Yapı Sektörünün Haber Portalı

2010'da İstanbul agora mı, kale mi?

EVREN TOK (*) İstanbul, 2010 yılı için Avrupa'nın kültür başkenti seçildi. Önümüzdeki üç sene, “nasıl bir İstanbul'un bu görevi devralacağı” ve “İst

2010'da İstanbul agora mı, kale mi?

İstanbul, 2010 yılı için Avrupa'nın kültür başkenti seçildi. Önümüzdeki üç sene, “nasıl bir İstanbul'un bu görevi devralacağı” ve “İstanbul Avrupa'nın değer sistemine ne ölçüde katkıda bulunacağı” gibi soruların zihinleri daha çok kurcalayacağı bir dönem olacak. Bu açıdan, gittikçe küreselleşen, metropolleşen ve neoliberal kentleşmenin merkez üssü olan İstanbul'un yaşadığı dönüşümü, gerilimleri ve ikilemleri, Hrant Dink'in hunharca öldürülmesi ve daha sonrasında tanık olduğumuz toplumsal çalkantılar ışığında analiz etmek gerekiyor. Bir yanda sahip olduğu tarihsel, kültürel, sosyal ve yaratıcı potansiyeliyle “küresel agora” olma şansına sahipken, diğer yanda Fuat Keyman' ın ifade ettiği şekilde başgösteren meta-ırkçılık ve ölümcül milliyetçilik (Radikal İki, 18/12/2007), toplumsal kutuplaşma, linç olayları ve artan şiddet nedeniyle, İstanbul'un mekansal akibeti bir “milliyetçi kale” de olabilir.

DÖRT ELEMENTİN KENTİ

2010'da Avrupa kültür başkenti olma yolunda diğer şehirlerle yarışırken, İstanbul'un dosyasının ana temasının “dört elementi buluşturan kent” olduğunu önemle vurgulamak gerekiyor: “Hava, su, toprak ve ateş.” Ayrıca İstanbul' un ve 2010'daki organizasyonun tanıtımının yapıldığı web sitesi (www.istanbul2010.org) de bu tema üzerine şekillendirilmiş. İstanbul'u başarıya taşıyan bu tema, pratikte ciddi bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor.

“Hava, toprak ve su,” İstanbul'da neoliberal kentleşmenin ve yıllarca yaşanan göçün etkileriyle, yani şehrin genişlemesiyle ve “müteşebbis şehir” yaratma zihniyetiyle ya metalaşıyor, ya da Garret Hardin'in deyimiyle “kamusal mülkün trajedisi” yaşanıyor. O zaman geriye sadece “ateş” kalıyor ve kuşkusuz bu element İstanbul bağlamında en düşündürücü olanı. İstanbul 2010 web sitesinde “ateş” teması tıklandığında, İstanbul'dan “genç” toplumsal kesitlerle karşılaşıyoruz. Doğal olarak “hangi ateş İstanbul bağlamında neyi/kimi temsil ediyor” sorusu ön plana çıkıyor. Küresel şehir İstanbul' da tek bir ateşten değil, pek çok ateşten bahsetmek mümkün.

Evet, “nasıl bir İstanbul istiyoruz” sorusuna verilecek yanıt eğer, çok-kültürlülüğünü ön plana çıkaran, sosyal adalet ve barışın sağlandığı, küresel “agora” kimliğine bürünmüş bir İstanbul ise, meta-ırkçılık ve ölümcül milliyetçiliği körükleyen “ateşin” acilen kontrol altına alınması gerekiyor. Bu noktada diğer küresel şehirler ve metropolitan mekanlardan farklı olarak İstanbul bağlamında neoliberalizmin ve artan milliyetçi dalganın nasıl tehlikeli bir şekilde örtüştüğünü hatırlamak gerekiyor. Bu örtüşmeyi iyi analiz etmek, aynı zamanda hem dizginlerinden boşalmış şekilde İstanbul'u saran neoliberalizme, hem de ölümcül milliyetçiğe ve meta ırkçılığa karşı verilecek mücadele konusunda önemli ipuçları sağlıyor.

Küresel şehir İstanbul özellikle neoliberal dönemde yaşadığı dönüşümle beraber dünyanın geleceğine yön veren otuz metropolitan bölge arasında gösteriliyor. Neoliberal dönemde artık ulus-devletlerden ziyade şehirler, metropolitan bölgeler sermaye birikim stratejilerinin kalbi oluyor. Kapitalist genişleme, sermaye piyasaları, çokuluslu şirketler bu bölgeleri kendine hedef alıyor. Bu mekanların ortak özelliği, idarelerinin bir yanda metropolitan yönetimlere, diğer yanda ise küresel sermayeye bağlı durumda olması. Küreselleşen ve metropolleşen şehrin başarı ölçüsü ev sahipliği yaptığı küresel şirketlerin rekabetçi olabilmelerine veya bu özelliklerini koruyup geliştirdiklerine ne kadar destek olduğu. Bir yanda küresel şehri yaratanlar ve yaratılan canlılığı tüketen şanslı kesim dururken, diğer yanda bu canlılığın meyvelerini yemeyi bırakın, hayatlarını sağlamada zorlanan, marjinalleşen, suça itilen kitleler, şiddete yönelenler, kısaca, neoliberalizmin “kaybedenleri yer alıyor.”

İstanbul' u belki de diğer küresel şehirlerden ayıran önemli özellik, Sezai Temelli'nin (Birgün, 27/02/2007) belirttiği gibi, şiddet, savaş, linç araçlarını kullanan, toplumu sindiren, bir arada yaşama kültürünü yok etmeyi amaçlayan milliyetçi dalga ve neoliberalizmin birbirinden besleniyor olması. Milliyetçilik, neoliberalizmin yarattığı canlılığın dışarıda bıraktığı geniş kitlenin bir stratejisi oluyor. Bu bağlamda neoliberalizmin ekonomik dinamizmiyle ön plana çıkardığı, kaotikleştirdiği metropolitan mekanlar, aynı zamanda milliyetçi güdülerin beslediği öfkenin dışavurum mekanları oluyor.

FARKLI BİR KENT MÜMKÜN MÜ?

Hem neo-liberalizme karşı, hem de milliyetçiliğe karşı mücadelenin anahtarının yine neoliberal kentleşmenin, metropolitanlığın yarattığı olanaklar olduğunu düşünüyorum. Neoliberal kentleşme ve metropolleşme ile bugün piyasa mantığı nerdeyse tüm yaşam alanımıza sızıyor. Aynı mekanizmalarla, alternatif vizyonlarla, kapsayıcı metropolitan fikirler üretmek de mümkün. Metropolitan mekanlar sadece tüketim odaklı, ekonomik canlılığın yaşandığı tek tipleştirici mekanlar değil, aynı zamanda “siyasal” mekanlar, yani kentsel sosyal hareketlerin mobilize olduğu yüzleşme mekanları. Bu açıdan, evet, farklı bir şehir mümkün, ama nasıl? Küresel “bilgi ağlarına” daha çok entegre olarak, sivil toplumun aktivitelerini sadece yerel seviyede değil, farklı ölçeklerde ve ilişki ağları bağlamında düşünmesiyle, şehirler ve metropolitan mekanlar sadece neoliberal politikaların, yaratılan ekonomik dinamizmin, tüketimin mekanı değil, aynı zamanda “siyasi strateji” mekanları olarak tahayyül etmesiyle mümkün. Ve bu mekanlar hem farklı ölçeklerde yurtiçinde ve yurtdışındaki diğer aktörlerle “yerel-üstü” ve “ulus-üstü” koalisyonlara girebilen, devletle ve yerel yönetimlerle işbirliği içinde olan, yeni taktikler geliştiren, hem de İstanbul' u müteşebbis şehri değil, sivil toplum şehri olarak gören “ateşin” yandığı mekanlar. Neoliberal kentleşme ve küresel şehirler İstanbul özelinde, neoliberal hegemonya ve ölümcül milliyetçiliğin yarattığı toplumsal gerilimin ve gerçekleriyle yüzleşildiği, direnildiği, mücadele edildiği yeni metropol manzaraları da ortaya çıkarıyor. Sevgili Hrant Dink'i son yolcuğuna uğurlayan yüzbinler, İstanbul'u 2010'da Avrupa'ya ve tüm dünyaya karşı başarıyla temsil edecek “küresel agora” olması yolunda bizlere iyimserlik aşılıyor. Bir anlamda Hrant Dink'in yaktığı ateşi şimdi onlar taşıyor.

Evren TOK / Carleton Üniversitesi Doktora Öğrencisi

0 Yorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir.