(Bilginlerin aydınlatamadığı toplumları başkaları
aldatır.
Marquis de Condorcet)
Bu yazıda, yer sorunu nedeniyle konunun bir bütün olarak ele alınıp enikonu
incelenmesi mümkün olamayacaktır. Bu yüzden kendine özgü koşulları ve
güncelliğinden dolayı sadece Kazdağları örneğine, orada da öneminden dolayı
kısaca atık sorununa değinilecektir.
Altın madenciliğinin görünmeyen ve nedense hiç gündeme getirilmeyen yüzünde
işin ekonomik boyutu, yani çıkarılan altının ne kadarının ülkeye kalacağı hususu
vardır. Bu üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Çünkü, madenler bir
defa vardır. Bu yadsınamaz gerçeğin doğal bir sonucu olarak da, madenlerin tüm
gelirinin ülkede kalması büyük önem taşımaktadır. Madencilikte akılların
sonradan başa gelmesi bir işe yaramaz. Burada yapılacak hatanın telafisi yoktur.
Ne yazık ki halkımız, bu konuda henüz yeteri kadar bilinçlenmemiştir. O şimdilik
siyanür’ü ve ağaç kesilmesi’ni handikap olarak görmekte ve onunla meşgul
olmaktadır. Kendisi için altından bile daha kıymetli olup yaşamsal bir önem
taşıyan su problemini gündemine bile alamamıştır. Kaldı ki, bir bakıma
siyanürden bile daha önemli olabilen bir de atık problemi vardır ki henüz onun
boyutunu da kavramış değildir.
Atık daha büyük sorun
Altın madenciliğinde ortaya çıkan atıkların zehirli (yani siyanürlü) olup
olmaması veya zamanla siyanürün uçarak etkisiz hale geleceği iddiası, onların
çok ciddi bir problem teşkil ettiği gerçeğini değiştirmez.
Sorunun büyüklüğü şuradan ileri gelmektedir: Tonda 5 gr. altın olan bir
arazide, bu 5 gr. altın alındıktan sonra, geriye 999 kilo 995 gr. kazılmış ve
siyanürlenmiş toprak kalmaktadır. Bu bir işe yaramayan atık, bir yerlere
yığılmak, depolanmak zorundadır. Bu gerçek, çevre açısından düşünüldüğünde
siyanürden bile daha büyük bir sorun teşkil eder.
Kazdağları’nda da durum aynıdır. Şimdiki safhada herkes, madencilik
faaliyetinin başlama anındaki ağaç kesimlerini gündeme getirmekte, faaliyet
bittikten sonraki durumu hayal bile edememektedir. İşin en üzüntü veren tarafı
da, halkın yanında yer alması gereken devlet yetkililerinin, böyle davranmak
yerine, tam tersi bir tutumla, altın madencilerine (yabancı şirketlere) destek
çıkmaları, hatta onları, kendilerinden bile daha şiddetle savunmalarıdır. Tipik
bir örnek vermek gerekirse, Kazdağları olayı ilk gündeme geldiğinde yöreye gelen
bir yetkili: “Bu bir arama faaliyeti, işletme değil ki” diye, olayı küçültmeye
çalışmıştı. Halbuki her arama faaliyetini, maden varlığı tespit edildiğinde, bir
işletme talebi takip eder. Böyle bir talep karşısında, arama iznini vermiş olan
yetkililer acaba hangi gerekçe ile işletme iznini vermemezlik edebileceklerdir
ki?..
Halkın göremediği gerçek
Gene aynı yetkilinin, halkın tepkisini azaltmaya yönelik bir beyanı daha
olmuştu. Arama sondajlarını kastederek: “Bunlar bardak çapında delikler. Hepsini
toplasan 1 m2 bile etmez” diye, birbirinden yüzlerce metre uzaklıkta yapılan
sondajları, sanki hepsi de 1 m2 lik küçük bir alan içinde yapılıyormuş gibi bir
intiba vererek küçültmek istemiş, en azından bu işin bilenlerini de “safın safı
insanlar” yerine koymuştu.
Ben de şimdi sayın yetkilinin bu düşünce sistemini ödünç alarak, onunkine
benzer bir yorumu atıklar için yapmak istiyorum: “Varsayalım ki aramalar sonucu
Kazdağları’nda 40 ton altın varlığı tespit edilmiş olsun. Bu altını çıkarmak
için kazılması gereken toprak en azından, 8 milyon tondur (yaklaşık 5 milyon
m3). Aynen, birbirinden çok uzak sondajların 1 m2’lik küçük bir alan içinde
yapılıyormuş gibi farzedilmesine benzer olarak, ben de şimdi, bu 8 milyon atık
toprağını, mesela kalınlığı 5 cm. olacak şekilde bir yere yaymak istesem, acaba
ne kadarlık bir alanı kaplar dersiniz? Söyleyeyim: Banliyöleri ile birlikte
İstanbul’un bütün meskûn bölgelerini silme örter de artar bile... Haydi hayali
bırakıp daha gerçekçi olalım: Altın madencisi bu atığı ne yapacaktır? Onu
ormanda bir yere yığmaktan başka bir seçeneği var mıdır? Böyle bir depolama ise,
25 m. yükseklikte ve 25 m. eninde, 8 km. uzunluğunda bir yığın demektir. Halkın,
henüz yaşamadığı için, şu anda göremediği gerçek budur.
Ne hazin ve şayan-ı dikkat bir durumdur ki, halk ne zaman tepki gösterse,
karşılarında, bu işin asıl kaymağını yiyecek olan altın madencilerini (yabancı
şirketleri) değil de, nedense, bazı kuruluşlar ile onların yöneticilerini
bulmaktadır. Bunlar, söz konusu faaliyetlerini “ülke madenciliğini geliştirmek
ve önünü açmak” iddiası ile sürdürmektedirler. Kulağa hoş gelen, bir de güzel
slogan bulmuşlardır: “Zengin madenlerin fakir bekçileri olmayalım.” Ama “bu
zengin (!?) madenlerin gelirinin aslan payı kime gidiyormuş, bu faaliyet
karşılığında nasıl bir doğa tahribatı oluyormuş”, gibi hususlar, gene nedense
hiç gündeme getirilmemektedir. Bu sloganı o kadar ustalıklı kullanmışlardır ki,
bakanlara, başbakanlara, hatta cumhurbaşkanlarına bile söyletmeyi ve
benimsetmeyi başarmışlardır.. Bu “insanın içini gıcıklayan” güzel sözün
karşısında ne Bergama durabilmiştir, ne Kışladağ ve ne de şimdi
Kazdağları!..
Getirisi ülkede kalmalı
Bilinmesinde yarar olduğuna inandığım son bir husus daha var: Bu satırların
yazarı bir maden mühendisi olup, ülkenin yeraltı servetlerinin en ekonomik
şekilde ve hiç ziyan edilmeden çıkarılması ve halkın istifadesine sunulmasından
yanadır. Bunu öğütleyip öğreterek yetiştirdiği öğrenci sayısı binlerle ifade
edilebilir. Dolayısıyla madenciliğe karşı olması diye bir husus söz konusu bile
olamaz. Ancak bu konuda iki kıstası vardır:
1- Bir madeni çıkarmakla elde edilecek fayda, uzun vadede, bu faaliyet
dolayısıyla hasıl olacak çeşitli zararların toplamından daha fazla
olmalıdır.
2- Asla ikinci bir şansın olmadığı, dolayısıyla kendilerinden ancak bir defa
yararlanılabilen madenlerimizin işletilmesi, tüm getirisi ülkede kalacak ve
halkın refahı için kullanılacak bir zihniyetle ele alınıp
gerçekleştirilmelidir.
Prof. Dr. Şinasi ESKİKAYA
0 Yorum
Yorum Yap