olmalıydı.
Hiç şüphesiz, bunlar benim kişisel düşüncelerim; asla bir mimari eleştiri ve değerlendirme olarak kabul edilmemeli.
Aşağıdaki yapıların, düşünce ve duygularımı destekler nitelikte olduklarını görüyorum:
• Parthenon, Atina (M.Ö. 447-432)
• Mausoleum, Halikarnas (M.Ö. 355-350)
• Lincoln Anıtı, Washington
• Lenin Anıtı, Moskova
• Ho-Chi-Minh Anıtı, Vietnam
• Georgi Dimitroff Anıtı, Sofya
Daha pek çok örnek verilebilir. Hiç şüphesiz ki bu yapıtlar gerek büyüklük ve ölçek, gerekse malzeme, kolon sayıları, estetik değerleri, oranları, ayrıntıları vd. yönleriyle birbirlerinden farklıdır; fakat konsept bakımından aynı kategori içinde yer alırlar: Rasyonel-Geometrik, dikdörtgen prizmatik bir ana kütle ile çevresinde çepeçevre kolonlar!
Atatürk’ün yattığı yapıyı, sürekli olarak gökyüzü ile ilişki kuran; Ankara ve Türkiye gecelerini yapı içinden dışına doğru fışkıran güçlü ışık kaynaklarıyla aydınlatan canlı ve dinamik kristal bir “alev küresi” olarak hayal ederim; karanlıkları aydınlatan bir “Işık Adam”ın simgesi olarak!
KAYNAKLAR
1. Doğan Kuban; “Arredamento Dekorasyon,
s.107, No.1/1995.
2. Doğan Kuban; “Atatürk İçin Düşünmek”,
İTÜ Yayını, s.7, 1998.
3. Ekrem Akurgal; “Ancient Civilizations and Ruins of Turkey”, Mobil Oil Türk A.Ş., s.242, Ankara, 1970.
4. Kürşat Bumin; “Demokrasi Arayışında Kent”, Kent-Koop Yayını, No.58, s.62, 1986.
5. Sigfrid Giedion; “Architecture You and Me”, Harvard University Press, s.28-29, 1958.
6. Emin Onat; “Güzel Sanatlar”, No.5, s.121, Maarif Vekaleti Yayını, 1944.
7. Clemens Holzmeister; “Sürgün Yılları 1938-47”, YAPI, S. 235, s.59.
8. Emin Onat; a.g.e., s.120.

0 Yorum
Yorum Yap