Bienal’le birlikte bütün galeriler en
iyi sergileri açmaya gayret etti. Kentin en aktif galerilerinden
Galerist ise beş sergi birden açtı: Leyla Gediz, Haluk Akakçe,
Yeşim Akdeniz Graf, Güçlü Öztekin ve Craig Martin. Galerist’in sanatçıları nasıl
sanat dünyasındaki ‘genç’ isimlerse, sahibi ve kurucusu Murat
Plevneli de sanat piyasasının ‘genç’ ve başarılı ismi. Sergiler
bittikten, Bienal’in rüzgârı epey bir hafifledikten sonra arada bir de Berlin
Sanat Fuarı’na, yeni sergiler için Paris ve Dubai’ye gidip gidip gelen Murat
Plevneli’yle ‘durum değerlendirmesi’ yaptık. Özellikle
Türkiye’deki sanat piyasasına Bienal’in ve yabancıların etkisini konuştuk.
Bienal sırasında yabancıları da hedefleyen çok sayıda sergi açılıyor.
Gerçekten de herkes görünür olabiliyor mu?
Evet bir görünürlük kazanabiliyorsun. Bu yıl çok insan geldi. Bu bir gerçek.
Bu sene aslında gelen kitleye bakacak olursan yabancı kitle daha bilinçli. Daha
ciddi bir şekilde buradaki yapıyı, sanatçıları anlamaya çalışarak geldiler.
Bence bu bienalde etkinlik yapan herkes için bir görünürlük söz konusu oldu.
Bilinçli sözünü biraz daha açar mısınız? Neye bakmaya
geliyorlar?
Bu hassas bir nokta. Daha önceki Bienallerde ‘İstanbulda bir bienal var ve
onu görmeye gidelim’ hedefi vardı. Bence bu seferki insanlar İstanbul’da çok
sıcak bir ortam olduğunu, sanatın, sanatçıların, galerilerin, koleksiyonerlerin
bulunduğunu bilerek geldiler. Bu oluguyu anlamak ve tanımak için geliyorlar
artık.
Son iki senede ne değişti de daha bilinçli bir ziyaretçi kitlesi
oluştu?
Bir kere Bienal’in 22 yıllık bir geçmişi var. Bu tohumlar yirmi sene önce
atılmış. Bir taraftan zamanla birtakım Türk sanatçıların yurtdışında kendini
göstermesi de etkili oldu. Ayşe Erkmen, Kutluğ Ataman, Haluk Akakçe gibi...
İlginç olan son bir sene içinde Türkiye’ye yönelik ivmenin ciddi biçimde
artması. Sanırım orada da aslında sanat piyasalarının bir şekilde Türkiye’yi
keşfetmesiyle de alakalı bir şey. Bu nasıl oluştu, birtakım galerilerin
sanatçılarını gidip yurtdışında göstermesiyle de oldu. Suni olarak artırılmaya
çalışılan bir takım piyasalar çöktü, bir yandan da yeni bir pazar arayışına
girelim dendi ve Türkiye’nin aslında hiç dokunulmamış bir alan olduğu ortaya
çıktı. Bir de Türkiyeli koleksiyonerlerin de ciddi etkisi var.
Koleksiyoncuların nasıl bir etkisi var?
Türkiye’nin sanat ortamını daha uluslararası hale getiriyor. Bizim
yurtdışında çok ilah olarak gördüğümüz birtakım adamların yanına bir Türk
koyduğun zaman aslında bu Türk sanatçının diğerinden hiçbir farkı olmadığını
aynı kalitede olduğunu görme imkânı elde edebiliyorsun. Bunu yıllardır ayıran
göz, ‘a Türk de var’ diyor. O sanatçının eserini belki de yakında Tate’de,
Moma’da dünyanın en ünlülerinin yanında görebiliriz.
Sonuçta sizin için nasıl geçti Bienal?
Çok iyi geçti. Ben gayet memnunum, görmesini istediğimiz insanlar gördü
sergileri,. Ticari açıdan da iyi geçtiğini söyleyebilirim.
Yakınlarda Berlin Sanat Fuarı’na gittiniz. Böyle uluslararası
fuarlarda galericiler ne yapar?
Fuarlar bizim için bir platform. Orada satmaktan çok kendi sanatçını
göstermek, meslektaşlarımızla konuşarak yan yana gelerek sanatçılarımız
için gerekli platformu yaratmak önemli. Berlin’e Erinç Seymen’le gittik, onun
sanatına değer verecek birtakım kurumların olduğunu düşünüyorum. Leyla için
Güçlü için çok güzel galeriler bulduk fuarlarda. Erinç için de çok iyi kapılar
açıldı, çok iyi bağlantılar kurduk.
Bu saydığınız isimler çok genç sanatçılar. Birlikte çalıştığınız
sanatçıları ortak bir paydada toplayıp ortak bir tanım geliştirilebilir
mi?
Ortak bir tanım diye bir şey geliştirmek mümkün değil, çünkü hepsi birer
birey ve çok farklı görüşleri var. Ortak özellikleri hepsinin genç olmaları ve
neredeyse galeriyle birlikte başlamaları. Erinç olsun, Güçlü olsun Leyla olsun
ilk defa birlikte sergi açtık birlikte büyüyoruz. Onlar için de iyi bir süreç
oldu bu birlikteliğiniz, çok iyi eleştiriler aldılar, iyi fiyatlara ulaştılar.
Ben şundan çok memnunum, bu sanatçılar ve ismini saymadığımız diğer sanatçılar,
sanatlarından mümkün olduğunca hiç ödün vermediler. Çünkü bir jenerasyon var ki,
bu genç jenerasyon değil daha eski kuşak, zamanında hiçbir şey satamamışlardır.
Sonra bir piyasa oluşmaya talep oluşmaya başladığında o sanatçı birden mesela
yılda 10 tane eser yaparken birden 30 tane eser yapmaya başlıyor. Çünkü orada
bilinç altında satamamanın, para kazanamamanın getirdiği bir doyumsuzluk vardı.
Bizim genç sanatçılar hiçbir zaman çok talep var diye iş yapmadılar. Her zaman
inandıkları işi ürettiler. Bu bir güven yaratıyor, takipçiler seni ciddiye
almaya başlıyor, piyasa da böyle oluşuyor. Bence bir başarı varsa bu sanatçılar
sayesinde oldu. Şöyle bir şey var, biz galericiler sonuçta tüccarız, ticaret
yapıyoruz. Tamam daha sofistike ama ticaret. Bunun dengesi çok kolay
bozulabilir, onu dengede tutmak için sanatçının da gerektiğinde dur diyebilmesi
lazım.
Sırada hangi sergiler var?
Perşembe günü Mental Klinik sergisini açıyoruz. Aralık-ocakta Sarkis
açacağız; sonra Leyla Gediz, Taner Ceylan, Hüseyin Çağlayan ve yabancı
sanatçıların sergileri gelecek.
|