Çocuklar ölebilir yarın,
Hem de ne sıtmadan ne kuşpalazından
Düşerek de değil kuyulara filân;
Çocuklar ölebilir yarın,
Çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
Çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında,
Ne bir santim kemik, ne bir damla kan,
Çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
Arkalarında bir avuç kül bile değil
Arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan…
Nazım Hikmet RAN
AKP’NİN ÇILGIN PROJELERİ VE ÇED ENGELİ!
Çılgın Projelerin Enerjisi: Nükleer Santraller…
Türkiye uzunca bir dönem AKP’nin çılgın projeleriyle uyandı her yeni güne. Başbakan Erdoğan, ya Kanal İstanbul’dan, ya 3. köprüden, ya da 3. havalimanından bahsediyordu heyecanla. Tüm bunların adına da, kendi ağzıyla; “Çılgın Proje” demişti. Şu sıralar bu çılgın heveslerini yeniden dile getirmeye başladı. Tayyip Erdoğan; "Japonya ile beraber yapabileceğimiz çok şey var. Boğaziçi’nde 3. Köprü inşası başladı ve İstanbul'da yeni bir havalimanını ihale edeceğiz. 1. aşamada yılda 100 milyon yolcu kapasitesi ile dünyanın en büyük havalimanlarından birini inşa edeceğiz....3. santral için yer belirleme çalışmalarımız devam ediyor. Japonya ile çalışmaya açığız. Nükleer santral inşasında planlamadan inşaatın tamamlanmasına kadar geçen süreyi 7 yıldan aza indirmemiz gerektiğini düşünüyorum. 2030 yılında toplam elektrik üretimimizin en az yüzde 15'ini nükleer enerjiden elde etmeyi planlıyoruz" diyerek bu “çılgın projelerin” arasına 3 tane de nükleer santral eklendiğini açıklamış oldu. Santrallerin birinin Sinop, birinin Mersin(Akkuyu) birinin ise Kırklareli(İğneada) veya Düzce’ye(Akcakoca) yapılması planlanıyor. Yıllardır Türkiye’de yapılacak nükleer santraller üzerine çok şey yazıldı çizildi. Nükleer santraller konusu; atık depolama sorunları, emperyalist saldırılara karşı açık tehdit oluşturması ve hammadde açısından dışa bağımlı olması gibi sorunları olan bir konu.
Nükleer atıkların bertaraf edilmesi maliyetli ve de tehlikeli bir işlem. Şimdiye kadar bu atıkların bertaraf edilmesi ya da depolanması ile ilgili dünya ölçeğinde birçok tüyler ürpetici olay yaşandı. Türkiye henüz bir nükleer santrali olmadan bile nükleer atık sorunuyla karşı karşıya kalmış bir ülke. Geçtiğimiz aylarda İzmir Gaziemir'de bir fabrikanın düşük yoğunluklu nükleer atıklarını şehrin ortasına gömdüğüne şahit olmuştuk. Nükleer santral yapıldıktan sonra nükleer atıklar konusunda yaşanabilecek olayları hepimiz az çok geçmişte yaşanılan deneyimlerden tahmin edebiliyoruz.
Enerji üretiminde dışa bağımlılığımızı azaltması ihtimali ise neredeyse yoktur. Çünkü hem santral teknolojisinin ithal ediliyor olması hem de üretimde kullanılacak hammaddenin tamamına yakınının yurtdışından temin edilecek olması bu durumun açıkça kanıtıdır. Elektrik Mühendisleri Odası'nın verilerine göre; birincil enerji kaynağı anlamında yüzde 72 oranında dışa bağımlı durumdayız. 2012 yılı için elektrik tüketimi 240 milyar kilovat saat. Sadece güneşten elde edilebilecek elektrik enerjisinin miktarı ise 380 milyar kilovat saat. Aynı şekilde rüzgardan en az 100 milyar kilovatsaat elektrik üretim potansiyeline de sahibiz. Bu durumda üretimde dışa bağımlılığı azaltmak için dışarıdan alınacak bir hammaddeyle üretilen enerji yöntemleri yerine öz kaynaklarımızın kullanıldığı yöntemlere yönelinmelidir.
Emperyalist saldırılara karşı açık tehdit oluşturması açısından düşünüldüğünde Irak’ta yapım aşamasındayken İsrail uçakları tarafından vurulan nükleer santral örneği unutulmamalıdır. Ayrıca Türkiye yüz ölçümünün %93'ü, nüfusunun ise %98'i aktif deprem tehlikesi ile karşı karşıyadır. AKP'nin deprem fırsatçılığını Van Depremi ardından başlattıkları kensel dönüşüm safsatalarıyla açıkça gördük. AKP döneminde bilim ve tekniğin yerine rant ve kar hırsı almıştır.
Bunun yanında, nükleer teknoloji; elektrik enerjisi elde etmenin kolay ve yüksek verimli bir yolu olduğu kadar, dünya halklarının kendilerini savunma aracı olarak da önemli bir noktada bulunuyor. Mesela yaklaşık 50 yıldır ABD tehdidi ve ambargosu altında sosyalizmi yaşatmaya ve ilerletmeye çalışan Küba'nın, bu ülkeyi işgal etme niyetini saklama gereği bile duymayan ABD karşısında “nükleer teknolojiye sahip olma hakkı”, meşru bir “var olma hakkı” anlamına geliyor. Bu noktada İran örneği de Orta Doğu halkları olarak çok yakınımızda bulunuyor. Yine Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin(Kuzey Kore) nükleer teknoloji açısından ABD Emperyalizmine karşı direngen tavrı tüm ezilen halkları yüreklendiriyor Dünyayı tehdit eden nükleer güce sahip emperyalist ülkeler karşısında, ülkelerini emperyalizme teslim etmeyen ezilen halkların da nükleer teknolojiye sahip olma girişimleri daha fazla meşruluk kazanıyor.
ABD, AB, Rusya ve Japonya'nın ortak projesi olarak ve nükleer teknolojinin bu gün için en ileri aşamasını oluşturan “füzyon reaktörü” yapımına karar verildiği günümüzde, uluslararası yakıt denetimi altında ve emperyalist tekellerin malı olacak reaktörler kurularak, nükleer tekellerin çıkarlarına dönük yatırımların ülkemize bir yarar sağlamayacağı açıktır. Nükleer enerji ancak tam bağımsız bir Türkiye'nin kullanabileceği bir enerji çeşididir.
Bir Engel Daha Yıkılmaya Çalışılıyor: ÇED
Ülkemizde 7 Şubat 1993 tarihinden bu yana uygulanan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED), belirli bir proje veya gelişmenin, çevre üzerindeki önemli etkilerinin belirlendiği bir rapordur. Bu rapor başlı başına bir karar verme görevi değil karar verme sürecine destek görevi taşır. ÇED , yapılması planlanan bir projenin kapsamlı olarak incelenmesi sonucunda sürekli veya geçici olarak çevreye olası etkileri ile bu etkilerin sosyal sonuçlarını inceler. Bu sonuçlara göre alternatif çözüm önerileri ve değerlendirmeleri de sunar.
Temelde amaç herhangi bir projenin çevreye etkisini değerlendirip geç olmadan müdahale edebilmektir. Bir nevi yol göstericidir. AKP ve işbirlikçilerinin göstermeye çalıştığı gibi "Öcü" veya "Tü Kaka" değildir. ÇED süreci bölgede yaşayan halkın yapılacak projeyle ilgili görüş ve önerilerini çok kısmi de olsa sunabildiği ufak tefek demokratik yollar içeren bir süreçtir. Bu göstermelik demokratik yollar kesinlikle halka projeyle ilgili görüş hakkı vermek amacıyla oluşturulmamıştır. Aksine halkı ikna etmek için oluşturulmuş fakat bu bile AKP iktidarına fazla gelmiştir.
Türkiye'deki mevcut ÇED uygulamalarının yukarıda bahsettiğimiz gibi ilerlemediği somut olarak görülebiliyor. Ancak ÇED'in sağlıklı bir şekilde işlememesinin nedeni yine bu sistemdir. Kapitalizmin hüküm sürdüğü şu dönemde çevre ve sosyal yapının maruz kalacağı olumsuz etkiler o projenin getireceği karın yanında hiç de önemli değildir. Bazı durumlarda projenin maliyetini artıracak birtakım sorumluluklar yükleyecek olması veya projenin yapım süresini uzatacak olması sermayenin ve AKP iktidarının ÇED'den korkmasının temel nedenidir.
İşte bu nedenledir ki AKP bir süredir ÇED yönetmeliği üzerinde değişiklikler, kapsam daraltmaları vb. gibi ayak oyunlarıyla bu engeli de sermayenin önünden kaldırmaya çalışıyor. AKP iktidarının geçtiğimiz günlerde; "7/2/1993 tarihli ve 21489 sayılı Resmî Gazete‘de yayımlanan Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinden önce; uygulama projeleri onaylanmış veya çevre mevzuatı ve ilgili diğer mevzuat uyarınca yetkili mercilerden izin, ruhsat veya onay ya da kamulaştırma kararı alınmış veya yatırım programına alınmış veya mevzi imar planları onaylanmış projeler yönünden, ÇED Yönetmeliğinin EK-I Listesinde yer alan projeler için 17.7.2015 tarihine, EK-II Listesinde yer alan projeler için 17.7.2013 tarihine kadar yatırımına başlanmış projelere ÇED yönetmeliğinin hükümleri uygulanmayacaktır." şeklinde yapmaya çalıştıkları değişiklik birçok kez Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) ve konuyla ilgilenen demokratik kitle örgütlerinin açtığı davalarla iptal edilmiştir. Ancak kendi yasalarına bile uymamayı adet edinen AKP iktidarı her defasında ya yeni bir değişiklikle yada yasanın arkasından dolaşarak Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, 3. Köprü, Ilısu Barajı, Nükleer Santraller vb. çılgın projelerine yasal kılıf uydurmaya çalışıyor. Danıştay'ın aldığı kararları dahi yok sayarak yeniden bir düzenleme yapılıyor. Faşizmin "Ben yaptım oldu" anlayışı her türlü konuda olduğu gibi ÇED sürecinde de önümüze çıkıyor.
Sonuç olarak yasaları çıkaran milletvekilleri de iptal eden mahkemeler de bu sistemin bir parçası ve göstermelik olmasının dışında halkın yararına bir sonuç alınabilecek merciler değildir. Bu noktada en büyük güç halkın örgütlü gücüdür. AKP faşizmi bugün hayatın her alanında dilediği yasayı çıkarmakta, tüm kazanılmış haklarımızı gasp etmekte, doğayı; çevreyi de pervasızca talan etmektedir. Bu ülkede hukuk faşizmin üzerini örten tül bir perdedir. Hiçbir hak yalnızca hukuksal mücadeleyle korunamaz. Bunu sağlayacak olan tek şey halkın örgütlü mücadelesidir.
(+İvme Dergisi Kentsel Dönüşüm Komisyonu)

0 Yorum
Yorum Yap